“KIRIK MOZAİK”(İMİZ)İN PARÇASI SÜRYANÎLER

“KIRIK MOZAİK”(İMİZ)İN PARÇASI SÜRYANÎLER

 

“Bu insanlar niçin böyle yarınsız

Bu niçinler niçin böyle yanıtsız?”[1]

 

“Süryanîler” deyince, aklıma hemen, A. Hicri İzgören’in ‘Kırık Mozaik’ başlıklı şiirindeki, “Bir sığıntıyım sanki bu dünyada/ Belki bir Süryanîyim silmeye çalışmayın anıların izini/ İçinde yarım kalmış günlüklerimle/ Gümüş işlemeli bir sandık gibi kalayım öyle/ Varsın hüzün sözcüğü eşanlamlı tutulsun ömrümüzle/ Ben yine her gece kulağına fısıldarım taşların/ Yüzümü serin sularında yıkarım/ Dicle kirvem olur milattan beri,”[2] dizeleri ve “Türkiye’de sadece Türk ve Müslüman isen vatandaşsındır. Başka bir ırk ya da başka bir dine mensup biriysen, ya vatan ‘haini’ olursun ya da ‘bölücü’,”[3] saptaması gelir…

Gerçekten de Baskın Oran’ın, “Rabbim kimseyi bu ülkede gayrimüslim etmesin,”[4] notunu düştüğü (kara) gerçekle yüz yüze coğrafyamızın tüm ötekile(ştirilenle)ri gibi Süryanîler de, yüz(lerce) yıllık inkâr, imha ve kıyıma maruz bırakılmışlardır; 30 Kasım 1940’da CHP grup toplantısında Kazım Karabekir’in, “Bir savaş durumunu hesaba katarak, tehlikeli unsurları Anadolu’ya transfer etmeliyiz. Bu unsurların terk ettiği evleri, özellikle Beyoğlu’ndakileri, Türklere vermeliyiz. Mektuplardan ve kişisel gözlemlerimizden biliyoruz ki, Türklerin kanını emen bu unsurlar en güzel evlerde otururken, Sultan Selim’deki Türkler inşaatlarda ve depolarda beş- altı çocukla birlikte oturmak zorunda kalıyorlar,”[5] konuşmasında tescil edildiği üzere!

Soykırım(lar)dan yangınlara[6] devletin gayrimüslimleri nasıl gördüğü, nereye koyduğu Kazım Karabekir’in ifadelerinde cisimleşir!

 

GİRİZGÂH

 

Asurîler, yukarı Mezopotamya’nın en eski halkıdır. Asurların buradaki varlığı MÖ 5500’li yıllara dayanır. Yukarı Mezopotamya’nın önemli uygarlıkların Asurîlerin dili Sami halklarının kullandığı Aramca’dır. Keldanî, Nasturî, Maronî, Melkit, Kenanlar Süryanî-Asurların Hıristiyan mezhepleridir. Yêzîdîlerin belli bir kesimi Asurî Hıristiyanı’dır. (Kürt Yêzîdîler de var)

M.Ö 2334-2279’de Büyük Sargon Akkad İmparatorluğu’nu kurar. Mısır’dan Irak’ın güneyine; Anadolu, Muş, Van Gölü, Kızılırmak boyu, Malatya, Kayseri, Tarsus’a kadar…

M.S 166’da Urfa’da Abgar Krallığı Asurların son devleti olurken; Asurlar, tarihte Roma, Pers, Bizans, Arap, Selçuk ve Osmanlıların egemenliğine yaşadılar…

Süryanîler tarih boyunca, dilbilgisi, hitabet ve şiir sanatına önem vermiş, bunun yanında mantık, felsefe, tabiat bilimleri, matematik, astronomi, jeoloji ve tıpla uğraşmışlar. Mezopotamya coğrafyasındaki birçok kültür ve sanat eserlerinde onların imzası vardır. Hemen hemen her yerde bir iz bırakmışlar. Tarih boyunca birçok âlim yetiştirmişler. Bölge uygarlığına yön veren bir halk olarak, bugüne kadar tüm baskılara karşı -azala azala- varlıklarını korumayı başarmışlardır.

Taşa yeni bir biçim, yeni bir ruh veren Süryanî ustalar, dünya uygarlığına Mardin gibi biricik, Midyat gibi muhteşem kentler armağan ettiler. Taşa verdikleri biçimin aynısını tele de vermişler. Telkari onların işidir; gümüş ve altını yeni bir işleme tabi tutmuş, onlardan her biri birer sanat eseri olan görkemli biçimler yaratmışlar.

Mezopotamya’da en yoğun oldukları bölge Mardin-Midyat yöresiyken; Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Asurîler de -Kürtler gibi- dört parçaya bölündü. İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasında parçalandılar.

Müslümanlaştırma politikası, Asurîler üzerinde zorba ve asimilasyoncu oldu. 1900 yılların başında II Abdülhamit’in pan-İslâmizm tezi Asurîler üzerinde terör estirirken, Sünnî Kürt aşiretleri Asurîlere karşı saldırganlığın maşası oldular.

Osmanlı patentli Hamidiye (cinayet) Alayları, Hıristiyan halklara karşı büyük katliamlar gerçekleştirdi. Kürtlerin, Süryanîlere yönelik saldırganlığı Müslüman/Hıristiyanlık çatışması görünümlü sermaye transferiydi.

Süryanîleri hedef alan birinci katliamla, 1843 yılında, Osmanlılar tarafından yüz binlerce Asurî-Süryanî yok edildi. İkincisi de, 1914-1915’te yüz binlerce kişinin öldürüldüğü “kılıç yılı/ Seyfo” olarak adlandırılan katliamdır. Üçüncüsü de, 1933’de Irak’ta gerçekleştirilen ‘Simele Katliamı’dır.

Bu tabloda dönüm noktası 1915’di… Turabdin’de yaşayan Süryanîler, hükümetle anlaşarak büyük felaketten kurtulabileceklerini düşündüler. Onlar, tehcir emrinin sadece Ermenileri kapsadığını düşünüyordu. Kendilerini devletin sadık kulları olarak görüyorlardı, yine de bir şey olur da işler ters giderse, ellerindeki serveti vererek tehcirden kurtulabileceklerini hesaplıyorlardı. Fakat öyle olmadı. Ermeni tehciri sırasında Midyat’ta da büyük bir Süryanî katliamı yaşandı.

  1. yüzyılın başında Türkiye’de 800 bin civarında Süryanî’nin yaşadığı tahmin ediliyordu. Bu nüfus çok kısa bir süre içinde çok hızlı bir şekilde eridi. Ardı ardına katliamlar, sürgünler yaşandı. Azaldılar ve zamanla unutuldular. Devlet, Süryanîlerin kendisine sadık vatandaşlar olduğuna hiçbir zaman inanmadı. Oysa Cumhuriyet kurulur kurulmaz, yeni yönetime bağlılığını ilk bildirenler onlar oldu. 1956’da Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Mardin’deki Deyrulzafaran Manastırı’nı ziyaret edince, dini mabedin kapısına “Ne mutlu Türk’üm diyene” pankartını asarak, Bayar’ı öyle karşıladılar.

Lozan’a göre, etnik veya dini bir statüleri olmayan Süryanîler, Lozan Anlaşması’nın 37-45. maddelerinde yazılı Müslüman olmayan azınlıklara verilen imtiyazların hiçbirinden faydalanamamaktaydılar.

Bu bir T.“C” politikasıyken; Asurî-Süryanîler, 1950’lerde göç (Avrupa) yollarına düştüler. 1962-1963 kesitinde Kıbrıs olayları bahanesiyle, Asurî-Süryanîlere Midyat’da ırkçı-dinci saldırılar, protestolar düzenlendi. Sonraları da Mardin’deki tarihi Mor Gabriel ve Deyr-ul Zafaran manastırlarına kapatma kararı çıkarıldı. “Gerekçe” olarak da, “Bu manastırlarda Ermeni ASALA örgütüne militan yetiştirildiği” öne sürüldü…

1980 sonrasında Süryanîler yurtlarından göçe zorlayıp, o muhteşem Midyat evlerine, geniş arazilerine el konuldu. Özellikle 1987’den itibaren Süryanîler arasında faili meçhul cinayetler artmaya başladı. Her gün bir Süryanî ustanın, girişimcinin, bir işadamının cesedi bir yerlerde bulundu. 1987 ile 1994 yılları arasında, Cumhuriyet tarihi boyunca ilk defa seçilmiş bir belediye başkanı da dahil olmak üzere, 50’den fazla Süryanî faili meçhul cinayetlere kurban gitti. Devlet bu cinayetleri, JİTEM’e yükledi.

Bu tabloda Süryanîler yurtlarından ayrılıp, sürgün (Avrupa) yoluna düştüler. Dünyada 15 milyon Süryanî’nin yaşadığı tahmin ediliyor. Türkiye’den gidenlerin önemli bir kısmı İsveç’in Stockholm şehrinin Södeterya semtinde bir araya geldiler. Burada 20 bin nüfuslu bir Süryanî cemaati oluşmuş durumda. Bugün bütün Turabdin bölgesinde 3 bin civarında Süryanî’nin yaşadığını göz önünde bulundurduğumuzda, Stockholm’ün sadece bir semtinde 20 bin Süryanî yaşıyor olması, soykırıma maruz kalmış bir ulusun gerçeğini yeterince net olarak anlatmıyor mu?

 

SOYKIRIM(LAR)/ SEYFO(LAR)

 

  1. Abdülhamit döneminde başlatılan katliam politikaları, 1915’e gelindiğinde I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın atmosferinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Ermeni ve Asurî/Süryanî/Keldanî halklarına yönelik topyekûn imha, yani soykırım politikasına evrildi.

İttihat ve Terakki’ci yönetim, 1912-1914 kesitinde Ege, Trakya, Van ve Hakkâri bölgelerinde Hıristiyan halklara karşı gerçekleştirdiği yerel saldırı ve katliamları yoğunlaştırdı. Bu saldırılara 1915’te de devam edildi; Nisan ayında Van, Bitlis ve yakın alanlardaki Süryanî ve Ermeni halklarına karşı başlatılan soykırım; Mayıs ayının başında Diyarbakır ve Hakkâri’ye doğru genişletildi. Soykırım, Haziran ayında ise bütün Turabdin’i ve yakın alanları kapsadı.

Mezopotamya ve Anadolu’da yaşayan Süryanî, Ermeni ve Helen halklarına karşı gerçekleştirilen soykırımda, 500 binden fazla Süryanî, bir milyondan fazla Ermeni ve 300 binden fazla Helen yok edildi. Soykırımdan arta kalan yüz binlerce insan ya Müslümanlaştırıldı ya da göç ettirildi. Böylelikle büyük bir demografik facia yaratıldı. Hıristiyan halkların mal-mülk ve bütün zenginliklerine el konularak; ulusal, toplumsal dinamikleri, tarihsel değerleri tasfiye edildi.

İttihat ve Terakki Cemiyeti dönemindeki bu soykırımda, cemiyetin başta gelen yöneticilerinden Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa büyük rol oynadı. İttihat ve Terakki Cemiyeti aynı zamanda, Osmanlı sonrasındaki T.“C”nin da kurucu kadrosunu oluşturdular. Kemalizm de bu sürecin ürünüyken; iş bu nedenle 1915 soykırımının Osmanlı kadar T.“C”ye de ait olduğu ortaya çıkar.

Süryanî halkına yönelik 1915 baharından sonbaharına kadar devam eden soykırımda; yaklaşık 300 bin Süryanî katledilirken, 200 bin kişi de kaybedildi. Onlarca şehri ve binlerce köyün yaşanmaz hâle getirildiği soykırımda bir kısım Süryanî Müslümanlaşarak, bir kısım da yurdundan kaçarak canını kurtardı.[7]

Bu bağlamda 1915, Mezopotamya’nın kadim uluslarından Süryanîlerin (Asurî-Keldanî-Nasturî-Aramî) de soykırım (Süryanîcesiyle “Sayfo”) tarihidir.

Bunun bir öncesi de vardı. Nasturîlere (Doğu Süryanîleri, Asurlar) yönelik ilk katliamlar 1843-1846 yıllarında yapıldı. Bu kitlesel katliamlar, Cizre-Botan Miri Bedirhan ve Hakkâri Miri Nurullah tarafından gerçekleştirildi. Asurların, Ruslar ve İngiliz’lerle iş birliği yaptıkları “gerekçesi”yle imha eylemleri dünya savaşı sırasında hiç bir engelle karşılaşmadan devreye sokuldu.

Nurullah Bey, Kürt ve Türk savaş güçlerinin de içinde yer aldığı bir askeri güçle Asurları yenip, patrikhaneyi ateşe verdi. İkinci askeri harekâtta ise 10 bin Asurî yaşamını yitirdi.

Asurlar bu tür katliamlarla köklerinden koparılmaya çalışılırken, altta alta gerçekleşen baskılara 1907’de İran topraklarında bir saldırı daha eklendi. Tergavar’daki (çok sayıda Hıristiyan köyünün olduğu bölge) Asurlulardan kalanlar Urumiye’ye kaçtı.

Bu ilk katliamlar ne kadar korkunçsa da, I. Dünya Savaşı’nda yaşananlar bunları gölgede bırakmakla kalmayıp, Apostolik Doğu Asur Kilisesi’ne bağlı tek bir kişinin bile kalmaması sonucunu doğurmuştur. Rus birliklerinin 1915’te İran’ın kuzey batısından çekilmesi ardından, Türk-Kürt işgali sayısız Hıristiyan’ın kılıçtan geçirilmesine, sürülmesine ve kaçmasına yol açtı.

Gawar’lı Asur erkekleri, Urumiye’de her şeyden yoksun bir şekilde hapsedilip, İsmail (Simko) Ağa’nın Qalla köyünde “kılıçtan geçirildi”ler. Dilman’daki 12 yaşından büyük erkek çocukları katledilip, kadınlar Müslüman olmaya zorlanarak, Müslümanlarla evlendirilmişlerdi. Yetim, öksüz çocuklar da Kürt ailelere verilmişti. Rusya’ya ve Tebriz’e kaçanlar ise açlık ve hastalıktan kırıldı.

İmha eylemleri Keldanîler’i (çok önemli bir Metropolit olan Adda-i Şer de öldürülenler arasındaydı.), Ortodoks Süryanî Hıristiyanları ile Katolik ve Protestanları da kapsıyordu. Dağlarda yaşayan yaklaşık 70 bin Süryanî, sonunda İran’daki tarafsız Urumiye’ye kaçıp kurtuldular. Halkın bir kısmı Ruslar tarafından Kafkaslar’a götürüldü. Patrik Şemun ise Kürt önder Simko tarafından, 140 adamıyla birlikte arkadan vurularak hunharca katledildi. Kürtler’in gerçekleştirdikleri sürekli saldırılar nedeniyle epeyce kayıplar veren halk, İngilizlerin bulunduğu Hamadan’a doğru çekildi; buradan da Bakuba’ya gönderildiler. 1918’de savaşın bitiminden sonra yurtlarına dönme çabaları ise kanlı bir şekilde sonuçlandı.

Toparlamak için yineleyelim: 1914-1915 kesitinde, Osmanlı topraklarındaki Müslüman olmayan tüm halkları yok etmeyi amaçlayan İttihat ve Terakki’nin iktidarda olduğu dönemde yaşanan Seyfo Katliamı’nda pek çok Süryanî öldürülür.[8]

İttihat ve Terakki’nin kurucularından Dr. Reşit Bey, vali olarak Amed’e (Süryanîce Amida’dır) atandığında yaptığı ilk iş 2 bin kişilik Süryanî çarşısını bir gecede yakmak oluyor. Malatya, Urfa, Diyarbakır gibi çevre illerde de katliam gerçekleşti. Kerboran, Mardin’de en büyük katliamın yapıldığı yer olarak tanınır. Süryanîce adı Kıfarboran’dır. Çok fazla Süryanî köyü vardı o dönem. Mesela Kerboran’da Arabaye köyüne yakın bir kilise vardır. Kilisenin içindekilerle ve kiliseye ait olan hayvanlarla birlikte ateşe verildiği söylenir.

Ki bunun gibi birçok olay yaşanmıştır. O dönem gerçekten de Mardin toprakları kanla yıkandı. Teşkilât-ı Mahsusa’nın o dönem bölgedeki müftülüklere yolladıkları, “Bir kafir öldürürsen cennetin kapıları ayağına açılacaktır,” fetvaları dini hassasiyetlerin kullanıldığı acılı tabloyu yarattı.

Yani etnik ve kültürel dokuyu yok etmek maksadıyla yapılan İttihat ve Terakki’nin Türkçülük politikası, Kürtleri, Arapları da kullanırken; onlara, “Süryanîlerin malı mülkü size mübahtır, alabilirsiniz. Eşleri size helaldir,” demekten çekinmedi.[9]

Bu tabloda David Vergili’nin ifadesiyle, “1914-1915 yıllarında yaşanan Süryanî soykırımı ya da diğer adıyla ‘Seyfo’da farklı güçlerin rolleri bulunuyordu. Bunun en tepesinde İttihat ve Terakki, devletin yüksek kademelerindeki yetkililer, Süryanî nüfusunun yoğun olarak bulunduğu Turabdin bölgesindeki yöneticiler, büyük feodal aşiretler ve bu olaylardan çıkar sağlamak isteyenler vardır.

Turabdin ve Hakkâri bölgelerinde Kürtlerle beraber yaşayan Süryanîler, Seyfo yıllarında tarihlerinin en zor dönemlerinden birini yaşadılar. Ayrıca Seyfo öncesinde Hakkâri bölgesinde Bedirhan Ağa’nın Süryanî katliamı ve Patrik Mor Şemun’un Simko Ağa tarafından haince öldürülmesi de unutulmamalıdır.

Buna rağmen o dönemlerde, Süryanîlere yardım eden, onları koruyan Kürt aileler ve şahsiyetler de oldu. Midyat’a yakın Aynvert köyüne sığınan Süryanîleri devletten ve çetelerden koruyan yine Aynkaf köyünün Şeyhi Fettullah oldu. Şeyh Fettullah Süryanîlerin talebiyle devreye girerek devlet güçlerinin geri çekilmesini sağladı.

Öte yandan Taner Akçam’ın, “Süryanî soykırımı oldukça fazla ‘Kürt yapımı’dır” ifadeleri de doğrudur. ‘Seyfo’yu bir şekilde farklılaştıran sözünü ettiğim yerel güçlerin oynadığı roldür. Devlet işi yerel güçlere havale ederek hedefine ulaşmaya çalıştı. Yani merkezi, sistematik ve yukarıdan aşağıya varan bir yapı mevcut değildir.”[10]

Osmanlı’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin katliamcı politikalarını esas alan Kemalizm politikaları T.“C”de de sürdürüldü. Bir kişiyi katlederek 1000 kişiyi göçertme ve kaçırtma taktiği özellikle, T.“C” tarafından sistematik olarak uygulanırken; Süryanî halkının bütün tarihsel ve kültürel değerleri, toplumsal dinamikleri tahrip edildi.

1921 Anayasası’ndan 3 yıl sonra 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması ile Mezopotamya coğrafyasını yapay sınırlar ile dört parçaya bölen Türkiye Cumhuriyeti, 12 Eylül 1924 yılında Hakkâri’deki Doğu Süryanîlere (Nasturî) karşı yeni bir katliam başlattı.

T.“C” kurulduktan sonra, ilk eylemlerinden biri anayurdu Hakkâri olan Süryanîlere (1-28 Eylül 1924) ‘Nasturî Ayaklanması’ alt başlığında te’dip/ tenkil gerçekleştirmek oldu.

Yani Kemalist iktidarın Batı Ermenistanı “Ermenisizleştirildikten” sonraki ilk hedefi, Nasturîleri bastırmak oldu. Resmî tarihte ‘Nasturî Ayaklanması’ diye sunulan olay, aslında bir ayaklanma değildi. Kemalist Cumhuriyet’in, Lozan’da tescil ettirdiği Misak-ı Milli’yi homojenleşirmek için gerçekleştirdiği bir “iç genişleme” harekâtıydı. Nasturîlerin Hakkâri dışına sürülmesi harekâtı, yerli Hıristiyanları yurtsuzlaştırma ve sürgün politikalarının bir devamıydı. (Ki bu da 1933 Irak’ındaki Simele Katliamı’yla sürdürüldü.)

‘Unutulan Bir Holocoust’ başlıklı yapıtında Gabriele Yonan, 1915-1916 kesitinde sadece Hakkâri dağlık kesiminde katledilenlerin sayısının 20-30 bin, Musul ve Dicle bölgesindekilerin ise 45 bin kişi olduğundan söz eder.[11]

 

BUGÜN(LERİ)!

 

1915 Soykırımı, esasında Hıristiyanlara yönelikti. Süryanîler de Hıristiyan bir kimlik olarak sayıldığı için katledildiler. Amaç sadece Ermenileri katletmek olsaydı, sadece Süryanîlerin yaşadığı yerlere saldırmazlardı. Mesela Midyat’ta tek bir Ermeni yoktu; ama Süryanîler orada örgütlü biçimde katledildiler…

1913 nüfus sayımı var. Bunun dışında kilise kayıtları var. Türkiye’deki Süryanî kiliseleri Nasturliler, Keldanîler, Süryanî Ortadokslar, Süryanî Katolikler, Protestanlar gibi isimler altında toplanıyorlar. Bunların bilgilerini bir araya getirdiğimizde soykırımın yaşandığı alanlarda 700 bin civarında bir nüfus ortaya çıkıyor. 1915 sonrasında ise bu rakam 200 bine iniyor. 500 bin civarında kayıp var. Tabii hepsi katledilmiyor. 280-300 bin civarında kişi katlediliyor. Geri kalanlar ya devşiriliyor ya da göç ediyor.

Adıyaman’da, Malatya’da Elazığ’da çok ciddi bir Müslümanlaştırılmış Süryanî var. Bir kısmı şimdi yeniden Hıristiyan oluyor. Hıristiyan olmadan da Süryanî olduğunu söyleyenler var. Ama kendi kimliğini ortaya çıkartanlar çok az.

Bizi İzlo (İzala) Dağı dediğimiz Bagok dağının etrafı, merkezi Midyat olan Batman, Şırnak, Mardin arası bölge Turabdin’dir. Ki Turabdin, Süryanîce’de “İnananların dağı” anlamına geliyor. Ağırlıklı olarak burada yaşıyorlar. İkinci olarak Hakkâri sonra Diyarbakır, sonra Elazığ, Adana, Antep, Urfa, Adıyaman, Malatya, Siirt, Van, Bitlis, Muş, Sivas’a kadar Süryanîler yaşıyor. Şu anda dünya genelindeki (Asurî-Keldanî-Nasturî-Aramî-Marunî-Melkit) Süryanî nüfusu 12 milyon, Türkiye’de ise 25 bin civarındadır.[12]

Süryanîler için büyük önemi olan Turabdin, Midyat merkez alındığında kuzeyde Dicle Nehri ve Hasno d’Kifo (Hasankeyf), doğuda Gozarto (Cizre), güneyde Nusaybin, batıda ise Mardin ve kuzeybatıda Savur’un yer aldığı coğrafyadır. Eski Asur metinlerinde “Kaşiyari” olarak tanımlanan bölgede Akadlar döneminden beri yerleşik bir yaşamın olduğu ve Akad kralı Naramsin’in bu bölgeyi sefer düzenleyerek fethettiği biliniyor.

Asur kralı II. Adad-Nirari (M.Ö. 912-891) döneminde “İşalla” olarak da adlandırılan bölgeyi Yunanlı tarihçiler, “Masios” diye tanımladılar. O dönemde bölgenin hâkim dili Aramîce’de “yılan” anlamına gelen “Mash”tan geldiği kabul edilen bu adın da Akad/Sümer efsanelerinde; Marduk ve Tiamat arasındaki savaşlarda adı geçen yılan olduğu kabul edilir. Roma ve Bizans dönemlerinde kullanılan ve “İşalla’dan geldiği kabul edilen “İzala” adı ise günümüzde Turabdin’in merkezinde bulunan dağın (Türkçe; Dibek, Kürtçe; Bagok) ismi olarak Süryanîler tarafından “İzlo” biçiminde hâlâ kullanılmaktadır. Süryanîce’de “ibadet edenlerin dağı” anlamına gelen Turabdin adının da bu İzlo dağının üstünde ve etrafında Süryanîlerin kurduğu yüzlerce manastırda ibadet edenlerden geldiğine inanılır.

Tarihi süreç içerisinde önce Arapların, daha sonra Türklerin ve XV. yüzyıldan itibaren Kürtlerin yerleştiği Turabdin’de yüzyılımızın başına, 1915 Ermeni Süryanî Soykırımı’na kadar Süryanîler çoğunluğu teşkil ediyordu. Ancak soykırım ve sonrasında, cumhuriyet tarihi boyunca uygulanan politikalar sonucunda Süryanîlerin nüfusu gittikçe azaldı.

Süryanîlere yönelik tehcir politikası 1990’larda da Doğan Güreş, Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mehmet Ağar gibi isimler üzerinden devam etti.

1990’lı yıllarda “faili meçhuller” döneminde, çok kısa bir süre içerisinde 50’den fazla Süryanî’nin öldürülmesi “bardağı taşıran damla” oldu ve son Süryanîler de göç etmeye başladı. Günümüzde Turabdin’de, aralarında diasporadan dönenlerin de bulunduğu yaklaşık 5 bin Süryanî yaşıyor ve Turabdin’de Süryanî kimliğini temsil etmeye çalışıyor. Elbette bugün Turabdin’de yaşayan ve kendisine Kürt, Arap veya Mihallimi diyenlerin de bir kısmı etnik olarak Süryanî kökenlidir. Zaman içerisinde Müslümanlığı kabul eden bu kesimler, içinde yaşadıkları Müslüman çoğunluğun kimliğini kendi kimlikleri olarak gördüler ve kendilerini öyle tanımladılar. Bu durumun tersi de az da olsa aynı şekilde gelişti ve bölgede Hıristiyanlığı kabul edenler zamanla Süryanîlerin arasına karıştı ve kendilerine Süryanî demeye başladı.[13]

Süryanîlerin T.“C”deki bugününe dair altı özenle çizilmesi gereken Yakup Nuhomo’nun, “Bu ülke bir soykırım sonucu kuruldu. Buradan güç alarak kendinden saymadığı herkesi bir şekilde tasfiye etmeye çalıştı ve çalışmaya devam ediyor. Eğer biz bu gerçeği görmez ve yaşananlara günlük gözlüklerle bakmaya devam edersek sorun çözülmez ve bir süre sonra tekrar önümüze gelir,”[14] ifadesindeki gerçektir.

Mezopotamya’nın kadim halkı Süryanîler, Hz. İsa’nın konuştuğu Aramîce’den bugünlere kalan zengin bir dili, Süryanîceyi konuşurlarken; Beyoğlu Süryanî Kadim Meryemana Kilisesi Vakfı Başkanı Sait Susin’e, “Vakıf başkanı benim ama Süryanîce bilmiyorum,”[15] dedirten T.“C” örneği için çok değil, birkaç örnek bile çok şeyi yeterince izah eder![16]

Beyoğlu Süryanî Kadim Meryem Ana Kilisesi Vakfı 2. Başkanı Kenan Gürdal, “Midyat’ta evde Süryanîce, okulda Türkçe, Mardin’de evde Arapça, okulda Türkçe öğrenilir. Midyat’ta yaşayanların da yüzde 80-90’ı yurtdışına göç etti, onlarla dil de göç etti. Süryanîce bilen çok az kaldı. Türkiye’de 25-26 bin civarında Süryanî var ve yarıdan çoğu Süryanîce bilmez,”[17] derken; Süryanîlere, Lozan Antlaşması’ndan 86 yıl sonra anadilde eğitim hakkına kavuşmuş görünse de hâlâ birçok sorunları var.[18]

Ayrıca, Süryanîlerin Midyat’taki topraklarına işbirlikçileriyle birlikte el koymayı sürdüren AKP hükümeti ikiyüzlü ve şeytanca politikalar izlemekle suçlayan Gabro Kurt, “Süryanîlere Latin Katoliklerin mezarları üzerinde kilise yapabilirsiniz demek ölülere ve Süryanîlere yapılan bir saygısızlıktır,”[19] diyor.

Bunlara bir de Mor Gabriel Manastırı “meselesi”ni eklemek gerek.

 

MOR GABRİEL VE ÖTESİ

 

Süryanîler, Hıristiyanlığı ilk kabul eden topluluklardandı; o zamandan beri yerleşim yerleri hep Mezopotamya olmuştu. Ancak Süryanîler 1915’le farklı etnisite mensup benzeri topluluklar gibi soykırıma uğramıştı.

Ama yine de, 1960 yılına kadar genelde Güneydoğu’da, özelde Mardin’de yaşayan çok sayıda Süryanî varmış, ancak 1960’larda ekonomik şartların bozulması, yöre halkının baskıları ve yaşadıkları asimilasyon sonucu, göç hızlanmış…

Her şeye karşın varlıklarını koruma gayretindeki Süryanîler için Mardin’deki Mor Gabriel Manastırı’nın, önemi hep büyük olmuştu. Bu manastır, Süryanî bilgin, filozof ve din adamı Mor (Aziz) Gabriel adına yaptırılmış ve M.S. 397’den bu yana orada durmakta olan 1700 küsur yıllık bir yapıdır yani.[20]

Bu yapının hikâyesiyle devam edersek: Tur Abdin, Asurlulardan bu yana başat kültürel, ticari ve dini bölge olmuş ve Süryanî Ortodoks Kilisesi’nin en önemli merkezi hâline gelmiştir. Öyle ki bu bölgeye ziyaretler hac sayılmaktadır. Tur Abdin bölgesi 1160-1933 yılları arası Patriklik merkezi olmuş Deyrulzafran (k. 493) ve Mor Gabriel (k. 397) Manastırlarının yanı sıra yüzlerce manastır, kilise ve dini yapıya ev sahipliği yapmaktadır.

Mor Gabriel Manastırı Tur Abdin’in göbeğinde Midyat ile Cizre arasında bulunmaktadır. Anlatıya göre manevi babası bir Pers baskınında öldürülmüş (muhtemelen Nusaybin’de) bir münzevi olan Şmüel kuzeye doğru kaçar ve Qartmin’e (bugün Güngören köyü) varır, orada kendisine katılan genç şakirti Şemun ile birlikte bir harabede yaşamaya başlarlar. Bir gece Şemun bir rüya görür, rüyasında bir melek ona batıya gitmesini ve üç büyük taş ile işaretlediği yere bir dua evi kurmasını emreder. Genç Şemun rüyasını efendisine anlatır ve onu meleğin tarif ettiği yere götürür. Mor (Aziz) Şmüel ve Mor Şemun gerçekten de rüyada tarif edilen yerde taşları bulurlar ve böylece Mor Gabriel Manastırı doğmuş olur.[21]

Tarih boyunca önemli bir dini ve kültürel mekân olan Mor Gabriel Manastırı, Süryanî dini, dili ve kültürünün sürdürüldüğü bir merkez olarak Süryanîler için büyük öneme haizken; Midyat’a bağlı Yayvantepe, Eğlence ve Çandarlı köylüleri 2008’deki kadastro çalışmaları yapılırken, Mor Gabriel Manastırı’nın köylerine ait 276 dönümü işgal ettiğini savunarak Hazine’ye başvurmuşdu ve Yargıtay da Süryanîlere ait Mor Gabriel Manastırı’nın arazisinin hazineye ait olduğuna hükmetti…[22]

Yargıtay’ın dünyanın en eski ve “İkinci Kudüs” olarak nitelendirilen Süryanî Ortodoks Mor Gabriel (Deyrulumur) Manastırı’nın hazineye devredilmesi kararına karşı Süryanîce Gundê Dêrê olarak bilinen Gundik Şukro (Odabaşı) Köyü’nde yaşayan Süryanî Thomas Budak, 1600 yıllık dini bir mekân olan manastırın arazisinin hazineye devredilmesinin hangi akla hizmet bir karar olduğunu anlamadıkları vurgusuyla, “Hiç kimse bu toprakları alma hakkını kendinde görmemeli… Müslümanlar için Kabe neyi ifade ediyorsa, Süryanîler için de Mor Gabriel o kadar önemlidir,” dedi.[23]

Büyük tartışmalar sonrasında atılan geri adımlara ilişkin olarak Tuma Çelik şunları söylüyor: “Mor Gabriel’i sanki kendi mallarıymış gibi ‘iade’ etmeleri tavrını yanlış buluyoruz. Zaten bu arazi Süryanî vakfına kayıtlıdır ve vakfa aittir. Bir yanlışı düzeltip doğruyu yerine getirdiler. Uluslararası mahkemelerde biz zaten alacaktık araziyi. Boşu boşuna zaman kaybettik. Doğruyu bulmak bu kadar geç olmamalıydı. Pakette azınlıklar sadece Mor Gabriel ile ele alındı. Azınlıklar tali halk olarak görüldüğü için yine kimsenin aklına gelmedi. Sanki sorunları yokmuş gibi algılanıyor. Oysa azınlıklar hâlâ yabancı halk olarak algılanıyor. Bunun giderilmesi lazım. Dini ayrımcılığın cezalandırılması da olumlu. Keşke laik devlet olarak tüm dinlere eşit durabilse. Türkiye’de farklı etnik yapıların anadilde eğitim hakkı kabul edilmeli. Bu paketle kabul edilmiyor ama lütfediliyor. ‘Kendi imkânlarınla, paranla yap’ diyor ama bunu devlet bana sağlamalı. Ben ikinci sınıf vatandaş mıyım ki bana farklı bir yol gösteriyor”![24]

Ancak bu kadarla da sınırlı değil!

Irak ve Suriye sınırı diye yapay olarak bölünmüş coğrafyanın otokton halklarından Asurî-Süryanîler, Seyfo’dan, Simele’den sonra Tıl Tamır’da bölge ülkelerinin tuzaklayıcı-tetikçisi IŞİD’in vahşetine maruz kaldılar;[25] Ragıp Zarakolu’nun, “IŞİD, soykırımın 100. yılında, soykırımı nihai hedefine vardırmayı amaçlamaktadır,”[26] ibaresindeki üzere!

1915’te Hıristiyan Asurî-Süryanîleri soykırımla bitiremeyen zihniyet Temmuz 2014’te IŞİD taşeronluğuyla bu kez Süryanîleri tehcir etmişti. Ferman IŞİD eliyle çıkarılmıştı. Müslüman olmayacaklarsa, cizye ödemeyeceklerse yanlarına hiçbir şey almadan bulundukları kentleri terketmeleri istenmişti. Uymayanlara karşı nelerin yapılacağı belliydi.[27]

Ve 1915’de olduğu gibi 2015’de de Süryanîlere yaşatılan soykırıma dünya sessiz kalıyordu. Kadim Süryanî halkının bir türlü eskimeyen ve bitmeyen acıları İslâm ile yönetilen tüm Orta Doğu ülkelerinde tam gaz sürüyordu.[28]

 

“SONUÇ YERİNE”: HATIRLATMA

 

Bugün, Türkiye’de, burjuvazinin zenginliğinin kaynağı Ermeni ve Rum zenginlikleridir. Tıpkı Kürt bölgelerinde, Kürt ağalarının, aşiret reislerinin, Kürt şeyhlerinin zenginliğinin kaynağı Ermeni ve Süryanî zenginlikleri olduğu gibi…[29]

Eğer bu böyle ise -ki kuşkusuz böyledir!-; Ermeni, Pontus ve Asurî/Süryanî/Keldanî soykırımları bağlamında:

  • Yaşananların soykırım olduğunun kabul edilip özür dilenmesi,
  • Anayurtlarından sürgün edilmiş diaspora Ermenileri’ne, Asurî/Süryanî/Keldanîleri’ne, Pontus Rumları’na yurttaşlık hakkının tanıması;
  • Soykırımın, faillerinin alenen ifşası ve her türlü inkârcılığın mahkûm edilmesi;
  • Ermeni, Pontus ve Asurî/Süryanî/Keldanî halklarına ait tüm kamusal alanların restorasyonu ve iadesi;
  • Türk(iye) burjuvazisinin 1915 sonrası sermaye birikiminin hesabını verip, zararın tazmin edilmesi “olmaz olmaz”ken; Süryanî Birlik Partisi’nin lideri İşo (İsa) Gewriye’nin ifadesiyle, “Ortadoğu zihniyet değişimi yaşanmalı”[30]ve egemen zihniyetlere inat bunun önü açılmalıdır.

Bu çok “zor” mu? Doğrudur!

Ancak Aristo’nun belirttiği üzere, “Umut, uyanıkken görülen bir rüya”yken; tüm dünya “Vazgeç” dediğinde umut fısıldar: “Bir kez daha dene...”

Denemeliyiz!

“Neyi” mi?

“Kendinizi ümitsizliğe kaptırmayın! Üstümüze çöken bela, vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucudur. İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecektir, diktatörler ölecek ve halktan zorla aldıkları iktidar yine halkın eline geçecektir. İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük asla yok olmayacaktır,” haykırışıyla Charles Chaplin’in işaret ettiğini!

 

20 Mayıs 2016 07:25:18, Ankara.

 

N O T L A R 

[*] Kaldıraç,  No:180, Temmuz 2016…

[1] Hasan Hüseyin Korkmazgil.

[2] A. Hicri İzgören, Suç Duyurusu, Avesta Yay., 1999.

[3] A. Hicri İzgören, “Tarihin Yalanı ve Süryanîler”, Gündem, 6 Ekim 2011… http://www.ozgur-gundem.com/yazi/22126/tarihin-yalani-ve-Suryanîler

[4] Baskın Oran, “Rabbim Kimseyi Bu Ülkede Gayrimüslim Etmesin”, 30 Ocak 2015… http://www.agos.com.tr/tr/yazi/10402/rabbim-kimseyi-bu-ulkede-gayrimuslim-etmesin

[5] Ümit Kardaş, “Ne Kadar Yol Aldık!”, Taraf, 13 Ocak 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/ne-kadar-yol-aldik/

[6] Ankara’da yangın 13 Eylül 1916 günü başlamış, Refik Halit Karay’a göre iki gece/bir gün, başka kaynaklara göre üç gece/iki gün sürmüştü. 21 Eylül 1916 tarihli bir rapora göre yangında 1.030 hane, 935 dükkân, iki cami, altı mescit, yedi kilise, üç hastane, iki tevkifhane, bir polis karakolu, Reji ve İTC Kulüp binaları ile şehrin yarısı yanmış, beş kişi ölmüştü. Rapora ekli haritadan anlaşıldığı kadarıyla yangında Ermeni ve Rum mahâllesi neredeyse tümüyle yanmış, buna karşılık yangın Hallac Mahmud Camii’nin ve Kuyulu Kahve’nin batısına uzanmadığı için Müslüman mahâlleri görece az zarar görmüştü. Karasuli’ye göre 8 bin Hıristiyan evini, Epeoğlu’na göre toplam 12 bin evi kül etmişti. İngiliz belgelerine göre geride sadece 100 civarında Rum evi ile Ankara Çayı’nın kenarında 50 kadar Ermeni evi kalmıştı. Yangında Ankara Rum Metropolithanesi arşivleri tamamen yok olmuştu. İstanbul’daki Ayasofya’dan bile eski olduğu rivayet olunan, 15. yüzyılda camiye çevrilen, 1916’da sadece yıkıntıları kalmış olan Aziz Klementos Kilisesi de yok olan dini yapılar içinde en önemlisiydi. 1914’de askeri hastahane yapılmak üzere el konulmuş olan üç gayrimüslim okulu da yanmıştı… 

Taylan Esin ve Zeliha Etöz’ün saptadığına göre, 1914-1918 arasında Anadolu’nun başka yerlerinde de önemli yangınlar yaşanmıştı. Örneğin 12 Mart ve 21 Temmuz 1915 tarihlerinde Amasya’da, 3 Mayıs 1914’te Kastamonu’da, Mayıs 1914 ve Ocak 1916’da Tokat’ta, 19 Ağustos 1914’te Diyarbakır’da, 24 Ağustos 1914’te Edirne’de, 30 Haziran 1915’te Bandırma’nın Preme karyesinde, 23/24 Ağustos 1915’de Bursa-Orhangazi’nin Yeniköy karyesinde, 27 Ağustos 1915’te İzmit’te, 3 Ekim 1915’te Adana-Haçin’de, Mart 1917’de Bandırma’da, Nisan-Ağustos 1917’de Ayvalık’ta, 18 Nisan 1917’de Gelibolu’da, 27 Ağustos 1917’de Erdek’te, 31 Mayıs 1918’de İstanbul’da Cibali-Fatih-Altımermer bölgesinde yangınlar çıkmıştı. Yazarlara göre bu yangınların ortak özelliği 1) Kentlerde veya görece büyük merkezlerde meydana gelmeleri, 2) Genellikle Hıristiyanların yoğunlukta olduğu mahal(le)lere zarar vermeleri, 3) Diyarbakır yangını hariç, resmi belgelerde bilgilerin muğlak ve örtük oluşu, faillerin kim olduğunun belirtilmemesi, 4) Buna karşın, çoğunun kundaklama olduğuna dair ikincil kaynaklar ve rivayetlerin olmasıydı. Yazarlar son olarak, bu yangınların hem ülkeden zorla sürülenlerin geride bıraktıkları malların (emval-i metruke) paylaşımında ortaya çıkan ihtilafların, hem de iskân politikalarının tamamlayıcısı, kolaylaştırıcısı olduğunu belirtiyorlar. (Ayşe Hür, “Resmi Tarihin Yazmadığı 1916 Ankara Yangını”, Radikal, 7 Haziran 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/resmi_tarihin_yazmadigi_1916_ankara_yangini-1374274)

[7] Soykırımın yoğun olarak yaşandığı yerlerde, 1915 yılı öncesindeki Süryanî nüfusu ise şöyleydi: Azerbaycan-Kuzeybatı İran 70.000, Hakkâri ve Sınır bölgeleri 153.000, Sivas Vilayeti 25.000, Harput Vilayeti 5.000, Diyarbakır Vilayeti 60.000, Van Vilayeti 98.000, Bitlis Vilayeti 15.000, Turabdin bölgesi 200.000, Musul 100.000, Sapna 10.000, Zibar 15.000, Botan 5.000, Aşağı Pervari 5.000, Urfa 5.000, Siirt 25.000.

[8] Özlem Ertan, “Genç Bir Yazar ve Seyfo Katliamı’nın Gölgesinde Aşk”, Taraf, 23 Mart 2015, s.13.

[9] M. Ali Çelebi, “Nurgül Çelebi: Süryanîleri Katledip İncir Ağacı Diktiler”, Gündem, 24 Nisan 2015, s.12.

[10] Ferda Balancar, “David Vergili: Kürtlerin Süryanîlere Ait Toprak ve Mülkleri İade Etmeleri Gerekiyor”, Agos, 31 Ocak 2014… http://www.agos.com.tr/tr/yazi/6411/kurtlerin-suryanilere-ait-toprak-ve-mulkleri-iade-etmeleri-gerekiyor

[11] Zeynep Tozduman, “Doğu Süryanî Soykırımı”, SolDiyalog, 8 Ağustos 2013… http://soldiyalog.com/?p=1856

[12] Nilay Vardar, “Tuma Çelik: 1915 Soykırımında Süryanilerin Üçte İkisi Yok Oldu”, BİA Haber, 20 Nisan 2015… http://bianet.org/bianet/toplum/163769-1915-soykiriminda-Süryanîlerin-ucte-ikisi-yok-oldu

[13] Yakup Nuhomo, “… ‘Din’ Adına...”, Gündem, 27 Kasım 2015, s.14.

[14] Yakup Nuhomo, “Yüz Yıl Önce, Yüz Yıl Sonra”, Gündem, 27 Nisan 2016, s.11.

[15] Ayça Örer, “Sait Susin: 5500 Yıl Konuşuldu, Artık Yok Oluyor”, Radikal, 11 Aralık 2012, s.8-9.

[16] Parçalanmışlığı ifade eden Aramî, Asurî, Süryanî, Keldanî, Yakubi, Ortodoks, Protestan ve Nasturî kavramlarının tümü Asurî- Süryanî kavramı ile ifade edilmelidir. Kiliselerin bölünmesi, mezheplerin bölünmesi ve farklı yaşayışlardan dolayı isimler değişiyor. Asurîler, Nasturîler, Aramîler Keldanîler, Süryanîler, hepsi Süryanîce konuşuyorlar. Ama hepsine Asurî veya Aramî ya da Keldanî demek doğru değil. Süryanî hepsini içeriyor. Ama diğer isimler hepsini kapsamıyor. Çünkü Asurîlerin olduğu dönemde Aramîler, Aramîlerin olduğu dönemde Keldanîler vardı. Hepsi aynı kültürü kullanıyorlardı ve egemenliklerinin olmadığı dönemde birbirlerine karıştılar.

[17] Umur Yedikardeş, “Azınlık Okullarında Sorunlar Bitmiyor”, Cumhuriyet, 24 Eylül 2015, s.11.

[18] Umur Yedikardeş, “Azınlık Okullarında Sorunlar Bitmiyor”, Cumhuriyet, 24 Eylül 2015, s.11.

[19] Murat Kuseyri, “AKP’den Süryanî Kilisesi Provokasyonu”, Gündem, 19 Ocak 2015, s.3.

[20] Özlem Albayrak, “Mor Gabriel’in Toprakları İade Edilsin!”, Yeni Şafak, 24 Temmuz 2012, s.15.

[21] Dikran M. Zenginkuzucu, “Mor Gabriel: Kimin Malı Kime…”, Evrensel Pazar, 13 Ekim 2013, s.5.

[22] Gizem Uysal, “Mor Gabriel 7 Bin Yıldır Süryanîlerin”, Birgün, 11 Temmuz 2012, s.2.

[23] Zeynep Kuriş, “Süryanîlere Karşı Yeni Bir Kıyım”, Gündem, 17 Temmuz 2012, s.3.

[24] Muzaffer İris, “… ‘Paket’in Süryanîcesi”, Radikal, 4 Ekim 2013, s.15.

[25] M. Ali Çelebi, “Süryanîleri Duymak”, Gündem, 16 Mart 2015, s.13.

[26] Ragıp Zarakolu, “Bu Kez Süryanî/Asurîler Soykırım Tehdidi Altında”, Gündem, 3 Mart 2015, s.15.

[27] M. Ali Çelebi, “Tarihi Süryanî Hamlesi”, Gündem, 5 Ocak 2015, s.12.

[28] Zeynep Tozduman, “1915-2015 Süryanî Soykırımı Devam Ediyor”, 26 Şubat 2015... http://jiyan.org/2015/02/26/1915-2015-suryani-soykirimi-devam-ediyor/

[29] Sadece hatırlatalım: Osmanlı idaresine dahil olmadan önceki (1515) yıllarda Diyarbakır’ın nüfusu elli bini aşkındı.

O dönem Zeyl-i Heşt Bihişt’te şöyle yazılır: “Akkoyunlu melik ve sultanlarının başkenti Amid şehri, bir yıldır... ordusunun kuşatması altındadır. Elli binden fazla insan burada yok olmakla karşı karşıyadır...” (Şevket Beysanoğlu, Anıtlarıyla ve Kitabeleri ile Diyarbakır Tarihi, Ankara: Irmak Matbaası, 3. baskı., 1998)

Daha sonraları 1518 yılında tutulan Osmanlı Tahrir Defterlerinde (64 numaralı tapu defterinde), Amid’in (Diyarbakır’ın) şehir merkezi olarak, bu tarihte her biri kale kapılarından birisinin adını taşıyan dört mahalleden oluştuğunu ve nüfusunun üçte ikisini savaşlarda kaybettiği yazılır.

Osmanlıya katıldıktan sonra, şehir merkezinde tespit edilen nüfusun, 1520-1530 yılları arasında 18.492 olduğu tespit edilir. (Ömer Lütfü Barkan, Tarihi Demografi Araştırmaları, Türkiyat Mecmuası Yay., 1953.)

Bu rakamları anlamı için o tarihte bazı illerin nüfuslarına dair rakamları, Ömer Lütfü Barkan’ın aynı eserinden aktarılırsa: Atina’nın nüfusu 12.633, Konya’nın nüfusu 6.127, Sofya’nın ise 3.899 dur.

Osmanlı Tahrir defterlerinden, 200 numaralı Tapu tahrir defterindeki kayıtlara göre, 1540 yılında Diyarbakır (Amid) nüfusu yaklaşık olarak 20.003’dür.

Nüfusun 9.262’si Müslüman, 10.741’i ise gayrimüslimdir. Şehrin 42’si Müslümanlara, 27’si gayri- Müslimlere aitken; 69 mahallede 1337’si Müslümanlara, 2049’u gayrimüslimlere ait olmak üzere 3389 hane vardır.

Nüfusu 10.741 olan gayri Müslimlerin, 146’sı Yahudi, 524’ü Şemsi, 804’ü Nasturî, 2485’i Süryanî ve 6782’si Ermeni’dir.

Tapu defterlerindeki bilgilere göre, Amid Sancağının nüfusu 142.576 olup bunun 41.851’i gayrimüslimdir.

Ayrıca Diyarbekir Vilayeti’nin nüfusu hakkında (bağlı sancaklar ve şehir merkezleri dahil) içerisinde toplam 423.270 kişi yaşamaktadır. Bunun 59.895’i gayrimüslimdir.

[30] Ceyda Karan, “Ortadoğu’ya Zihniyet Devrimi Gerek”, Cumhuriyet, 9 Aralık 2015, s.6.

 

12.01.2017 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

ORTADOĞU: BÜYÜK FOTOĞRAF İLE “KÜÇÜK” AYRINTI(LAR)

“İNSANLIK HÂLİ”NİN TERCÜMANI: FRANZ KAFKA

RESİM “SÜS” YA DA “AKSESUAR” DEĞİLDİR, OLAMAZ!

FUTBOL: GERÇEK VE BAĞINTILARIYLA TARTIŞALIM MI, TARTIŞMAYALIM MI?

EKİM’İN LENİN, LENİN’İN EKİM DESTANI

EGEMEN KLİKLER ARASI HESAPLAŞMA VEYA 15 TEMMUZ’UN ŞECERESİ[*]

SİYONİZM KARŞISINDA FİLİSTİN İLE ARAFAT’I[*]

ZEKÂ, YARATICILIK KADAR YÜREKLİLİKTİR KARİKATÜR(İST)[*]

BARIŞ (=HAYAT) İLE SAVAŞ (=ÖLÜM) HÂLİ[*]