KAPİTALİST KENT(LEŞMEMİZ)İN HÂL-İ PÜR MELALİ

KAPİTALİST KENT(LEŞMEMİZ)İN HÂL-İ PÜR MELALİ

“Hayatı değiştirmek,

buna uygun

bir mekân üretmektir.”[1]

 

Albert Caraco’nun, “İçinde yaşadığımız cehennem, şehirlerimizin cehennemine karşılık geliyor. Şehirlerimiz zihniyetlerimizin ölçüsü, ölüm istenci yaşama coşkusuna öncülük ediyor ve hangisinin bize esin kaynağı olduğunu ayırt edemiyoruz. Tekrarlanıp duran işlere koşturuyor ve doruklara yükselmekle övünüyoruz. Ölçüsüzlüğün elinde esiriz ve düşünüp taşınmadan sürekli binalar inşa ediyoruz. Dünya bir süre sonra yalnızca bir şantiye olacak,” diye betimlediği kapitalist kent(leşmemiz)in hâl-i pür melaline ilişkin denilebilecekler, soyut ve somut düzlemde ele alınmadan kavranamaz, ve sınıf mücadelesiyle doğrudan ilinti olan kapitalist kent(leşme), işçi sınıfı ile burjuvaziden soyut irdelenemez.

Örneğin bu konuda çok önceleri Karl Marx’ın, “İşçi sınıfının en çalışkan tabakalarının çektiği açlık sancısı ile zenginlerin kapitalist birikime dayanan, kaba ya da ince aşırı tüketimleri arasındaki yakın ilişki, ancak ekonomik yasalar bilinince kendini ortaya koyar. Ama ‘yoksulların barınması işinde’ durum böyle değildir. Üretim araçlarının bir merkezde toplanması ölçüsünde, emekçilerin belli bir yere üst üste yığıldıklarını, tarafsız her gözlemci rahatça görebilir; kapitalist birikimin hızı ne kadar büyük olursa, işçi nüfusun barındıkları yerler de o kadar sefil ve perişandır. Servetin artışıyla birlikte kentlerde görülen ‘imar hareketleri’, eski yapı mahallelerin yıkılması, bankalar, mağazalar vb. için iş hanlarının yükselmesi, iş trafiği, lüks arabalar, tramvaylar vb. için caddelerin genişletilmesi, yoksulları gittikçe daha da kötü kenar mahallelere sürer,”[2] diye tarif ettiği “hal” süreç içinde giderek ağırlaşıp, sürdürülemez özellikler kazanmıştır.

Gerçekten de “kent” ya da “mimari” deyip geçemeyiz; bu konuların sınıf mücadelesi yanında insanî var oluşumuz ile de doğrudan ilintili olduğunu unutup/ unutturamayız. Çünkü nihayetinde her şey, Frank Lloyd Wright’ın, “Bir yapı yalnızca var olunacak bir yer değildir, bir var olma tarzıdır”; Winston Churchill’in, “Önce biz içinde yaşayacağımız binalara biçim veririz, sonra da onlar bize biçim verir”; Nikolay Gogol’un, “Durmadan yapılan ve onca para harcanan yeni binalara baktıkça derin bir hüzne kapılıyorum... Mimarlık çağı bir daha geri gelmemek üzere gitti mi acaba?” saptamalarında işaret ettikleri üzeredir.

 

  1. AYRIM: SÜRDÜRÜLEMEZ KENT(LEŞME)

 

Gerçekten de mimar Cengiz Bektaş’ın, “İnsanların toplu olarak yaşadıkları her yerleşmeye kent denemez,”[3] notunu düştüğü dünyada 2016 verileriyle 29 mega kent bulunuyor ve bu rakam günden güne artıyorken, kullanılabilir alan küçülmeye devam ettikçe, nüfusun, binaların ve altyapıların konsantrasyonu katlanarak artıyor.[4]

Bu ve bağıntılı nedenlerden dünyada ve Türkiye’de kentler insani gelişmede dengeyi yakalayamıyor.[5] Çünkü kapitalist üretim ilişkileri kentleri birer meta hâline getiriyor. Başka bir deyişle, kapitalizm kentleri kullanım değeri yerine, değişim değeri olan birer metadan ibaret kılıyor.

Böylece kentler üretimci, istihdam edici niteliklerini kaybetti. Tüketim ve rant odaklı bir kentleşme egemen oldu. Bunun sonucunda kentsel istihdam azaldı. İşsizlik ve kent yoksulluğu çok büyük boyutlara ulaştı. Kentler güvencesiz yığınların yaşadığı, güvensiz mekânlar hâline geldi. Kentin orta ve üst sınıfları büyük ve güvenli sitelere ve belirli alışveriş merkezlerine sığınırken, kentin yoksulları “kentsel dönüşüm” adı verilen politikalar yoluyla yığınlar hâlinde kentin çeperlerine sürülmeye başlandı.

Kent merkezleri ve kent meydanları başta olmak üzere ortak kentsel mekânlar işlevsizleşti, çöküşe ve yok oluşa terk edildi. Kent yaşamı organik niteliğini yitirdi, parçalı ve birbiriyle ilişkisiz yaşam alanlarının coğrafi toplamını ifade eder oldu. Kentlilik bilinci ve sorumluluğu ciddi darbeler aldı. Yerel yönetimler kamusal yarar kaygısından ziyade rant merkezli hizmet üreten kurumlara dönüştü. Yeşil alanlar ve tarihi mekânlar tahrip edildi. Kentlerin beton yoğunlukları arttı.[6]

Marksist akademisyen David Harvey kentlerdeki çılgın büyümeye dikkat çekerken, evsizlerden daha fazla atıl konut bulunduğunu belirtip, “Büyük ölçekli inşaat yapmak hoşa gidiyor. İş gökdelenleri, AVM’ler ve mega projeler yapılıyor ve bunun üzerinden borçlanılarak finansman sağlanıyor. Bu sayede büyük paralar kazanılıyor,” vurgusuyla ekliyor: “Kentlerde yeni büyük binalar inşa edilerek sermayenin kârlılığını devamlı kılacak yeni bir ortamın oluşturulması sağlanmaya çalışılıyor. Sermaye sürekli hareket etme eğilimindedir, çünkü alım gücü yoksa değer yaratılamaz. Böylece kapitalist toplumlarda kentsel mekân sermaye için yeniden ve yeniden üretilen bir meta hâlini almıştır. Büyük ölçekli inşaat yapmak hoşa gidiyor. İş gökdelenleri, AVM’ler ve mega projeler yapılıyor ve bunun üzerinden borçlanılarak finansman sağlanıyor. Bu sektör üzerinden büyük paralar kazanılıyor.”

Sermayenin kârlılığı için dikilen dev binaların ve üretilen kentsel mekânların sonunda kapitalist kentlerde atıl hâle gelen mekânların çokluğuna da dikkat çeken Harvey, “Marksist kuramın daha birinci sayfasına dönecek olursak, kapitalist düzenin en büyük çelişkilerinden biriyle karşılaşıyoruz: Bir ürünün kullanım değerinin, değişim değerine dönüşmesi. Kentlerde ev ya da yaşam alanlarının artık kullanım değeri değil, değişim değeri var. Bu nedenle yatırım amaçlı alınıp atıl bekletilen mekân sayısı büyük boyutlara ulaşmış durumda. O kadar ki kapitalist kentlerde artık kullanılmayan ev sayısı, evsiz insan sayısından daha fazla,” diyor.

Ayrıca sermayenin diretmesi doğrultusunda kentlerin inanılmaz bir hızla büyüdüğüne dikkat çeken David Harvey, doğru politikalar üretilerek bunun önüne geçilmesi gerektiğinin altını çizip ekliyor:

“70’lerin kentleri ile bugün karşılaştırıldığı zaman tehlike açıkça ortada. Aynı hızla devam edecek bir büyümeyle 50 yıl sonra nasıl bir tabloyla karşı karşıya kalacağımızı düşününce, bugün kapitalist kentleşme hızının önüne geçmemiz gerektiğini net bir şekilde görebiliriz. Bir an önce önlemler alınmalı. Birkaç yıl kullanılmayan evlerin devlet malı hâline gelmesi bile düşünülebilir.”

Kapitalist kentlerde gelir adaletsizliğinin de çarpıcı boyutlara ulaştığını ifade eden David Harvey, “Artık para fiziksel boyutunu yitirdi. Hem miktar hem mekân olarak sınırsız bir hâl almış durumda. Üretmeden para kazanan sermaye sahipleri aynı zamanda kentlerin yapılanması hakkında kararları veriyor. New York’ta yüzde 1’lik bir kesimin yıllık geliri 3.5 milyar dolarken, halkın yüzde 50’si yıllık 30 bin dolar kazanıyor. Ve bu çoğunluk şehirle ilgili kararlara neredeyse hiç dahil olamıyor. Bu şekilde yaşanabilir kentler oluşturmak çok zor,” dedi.[7]

 

I.1) KENT(LEŞME) MESELESİ

 

Kapitalizm, kentsel mekânları sermaye birikiminin gereklilikleri doğrultusunda dönüştürürken, zamanla kentsel mekânlar da sermaye birikiminin nesnel sınırlarını belirler. Kapitalizmin mekân ile kurduğu bu ilişkide, kendi yapısal özelliklerini ve yapısal çelişkilerini de kentsel mekâna taşımaktadır…

Kapitalist kentleșmeye sermaye birikim mantığı ekseninde yaklaşılması, neo-liberal küresel kentlerin yapısal bir özelliğinin, yani devasa bir zenginlik ile hemen yanı başında aşırı bir yoksullaşmanın nasıl eşzamanlı olarak aynı mekânda üretildiğinin açıklanmasına da olanak vermektedir. Böyle bir kavrayış, kent mekânlarını kapitalizmin hem çelişkilerini hem de dinamizmini yansıtan, günümüz neo-liberal küresel kentlerinde gözlemlenen sosyal dışlanma ve buna paralel olarak mekânsal dışlama/ ayrışma pratiklerinin, kentsel şiddettin, kent yoksulluğunun... vb. XXI. yüzyılın kentlerinde gözlemlenen arızi birer durumdan ziyade, bizatihi kapitalizmin yapısal özelliklerinden ve içsel çelişkilerinden kaynaklandığını ve yapısal özellik ve çelişkilerin kent mekânındaki tezahürleri olduğunu göstermektedir…

Kapitalist kentlerin gelişimine ve dönüşümüne ivme kazandıran en önemli unsur, Karl Marx’ın,[8] deyimiyle, kapitalist üretimin ilk ve en yakın amacı ve itici gücü olan sermaye birikimidir. Bu bağlamda sermaye birikimi ile kentleşme arasında organik bir ilişki vardır. David Harvey de,[9] kapitalist toplumlarda kentleşme sürecinin sermaye birikim süreçlerinden bağımsız anlaşılamayacağını vurgulayarak, kentlerin artı-ürünün coğrafî ve toplumsal yoğunlaşmaları sayesinde yükseldiğini ve kentleşmenin de artı-ürünün harekete geçirilmesine dayalı olduğunu belirtmektedir. Kapitalist sermaye birikim mantığı açısından, sermaye birikimi ile kentleşme arasındaki dinamik organik ilişkinin, geniş toplumsal kesimlerin mülksüzleşmesinde yattığı söylenebilir…

Kapitalist sanayileşmenin genişlemesi ile kapitalist kentlerin gelişmesi ve genişlemesi arasında şüphesiz doğrusal bir ilişki bulunmaktadır. Devasa bir sanayileşme ve bu eksende büyüyen iç ve dış ticaret hacimleri ve bununla paralel olarak sürekli sınırları zorlanan piyasa genişletilmesi sürecinde kentler, bir yandan hızlanan sermaye birikimi neticesinde, sermayenin genişleyen yeniden üretimi sürecinde, elde edilen artı değerin yeniden yatırıma dönüştürülecek olan kısmından önemli bir pay alarak, yine kapitalist üretimin üç temel olgusundan biri olduğu belirtilen, dünya pazarının yaratılması/ genişletilmesi ekseninde,[10] önemli alt yapı yatırımlarına sahne olmakta, bu doğrultuda, giderek büyümekte ve genişlemektedir…

Henri Lefebvre’in, “Mekâna yerleşerek ve bir mekân üreterek!”[11] formülünden hareket eden David Harvey’e göre,[12] genel olarak mekânın, özel olarak da kentleşmenin üretimi, kapitalizm koşullarında büyük bir endüstri hâline gelmiştir. Kentleşmenin aşırı birikim krizinin bertaraf edilmesindeki rolü bakımından David Harvey, kentleşmenin sermaye fazlasının emilmesi için uygulanan temel yöntemlerden biri olduğunu ikna edici biçimde gösterir.

Bu bağlamda David Harvey, dünyadaki toplam işgücünün önemli bir bölümünün insan ürünü çevrenin inşası ve bakımında istihdam edildiğini vurgulayarak, bununla bağlantılı olarak büyük miktarda sermayenin de, çoğu zaman uzun vadeli kredi biçiminde kentsel imar sürecinde harekete geçtiğini söylemektedir. Kentlerin, sermayedarlar arasındaki derinleşen rekabetin tetiklediği spekülatif kazançların mekânı olması, kentleşme sürecinin sınıfsal doğasının da ipuçlarını taşır. XIX. yüzyıl ile XXI. yüzyılın kentlerinin içinden geçtiği bu hummalı değişim ve dönüşüm süreci, David Harvey’in tespitini çok daha anlamlı hâle getirmektedir.[13]

 

I.2) “KENT HAKKI” (MÜCADELESİ)

 

Buraya kadar ifade ettiğimiz çerçevede David Harvey “Kent kime aittir?” sorusunu cevaplamak için sabahın altısında Londra Metrosu’na biner. Şehri yeni güne hazırlamak için erkenden yollara düşen insan kalabalığı uykulu gözlerini kayıtsızca çevirir kentsel yaşama. Oysa sabahın altısında Londra Metrosu’na binenler olmasa kent uyanmayacaktır. Fabrikalar, atölyeler, işyerleri, otobüsler, trenler, gemiler vs., bir şehre sesini veren ne varsa, susacaktır. Kent sesini kaybedecektir. Öyleyse kent kimindir?

Londra Metrosu’ndaki kalabalık, Henri Lefebvre’nin ‘Şehir Hakkı’nda[14] şehri teslim ettiği proletaryanın ta kendisi. Lefebvre’nin “kullanım değeri olan bir yapıt” olarak tasavvur ettiği şehri teslim ettiği politik öznedir. Bir yapıt olarak kent tanımı ilk başta kulağa fazlaca elitist gelebilir ya da yapıt ve proletarya kavramlarını bir araya getirmenin zorluğu aşılmaz görünebilir ama Lefebvre kent ve kent hakkı kavramını klasik hümanizmanın sınırları dışına taşıyarak bunun üstesinden geliyor.

Kentin yapıt olması ne anlama gelir peki? “Kentin üretimi ve kent içinde de toplumsal ilişkilerin üretimi söz konusu olsa da, bu bir nesne üretiminden ziyade, insanlar tarafından insanların üretimi ve yeniden-üretimidir. Kentin bir tarihi vardır; o bir tarihin, yani tarihsel koşullar içinde bu eseri gerçekleştiren gayet belirli insan ve grupların yapıtıdır.”

Lefebvre yapıt olarak kent tanımını yaparken tarihsel bir olgudan yola çıkar: “Fazla baskıcı topluluklar yapıt üretiminde çok yaratıcı ve çok zengindirler… Sömürü baskının yerine geçtiğinde, yaratıcı yetenek yok olur.” Burjuvazinin ortaya çıkışıyla birlikte baskının yerini sömürü, yapıtın yerini ise ürün almıştır. Dolayısıyla mübadele değeri ve sanayileşme, kullanım değerini, bir anlamda yapıtı yok etmiştir. Sanayi şehri ele geçirip çekirdeklerini parçalayarak, onu kendi ihtiyaçlarına göre düzenleyerek yapar bunu. Artık işçi sınıfı merkezin dışına itilmiş, “yapıt duygusunu yitirmiştir.” Çalışma ve yaşam alanlarının kentsel çekirdekten soyutlanması proletaryayı kent bilincinden yoksun bırakmıştır ki, Lefebvre’ye göre kentin gündelik hayatını şekillendiren sınıf stratejisinin özü de budur: Yeni egemen sınıfın ayrıcalıklarını tehdit eden kent demokrasisinin doğmasını engellemek. “Nasıl mı? Proletaryayı kent merkezinden ve kentten sürerek, ‘kentliliği’ yok ederek.”

Lefebvre’nin 1960’ların sonunda tarif ettiği süreç bugünün de öngörüsü niteliğinde adeta. Şehri istila eden, bölen, parçalayan, işçi sınıfı ve ayrımcılığa uğrayan öteki kesimler açısından kenti bir imkânlar, karşılaşmalar, birliktelikler, olasılıklar alanı olmaktan çıkarıp sermayenin ihtiyaçlarına ve çıkarlarına göre şekillendiren kapitalizm Lefebvre’nin deyişiyle “İnsanları ya da şeyleri değil, enformasyonu ve bilgiyi bir araya getiriyor.” Kentsel çekirdek, tüketim merkezlerinin ya da turizmin ve nostalji endüstrisinin istilasına uğramış, kitsch bir müze kültürünün mekânı hâline gelmiştir.

Lefebvre’nin üzerinde ısrarla durduğu kentsel sınıf stratejisi, merkezin dışına ittiği (örneğin kentsel dönüşüm maceramız!) proletarya için çalışma hayatı dışında bir hiyerarşi inşa eder: “İşçileri (tek tek ve aileleriyle birlikte) işyerinde hüküm sürenden oldukça farklı bir hiyerarşi içine, mülkiyetlerin ve mülk sahiplerinin, evlerin ve mahallelerin hiyerarşisine dahil etmeyi işe yarar görüyorlardı. Onlara, ücretli üretici olmaktan başka bir işlev, başka bir statü, başka roller atfetmek istiyorlardı. Böylece onlara çalışma hayatından daha iyi bir gündelik hayat sunma iddiasındaydılar. Habitat’la birlikte mülkiyete de erişebileceklerini hayal ediyorlardı.”

Bir araya gelişlerin, farklılıkların karşılaşmasının, hepsinden önemlisi örgütlenmenin mekânı olan işçi mahallelerinin parçalanıp TOKİ konutlarıyla yaratılan habitatta taklit edilen orta sınıf hayatı, kredi kartları, reklamlar, TV kanalları ile yaratılan entegrasyon illüzyonu, kentten kopuk gettolarda oluşturulan kentlilik bilinci söylemiyle ayrımcılığın gizlenmeye çalışılması, ev sahibi olmak için kredilenmenin dayanılmaz cazibesi, getto AVM’lerinde tüketim hazzına ortak olmanın mutluluğu… Her şey ama her şey işçi sınıfını gündelik hayatın mülkiyetle belirlenen hiyerarşisine dahil etmek içindir.

İlginçtir ki şehre yapıt payesini veren Lefebvre bu yapıtı yalnızca işçi sınıfına emanet eder. Kent hakkı sınıfın en yaşamsal haklarından biridir. Sermayenin sınıf stratejisinin yarattığı ayrımcılıklara, yabancılaşmalara da yalnızca işçi sınıfı son verebilir. Sermayenin kente müdahalesi, mekânı örgütleme biçimi, en homojen görünen topluluklarda bile gizli ayrımcılıklar yaratırken alternatif siyaset işçi sınıfı ve onun ittifakları tarafından üretilecektir. Bu anlamda Lefebvre açısından sorun oldukça politik ve sınıfsal bir çerçevede çizilir. Kent hakkında söylenecek sözler, ne kent planlamacılarının, ne yerel yöneticilerin, ne iyi niyetli insanların, ne hümanistlerin ne de müteahhitlerin olacaktır. “Sadece devrimci inisiyatif alabilen gruplar, sınıflar ya da toplumsal sınıf fraksiyonları kentsel sorunlarını çözmeyi üstlenebilir ve çözümlerini tam anlamıyla hayata geçirebilir; bu toplumsal ve politik güçler sayesinde yenilenen kent bir yapıt olur.”

Belli bir sınıfın çıkarının ve ideolojisinin, kentsel rasyonalite ve gerçekçi planlama olarak yutturulmaya, gündelik hayatı dolduran sınıfsal stratejilerin kentin göz alıcı ışıklarıyla boğulmaya çalışıldığı kente sabahın ilk ışıklarıyla Londra Metrosu’na binen yorgun, çaresiz kitleler ne verebilirler, dahası ondan ne umabilirler? Kentteki yapıt duygusuna, yapıtın bilgisine sahip mi bu yoksul kalabalık? İşte Lefebvre’nin teorisine sorulması gereken en can alıcı soru bu. Ve yaklaşık 50 yıl öncesinin iyimserliğiyle cevaplıyor soruyu: “Bu durum, ekonomik devrimin (toplumsal ihtiyaçlara yönelik planlama) ve politik devrimin (devlet aygıtının demokratik denetimi, genelleşmiş özyönetim) yanı sıra, kalıcı bir kültürel devrim gerektirir.”

Kent Hakkı, şehre ve belki de bir trajedi hâlinde yaşadığımız dönüşüme, klasik hümanizmanın, zaman dışı bir kent anlayışının, tembel ve mızmız bir nostaljinin pençesinden kurtulup bakmamızı sağlayan bir kült kitap. Gezi’den Tarlabaşı’na, Sulukule’den Sur’a sınıf savaşlarının içinde olduğumuzu anlatır Lefebvre hepimize.[15]

O hâlde Lefebvre’in tanımlamasından yola çıkarak, kent hakkının reformist bir talepten daha öte bir anlam ifade ettiği açıkça görülmelidir. Kent Hakkı’nı Lefebvre’in öngördüğü biçimde tartışırken örgütlülük ve katılım esaslarının da göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Çünkü Kent Hakkı her şeyden öte çoğul hak taleplerinin ötesinde, kolektif bir haktır.

XXI. yüzyılda Dünya’da farklı coğrafyalarda patlak veren kentsel-toplumsal hareketler -bizdeki Gezi direnişi gibi- kent hakkı tartışmalarından bağımsız düşünülemez. Bugün “Nasıl bir kent istiyoruz?” sorusunun cevabı kolektif mücadele araçlarıyla verilecekse ilk başta bu kentin asıl sahiplerinin, kent mekânını kullananlar olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Bu noktada David Harvey, “Ne tür bir kent istediğimiz sorusu ne tür toplumsal bağlar, doğa ile ilişki, yaşam biçimleri, teknolojiler ve değerleri arzuladığımız sorusundan ayrılamaz,”[16] derken; yüzyıllar öncesinden ekler Friedrich Engels:

“Öyleyse, konut sorununu nasıl çözmeli? Bu sorun, bugünkü toplum içinde, bütün öteki toplumsal sorunlar nasıl çözümlenirse, öyle çözümlenir: Arz ve talep arasında, kerte kerte bir ekonomik denge kurarak. ama, sorunun durmadan yeniden-konulmasına engel olmayan bu çözüm, aslında bir çözüm değildir. Bir toplumsal devrimin bu sorunu ne biçimde çözebileceği sorununa gelince, bu yalnızca o devrimin içinde oluşacağı koşullara değil, ama en önemlilerinden biri kent ile köy arasındaki karşıtlığın ortadan kalkması olan çok daha geniş sorunlara da bağlıdır. Gelecekteki toplumun örgütlenmesi için ütopik sistemler kurmakla uğraşmayacağımıza göre, bu konu üzerinde daha fazla durmamız, yararsız olmaktan da öte bir şey olabilir. Şurası kesindir ki, büyük kentlerde, daha şimdiden, usa uygun bir biçimde kullanılmak koşuluyla, bütün gerçek ‘konut darlığı’nı hemen önlemeye yetecek kadar konut vardır. Tabii bu iş ancak bugünkü mülk sahiplerinin mülksüzleştirilmesiyle, evsiz-barksız, ya da evlerinde balık istifi gibi yaşayan emekçiler tarafından binalarının işgaliyle yapılabilir; ve, proletaryanın siyasal iktidarı elde edeceği andan itibaren kamu yararının gerektirdiği bu önlem, bugün konutlar devlet tarafından ne kadar kolay kamulaştırılıyor ve savaş salmasına [tekalifi harbiye] tabi tutulabiliyorsa, o kadar kolay gerçekleşecektir.”[17]

 

  1. AYRIM: KENTSEL “DÖNÜŞÜM” TÜRKİYE’Sİ!

 

Kent plancısı Zekai Görgülü’nün, “Yasa tanımazlar hükümeti” olarak tanımladığı AKP’nin[18] marifet(ler)ine ilişkin olarak; “İstanbul İstanbul olalı böyle zulüm görmedi. İnsan yaşadığı kentin doğasına neden ihanet edebilir ki? Hiçbir hükümet Cumhuriyetin kuruluşundan beri bu kente bu kadar kötülük etmedi. Belediye başkanı bu kentte siyasi iradenin altında ezilmiş, gözlerini kapatmıştır. En önemli sorun belediye başkanının siyasi irade karşısında kendi kimliğini ortaya koyamamasıdır. Biz bunun sıkıntısını yaşıyoruz,” diyor kentsel tasarım uzmanı yüksek mimar Ersen Gürsel…[19]

Haksız mı? Elbette değil!

“Neden” mi? Gayet basit: ‘Kentsel Dönüşüm ve Akıllı Şehirler Kurultayı’na katılan Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki, “Arkadaş, ranta da bu kadar küfür etmeyin. Rant olmadan hayat olmaz,”[20] diyor da ondan!

Hatırlatmadan geçmeyelim: “Eğer tüm insancıl faaliyetler, çıkarcı bezirgân oyununa dönüşürse...” der José Bové ve ekler: “Kavga toplumun iki kavramı arasında yaşanır. Biri, pazarın kendi kurallarıyla toplumu oluşturmasına, bütün insani faaliyetleri, sağlığı, kültürü, eğitimi vb paranın kanununa tabi tutmasına izin verir, canlının metalaştırılmasını bile savunur. Diğerinde ise toplumu oluşturma gücünü elinde tutan vatandaşlardır, siyasi kurumlardır, yaşam alanıdır ve çevre gibi başka bileşenlerdir.”

Ne yazık ki bugünün kapitalist dünyasında de paranın kanununa tabi yaşıyoruz.

Ve en büyük bedeli doğaya ödetiyoruz. Doğaya ödetilen bedel aslında insanın ondan mahrum kalarak ödediği bedeldir, fark etmiyoruz.

İnsan için konutlar, yollar, köprüler, trenler... Bu çağda kaliteli ve hızlı ulaşım elbette önemli. Ama tüm bunları gereksinim olarak nitelerken, doğayı ihtiyaçtan saymamak hangi mantığa sığıyor, bilinmez.

Yol, köprü, konut yaparken, maden çıkarmak için toprağı feda ederken ulusal kaynakların ülke çıkarlarına uygun değerlendirildiği, bunda üstün kamu yararı olduğu söyleniyor.

Doğayı kemirmek, yok etmek ülke çıkarlarına veya kamu yararına nasıl hizmet ediyor, anlamak mümkün değil.

Zira insana her şeyden çok doğa lazım. Hele de beton mezarlıklara dönen kentlerde yaşayan insanlara…[21]

Ama sürdürülemez kapitalizm ile AKP’sinin buna aldırdığı yok! İşte bunların somut verileri…

 

II.1) KENTSEL DÖNÜŞÜM

 

“TOKİ eliyle yürütülen kentsel rantın yeniden dağıtılması sürecine”[22] dikkat çeken Fevzi Özlüer’in ve Erinç Yeldan’ın, “Neo-liberalizmin kentsel dönüşüm saldırısı”[23] saptamasında betimlenen kentsel dönüşüm, kapitalist kâr için bir yağma ve yıkımdan başka bir şey değildir…

Örneğin kent sosyologu Prof. Ferhat Kentel’in, AKP’nin temsil ettiği yeni kent politikaları ile birlikte, Beyoğlu, Taksim ve İstiklal Caddesi’nin giderek, neo-kapitalizmin kendini yeniden üretme mantığına bağlı olarak tüketim ekonomisinin, mekândan rant elde etmenin her türlü faaliyetine tanık olduğuna dikkat çekmesi bundandır…[24]

Kolay mı?

Beyoğlu, 2005’lerde başlayan kentsel dönüşüm süreciyle birlikte, AVM’lerin ve otellerin yoğunlukta olduğu bir ilçe hâline dönüşmeye başladı. Bu süreçte Beyoğlu’nun tarihi ve kültürü de yok olmayla karşı karşıya geldi. Yılladır kapalı olan AKM, mahkemenin yürütmeyi durdurma kararına karşın Emek Sineması yerine yapılan AVM inşaatının devam etmesi, Tarlabaşı dönüşümü, Taksim Meydanı, Topçu Kışlası ve cami projesi dönüşümün yapı taşlarını oluştururken; Şeker Teyze olarak bilinen Emriye Uysal’ın işlettiği Laterne Kafe’nin zorla boşaltılmasının ardından dönüşüme direnen küçük esnafın borçlar kanunu veya riskli yapı tehdidiyle bölgeden sürülmesi devreye sokuldu![25]

Kürt illerine gelince… Sur ve Cizre gibi yerlerin sömürgecilerin vahşi saldırılarına maruz kalması tesadüf değildir. “Denilebilir ki ‘Tokiizm’ Türk tipi sömürgeciliğin en inceltilmiş, en derinleştirilmiş ve toplumsal doğayı yok etme amacıyla örgütlenmiş en faşist yüzüdür. Yaşamın en küçük hücresinden en büyük parçasına kadar birlikte örüldüğü bu yaşam alanlarından insanların koparılarak TOKİ denen hapishanelere tıkılması, toplumsal yaşamın onarılamaz bir şekilde tahrip edilmesi demektir.”[26]

TMMOB Mimarlar Odası Samsun Şube Başkanı Selami Özçelik’in, “TOKİ’nin, istediği yere istediği biçimde bilimsel ölçütlerin dışında konut yaptığı”nı açıkladığı;[27] AKP iktidarıyla birlikte hayata geçirilen birçok projenin altında imzası bulunan Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ), ilk günden bu yana “rant kapısı” eleştirilerinin hedefi oldu. Şehir merkezine tepeden müdahale eden, “acele kamulaştırma” dahil her türlü uygulamaya başvuran, rantın önünü açan imar planlarıyla gündemden düşmedi.[28]

Bu konuda birkaç veriyi hızla aktarırsak:

  • Mahkeme tarafından iptal edilen Sulukule projesinde evler sahiplerine 26 Haziran 2012’de İstanbul Valisi Avni Mutlu ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in de katıldığı bir törenle dağıtıldı. Demir konuşmasına başlarken kurayı “Aylar öncesinden gazetelere ilan vererek duyurdukları”nı ve bunun mahkeme kararına karşı yapılmış bir hareket olmadığını söyledi.[29]

Bilindiği gibi Sulukule, 2005’te kentsel yenileme alanı ilan edildi. Proje, Romanların evlerinden çıkarılıp kent dışına sürülmesiyle sonuçlandı.[30] Sulukule’de 5 bin 500 Roman yaşıyordu. 337 aile Kayabaşı’na gönderildi ama çoğu tutunamayıp yine mahallenin çevresine yerleşmek zorunda kaldı. Sulukule projesinin hukuksuzluğu Danıştay kararıyla kesinleşti. Fatih Belediyesi tarafından hazırlanan teklifle proje içinde belediyenin olan 26 dairenin belediye memur ve mensuplarına lojman olarak kiralanmasına karar verilmişti. Projeyle yapılan 620 haneden sadece 20’si, semt sakinlerine verildi.[31]

  • İstanbul’un Kadıköy ilçesinde kamyonlar can alıyor, kiracılar sürgün ediliyor, demografi değişiyor. Rant odaklı, kimliksiz, hastalık yayan, ekoloji krizinin kapıda olduğu bir semt inşa ediliyor. Kadıköy’de 21 mahallede süren kentsel dönüşüm, semti yaşanmaz hâle getirdi.[32]
  • Üsküdar’daki 16 mahalle kentsel dönüşüme uğrayacak, 16 mahallede 300 bin kişi dönüşümden etkilendi.[33]
  • Fikirtepe kentsel dönüşüm bölgesinde Barsan Yapı tarafından projelendirilen ve 180 hak sahibinin bulunduğu 13 bin metrekarelik adada, biri hariç tüm evler boşaltıldı ve yıkım işlemi tamamlandı. Müteahhit firma evini tahliye etmeyen aileye dehşet yaşattı. Yıkım ekipleri çatıya kepçeyle vurup evi harabeye çevirdi.[34]
  • Okmeydanı’nda kilometrekarede 50 bin kişi varsa kentsel dönüşüm projesi sonunda bu sayı 100 bin veya 120 bin kişi olacak! 4-5 katlı binadan hak sahibi aileler 15-20 katlı ve içerisinde yüzlerce daire olan bir beton bloğunun neresinde nasıl bir yaşam tesis edecektir? Buna kentsel dönüşüm denir mi?[35]
  • Samsun’da sel felaketinde 6’sı çocuk 9 kişi öldü. 5 kişinin öldüğü Kuzey Yıldızı TOKİ konutlarının dere yatağına yapıldığı ortaya çıkarken eski TOKİ Başkanı olan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, “Yer seçiminde sorun olduğunu düşünmüyorum,” diyerek kendini savundu.[36]

Samsun’da 5 yurttaşın selde yaşamını yitirdiği TOKİ Kuzey Yıldızı konutları ile ilgili dikkat çeken bir iddia gündeme geldi. Eski Afet İşleri Genel Müdür Yardımcısı Ali Zafer Topşir, “Konutların bir heyet tarafından onaylı jeolojik-jeoteknik raporları yok. Varsa göstersinler. İmar planı varsa göstersinler. Hodri meydan. Afet İşleri’ni aradım, Çevre Bakanlığı’nı aradım, her yeri aradım, olmadığını öğrendim,” dedi.[37]

 DEVAMI YARIN

8.06.2018 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR