KİTAPLAR SUÇ ALETİ OLURSA...

A. Mümtaz İdil

KİTAPLAR SUÇ ALETİ OLURSA...

12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerinin ardından televizyonlarda sıklıkla şu sahne görülürdü: Bir masa, ardında yüzleri duvara dönük bir dizi insan, masanın üzerinde tabancalar, tüfekler, kütüklükler, mermiler, el bombaları, dinamit lokumları ve...

Daktilo, teksir makinesi ve...

Kitaplar.

El bombası kadar tehlikeli, dürbünlü tüfek kadar öldürücü. Silahla aynı kategorideydi daktilo, teksir makinesi ve kitaplar.

Hâlâ da öyle...

Daha basılmamış kitabı nedeniyle tutuklanıp hapis yatan Ahmet Şık'ın durumunu anımsayın. Hoş, şimdi de benzer bir nedenle dört duvar arasına tıkıldı.

Kültüre hizmet eden araçların "silah" gibi gösterilmesi yüzünden de insanlar, darbe sabahlarından başlamak üzere aylarca, bir zamanlar dünyanın en büyük kitaplığı sayılan Bağdat kütüphanesini kat kat dolduracak kadar kitap yakma yoluna gittiler. Korkuydu onlara kitapları yaktıran ve Dicle nehrini aylarca kapkara akıtacak kadar küle boğan yangının izleri, nehrin sularıyla temizlendi. Oysa, darbeler sonrasında yakılan kitapların izleri hâlâ sokaklarda savrulup duruyor.

Peki neden?

Kitaplar, daktilolar ve şimdi de dizüstü bilgisayarlar neden silah kadar tehlikeli görülüyor?

Çernişevski, "Nasıl Yapmalı" adlı kitabını yazdığında komünizm de, sosyalizm de henüz emekleme çağındaydı. Geleceğe yönelik ütopik bir atölye yaşamını romanıyla kuran Çernişevski, çağdaşı ve dönemin en "karanlık" yazarlarından biri sayılan Dostoyevski tarafından "Ecinniler" romanıyla yerden yere vuruldu. Dostoyevski'nin romanı bir anlamda günümüzün "suç duyurusu" gibiydi.

Ama Çernişevski'nin kapısını Çar polisi çalmadı.

Düşünce bazında muhteşem bir kavgaydı bu ve asla birinden biri galip gelemedi. Tolstoy bütün bu tartışmayı uzaktan da seyretmiş olsa, bir anarşist olarak, gönlünde yatan hep Çernişevski'den yana tavır koymaktı.

Çernişevski'nin ardında ise, daha otuz yaşına gelmeden ölen, ama kısa ömründe dünyayı kavrayışıyla gelmiş geçmiş en büyük Rus eleştirmenlerinden sayılan Dobrolyubov vardı. Zaten "Nasıl Yapmalı (aslı Ne Yapmalı'dır, ama Lenin'in kitabı ile karışmasın diye, çevirmenlerce Nasıl Yapmalı diye çevrilmiştir)" romanının ikinci cildinde kısaca görünen Rahmetov da, Dobrolyubov'un ta kendisidir.

Kavga, bir satranç tahtasında oyun sonunda esen fırtınalar gibidir. En üst düzeyde, beynin en ince kıvrımlarına kadar yansıyan ve patladığında etrafına zerreler halinde fikirler taşıyan bir savaş alanı.

Ne polis Çernişevski'yi tutuklamıştır bilmem kaçıncı maddeden, ne de savcı Dostoyevski hakkında "yalan beyandan" soruşturma açmıştır.

Gelmiş geçmiş en "budala" Rus tipini yarattığı halde, Dostoyevski'yi hiçbir yasa maddesi, Ruslara hakaretten suçlamamıştır. Lebedev gibi bir yalaka Rusya'da yaşıyorsa, elbet dünyanın herhangi bir ülkesinde de yaşıyor olacaktır. Ama bir milletin topyekûn dünyanın en ağırbaşlı, en bağışlayıcı, en zeki, en akıllı, en savaşçı olması mümkün mü?

Bunlar yoksa, ya da böyle olmadığı söyleniyorsa, o millete hakaret mi edilmiş oluyor?

Kitabında bunları yazan bir yazar, hakaret etmiş mi oluyor?

Egemen sınıflar yasaları kendileri için yazarlar. Tarihte de bu hep böyle olmuştur. Demokratik yollardan kendilerine bir koltuk bulanlar, demokrasiyi araç olarak kullandıklarını ancak koltuğa oturduktan sonra anlarlar ama bunu kendilerine asla kondurmazlar. Bu yüzden de yasama organı olarak değil, korunma organı olarak çalışmaya başlarlar. Doğal bir reflekstir bu. O halde, aksayan bir sistemdir ve düzeltilmesi gerekir. Bunun düzeltilmesi de tartışılmasından geçer.

İşte bu noktada ipler kopma aşamasına gelir. Kendini korumaya çalışan sistem, birer kanser hücresi gibi gördüğü eleştiri odaklarını yok etmek üzere tedaviye başlar. Tüm hastalıklarla mücadelede olduğu gibi, tedavinin ilk adımı yayılmasını önlemektir. Ardından da kesin sonuç gelir: Yok etme.

Aslında, "düşünce özgürlüğü" diye savunulan şey de kaygan bir zemin üzerinde yürümeye benzer. Tanımı yapılmamış bir slogandır düşünce özgürlüğü. Nasıl yasalar hangi düşüncenin suç olup hangisinin olmadığına karar veremediği için "belirsiz" çıkartılıyorsa, düşünce özgürlüğü de nerede durup nerede hareket edeceğini bilmeyen bir düşünce akışının ortaya çıkmasıdır. Ancak, yine de tehlike oluşturmaz. Hakaret içerse bile tehlike oluşturmaz. Bu yüzden "hakaret"ten yola çıkarak kimi yazılara, sanat eserlerine veya konuşmalara kovuşturma açmak iki bilinmeyenli denklemi çözmeye benzer. Elinizde denklemi çözmeye yetecek bilgiler verilmemiştir ve ortada iki bilinmeyen vardır.

Kötünün iyisinden yola çıkarak, iyiyi asla eleştirmemek üzerine kurulu bu tür sistemlerde, ne sanat filizlenebilir, ne kültür erezyonu aşılabilir. Şablonlar içerisinde bocalayan bir kültür açmazında, sınırları aşmaya çalışanlar hep olacaktır. Bunlar doğru mu değil mi diye tartışmak ise, başka bir gözdağı vermekle sonuçlanacaktır.

Sonuçta, düşünce özgürlüğü kavramının sınırları, toplumun kültürünün sınırlarıyla çakışıktır. Satranç tahtası örneğinde olduğu gibi, oyun sonuna doğru öylesine bir beyin savaşı söz konusudur ki, taşların nasıl hareket ettiğini bilmekten öte satrançla ilgisi olmayan ve hatta sıradan bir oyuncu için, oyunun en "zevkli" anında karşı tarafın neden terk ettiğini anlamak neredeyse imkansızdır.

Bu yüzden Dostoyevski ile Çernişevski'nin düşünce bazında kavgası çok önemlidir. Ya da Sartre ile Camus'nün Simon Beauvoir yüzünden yaptıkları aşk itişmeleri...

Değilse, doğrudan sataşmaya giren ve kaba gerçeği kullanan eserlerle uğraşan toplum, aynı düzeyde kalacaktır. Yasa maddeleri engelleyemez. Tek engelleyecek şey, bilinçli bir toplumun herhangi bir eseri alıcısını yıllardır bekleyen atölye duvarına asılı bir resim veya daha sayfaları açılmamış tozlu raflardaki bir kitap haline dönüştürmesidir. Yazarını veya çizerini içeri atmak değil.

 

A.Mümtaz İdil

Gaziantephaberler

25.03.2017 (A. Mümtaz İdil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR