Kırmızı Düzlükte Bir Vaha

Nevin KOÇOĞLU

Kırmızı Düzlükte Bir Vaha

"İnsan yaşadığı yere benzer

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe

Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine

Konya’nın beyaz

Antep’in kırmızı düzlüğüne benzer”*

Benzemiyor Edip abi…  İnsan bazen yaşadığı yere benzemiyor. İyi ki de benzemiyor…  Kalkıp o kırmızı düzlükte bir vaha yaratıyor kendine ve kelimeleri sevenlere. 

 

Bahsettiğim bu vaha Zemge Yayınevi…  Zemge sadece bir yayınevi misyonu yüklenmiş değil   bu şehirde,  Zemge  bir okul, Zemge bir atölye…  Binevler semtinde, bir arka sokakta, giriş katında bir şehrin can damarıdır Zemge.  Çiçekler arasından geçersiniz giriş kapısına varmak için, sonra bu çiçeklerin arasında küçük bir havuz görürsünüz, içinde Mehmet Kara’nın yaptığı kitap tutan bir çift el heykeli vardır ve size der ki adeta, “ Suyun bereketinin de dokunduğu bu toprak ellerde, kültür var...” Arka bahçeye ilerlersiniz sonra, etrafı çiçekli bir kameriye karşılar sizi; çiçekler arasında yine Mehmet Kara’nın yaptığı heykeller ki; bu son gidişimde bahtı kömürden de kara bir madenci heykeli yerleştirilmişti kameriyenin başköşesine. Ortada kocaman bir masa, etrafında sedirler, duvarda bir sinema perdesi, tam tepenizde bir projeksiyon cihazı, yine duvara monteli ve üzerinde her zaman birkaç dizenin bulunduğu bir yazı tahtası tamamlar kameriyenin düzeneğini.  Edebiyatla ilgili keyifli sohbetlerin olduğu bu kameriye, edebiyatla iç içe olan ya da olmayan pek çok kişinin uğrak yeridir ve en çok tadını çıkartanlardan birisi de Ramazan Teknikel’dir. Ama Mehmet Kara’nın, Ramazan Teknikel’i yanında tuz var mı yok mu diye küçük bir üst aramasından sonra kameriyeye buyur etmesi bahçenin selameti açısından elzemdir.  Geçtiğimiz senelerdeki bahçe vukuatını biliyorum çünkü,  sümüklü böcekleri tuzla yok edeyim derken,  çiçekleri de kurutmuştu kökünden Teknikel...  Mehmet Kara ise hâlâ “böcüklerim gitti bereketim bittiii” diye söylenmekte…

 Hadi Zemge’nin büro kapısını aralayalım şimdi. İçeri girdiğinizde pek çok ilginç obje, koca bir akvaryum, mini bir mutfak ve muazzam bir dağınıklık karşılar sizi. Kızıma odasının çok dağınık olduğunu her hatırlattığımda, bana söylediği bir söz vardır; “ Benim dağınıklığımın da bir düzeni var anne ” der. İşte Mehmet Kara’da böyle… O muazzam dağınıklığının da bir düzeni var, bu sebepten dolayı her ne ararsa iki dakika sonra elinde çıkıp gelir Mehmet Kara…  Yazar ve şairliği kadar mutfağı da iyidir… En son bayram ziyaretimi anımsıyorum, kendi icadı olan mesir macununa benzer bir karışımı ekmekler üzerinde ikrama sunmuştu,  daha sonra gittiğimde içine patlatırken avuçla biber attığı patlamış mısır, herkesin boğazını yakınca hepsi bana kalmıştı J.  Oysa o sırada Mavi dergisinin çıkacak sayısının ön çalışmaları yapılmaktaydı,   öksüre aksıra çalışma toparlandıktan sonra, evli evine köylü köyüne demişti Mehmet Kara….

 

Dergi çıkarmak zor iştir, büyük özveri ister ve ciddi bir ekip çalışması gerektirir. Zemge tarafından uzun zamandır çıkartılan “Mavi Dergisi”,  Gaziantep’in iki uzun soluklu dergisinden birisidir… Ücretsiz dağıtılır. Bu ise büyük bir maddi külfetin altına girmek demektir.  Bununla da yetinilmemiş,  Mehmet Kara ve dergi ekibi “Yalnız Sanat” isimli ikinci bir dergiyi de çıkartıp, ilk sayısını yurt genelinde okurlarla buluştur. Zemge aynı zamanda bir atölye demiştim yazımın ilk girişinde…  Çünkü burada tahtaya yazılan bir şiir üzerinde kıyasıya tartışılır, seçilen bir kitap herkesçe alınıp sırayla okunur,  sonra okunan bölüm üzerine saatlerce konuşulur, tartışılır… Yazıyı yazdığım sırada bir soru sormak için aradım Zemge’yi, yine bir okuma anına denk gelmişim öyle dedi sevgili Mehmet Kara, okuyorlarmış ama elektrikler kesildiği için cep telefonlarının ışığında… Döneminin Atina’sında elinde fenerle dolaşıp, “ Dürüst insan arıyorum” diyen Diyojen’in, Zemge dolaylarından geçse, “ Akıllı insan arıyorum” deme olasılığı çok yüksek idi J

 

 

 Zemge, Zemge diye anlatıyorum ama benim gibi uzun yıllar bu kırmızı düzlükten ayrı düşmüş bir tarla kuşu bu bahçeye nasıl kondu, onu anlatmayı unuttum sanırım…

 

 Aslında her şey memlekete rutin gidişlerimin birisinde sevgili şair arkadaşım Pınar Atay’ın hadi seni  Zemge’ye götürüp Mehmet Hoca ile tanıştırayım demesiyle başladı. Uzun bir zaman dilimi süresince memleketten uzak olmam, gelişlerimdeki zaman kısıtlılığı ve malum akraba ziyaretleri nedeniyle, bulduğum her aralıkta mümkün olduğu kadar edebiyat çevresinden arkadaşlarımı görmeye çabalarım hep.  Pınar ile de böyle bir çabanın sonunda buluştuk, birlikte birkaç yere uğradıktan sonra son durağımız Zemge olsun dedik…  Hatta gitmeyin sizi kovar Mehmet Kara diyen oldu… ( Hocam bu nasıl bir ün -şan böyle ya J )  Pınar itiraz etti hemen, hocam öyle bir şey yapmaz diye, çıktık yola, vardık Zemge’ye…  Bir de baktım ki burası adeta müridleri olan edebi bir tekke J  Kalabalık epey, sohbetin belini kırıyor herkes, biz de attık kendimizi o meşhur kameriyenin altına ve dahil olduk sohbete… Çok insan tanıdım orada o gün.  Meral Can, canım arkadaşım bunlardan birisi…

Sonra Antep’in en deli ama an cin gazetecisi Murat Güreş başta olmak üzere, adını tek tek sayamayacağım dostlar biriktirdim kendime…  Sevgili Lütfiye Aydınlı yemeklerimiz, kahkahalarımız… Ne güzel şeyler biriktirdik avuçlarımızda… Ve sevgili Mehmet Kara’nın “burası benim değil sizlere ait”  bağlamındaki tavrı insanları buraya bağlayan en büyük etken bence…

 

 İnsan yaşamında en çok neye yer açarsa, doğal olarak da gözü gönlü hep oraya kayarmış. Şiir benim için bir nefes alma şekli, dolayısıyla yaşamımın tüm alanlarını kaplıyor  ve edebiyatın var olduğu mekanlar bir sığınak oluyor bana….  Epeyce bir zamandan beri bu kırmızı düzlükte,  şehrimle kaynaştırıp diğer pek çok şeyden soyutladığım bir yaşam alanım var benim, Zemge…  Kelimelere aşık olan herkese kapısı açık olan, sanatı insanla harmanlayan bir yaşam alanı Zemge ve dolayısıyla benim için bu şehrin hayat damarı. Belki Zemge ile tanışmayan birisi bu yazıyı okuduğunda, “ Ne var ki bu mekânı diğer mekânlardan bu kadar münezzeh kılan?” diye bir soru sorabilir belki, onun cevabını da ancak Zemge kameriyesi altında soluklandığında alır…

 

                                                                                                                                               

22.09.2016 (Nevin KOÇOĞLU)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR