KAPİTALİST İKTİDARIN EĞİTİM(SİZLİĞ)İ VE COĞRAFYAMIZ

KAPİTALİST İKTİDARIN EĞİTİM(SİZLİĞ)İ VE COĞRAFYAMIZ

“Non vitae,

sed scholae discimus.”[2]

 

Sürdürülemez kapitalizm ve coğrafyamız gerçeklerinden hareketle eğitim ve iktidar sorununa değinmek, hem kolay hem de “zor” bir meseledir.

“Nasıl” mı? Gayet basit!

Eğer, “Tımarhane ve hapishane, iktidarların sopası olmuştur tarihte,” vurgusuyla Michel Foucault’nun, “Hapishanelerin, fabrikalara, okullara, kışlalara, hastanelere ve bütün bunların da hapishanelere benzemesi şaşırtıcı değil mi?” saptamasından haberdarsanız mesele yoktur; ama değilseniz ne iktidarı ne de eğitim(sizliğ)ini kavrayamazsanız…

O hâlde kapitalist eğitim(sizliğ)ini anlamak için öncelikle iktidar meselesinden başlamamız gerekiyor.

 

  1. I) İKTİDAR MESELESİ

 

Andrew Heywood’a göre, “En geniş anlamda iktidar, arzulanan bir sonuca ulaşma gücüdür ve zaman zaman bir şeyi yapmaya muktedir olmaya atıfla kullanılır. Bu anlam birinin kendisini hayatta tutabilmesinden ekonomik büyümeyi teşvik eden bir yönetim gücüne kadar her şeyi kapsar. Ancak, siyasette iktidar, bir ilişki olarak düşünülür; yani başkalarının davranışlarını, onların tercih etmedikleri yönde etkileme gücü olarak. Bu da ‘toplum üzerinde iktidar’ sahibi olmaya atıfla kullanılır. Daha dar anlamda iktidar, güç veya manipülasyona yakın biçimde ve içinde rasyonel iknayı da barındıran ‘etki’nin aksine cezalandırabilme veya mükafatlandırabilme gücü olarak kullanılmaktadır.”[3]

İktidar, muktedir olma durumudur ve iş bölümü var oldukça, her hâlükârda iktidar vardır, var olacaktır.

Yönetmek için gücü elinde bulunduranların yapma gücü, icra yeteneği ve yeterliliği olarak iktidar, Arapça “Kadir” sözcüğüne yani “Gücü yeten olmak” anlamına denk düşer.[4]

Özetle yapabilme becerisine sahip olmak, kudretli olmak; siyasal olarak toplumda gücü elinde bulundurmadır. Bu da rıza ile zora dayanır. İktidar, kontrol ve zorla hayata geçirilir; tartışılmaz bir gerçek olarak ve kolayca anlaşılabilir tarzda uygulanır. (Marksizm-Leninizm, siyasal iktidarı ekonomik iktidarla açıklar. Öteki iktidar biçimlerini bir görüngünün farklı veçheler olarak mütalaa eder.)

Edward Said’in, “Tekdüzeleştirme sürecinin meşruiyet kazanması ve ötekinin görünür görünmez türlü biçimlerde ortadan kaldırılması olarak” tanımladığı iktidar, hâkim olma yetisidir.

Yani başkalarının davranışlarını etkileyebilme, kontrol edebilme ve kendi istek ve arzularına göre yönlendirebilme gücüdür. İktidarın iki öğesi bulunur: Bunlardan birisi güç ve zorlama, ikincisi ise benimse(t)mektir. İktidar araçlarıysa, i) Kuvvet kullanma, zor; ii) Ekonomik imkânlar; iii) Ödüllendirme, propaganda; iv) Meşruiyet tesisiyken; her iktidar bir gasptır.

İktidar ya da iktidar ilişkisi, “emretme ve itaate” dayanırken; üretim ve deneyime dayalı insan özneleri arasındaki ilişki olarak tanımlanır ve iktidar sahibinin, ilk refleksi onu korumaktır.

Max Weber’in tanımıyla, “İktidar, başkalarının neler yapacağını, olabildiğince doğru biçimde, önceden görebilme yeteneğinden başka bir şey değildir”.

Hannah Arendt’e göre, “İktidar (power), uyum içinde eylem kabiliyetine tekabül eder. İktidar tek bir kişiye değil gruba aittir ve grup bir arada olduğu sürece var olabilir. Bir kişi için ‘iktidarda’ derken aslında onun ait olduğu grup-topluluk adına eyleme kudretine sahip olduğundan bahsederiz. Grup ortadan kalktığında kişinin iktidarı da sona erer.”[5]

Ve aynı konuda, “İktidar, alınması düşünülen sonuçların ürünü olarak tanımlanabilir,”[6] der Bertrand Russell da…

Özetle yönetme gücünü elinde bulunduran kişi ya da kurumun, karar verebilme ve bunu uygulayabilme yeteneği olarak da kavranması mümkün olan iktidar her yerdedir; Lev Nikolayeviç Tolstoy’un, “İktidar, kitlelerin bir araya toplanan, yoğunlaşan iradelerinin açıklanan ya da açıklanmayan sessiz bir kabul edişle, seçilen idarecilerin üzerinde toplanmasıdır,” saptamasındaki üzere…

Ve nihayet “iktidar”; -“Bir Özgürlük Pratiği Olarak Kendilik Kaygısı Etiği”nde altını çizdiği bütünsellikte[7]- Michel Foucault’ya göre, bir eylem kümesinin başka bir eylem kümesi üzerindeki eylemleridir. İktidar alıp kullanılan elle tutulan somut bir şey değildir. Bir ilişkiler ağıdır. Tek bir iktidar yoktur. İktidarlar vardır. Özgürlük ile karşılıklı vazgeçilemez bir ilişkileri vardır. Özgürlük iktidarın ön koşuludur.

Ayrıca yine Michel Foucault’nun ifadesiyle, “Tek işlevi bastırmak olsaydı, iktidar kırılgan bir şey olur”ken; güç ile karıştırılmaması gereken şeydir. İktidar ve güç terimleri eşdeğer olarak kullanılsa da birbirinden farklı anlamları vardır. Güç bir ilişkiyi anlatır.

Güç, nesneler üzerinde etki edenken; E. M. Cioran’ın, “İktidarı arzulamak, insanlığın uğradığı en büyük lanettir,” notunu düştüğü iktidar;[8] gücü elinde bulundurma yetkisi olduğu kadar, bir sınıfın diğer tüm toplumsal sınıfları yönetme becerisidir de.

Tam da bunun için bir öznenin başka bir özneye kendi iradesini sanki onun iradesiymiş gibi (ya da iradeye rağmen somut sonuçlar alabilecek şekilde) kabul ettirme sanatına iktidar denir.

Bunlarla bağıntılı olarak “iktidar”, insanlar üstünde icra edilen bir güç olmaktan çok, insanların zaten yapabilecekleri şeyleri yapabilme kudretlerine sahip olmadıklarını sandıkları anda ortaya çıkar... Kendi sorunumu çözebiliyorsam, onu çözebilecek birilerine ihtiyaç duymam![9]

İnsanlığın en büyük sorunu “iktidar”dır.[10] İnsan güce taptığı oranda iktidar hevesi pekişir, yine aynı oranda güçlü olana biat eder. İktidarın mutlaklaşmasının ölçüsü, iktidar olanın da ona tabi olanın da güce tapınma ölçüsüdür. Hiçbir durumda iktidarın dayattığı güç baskısı tek taraflı değildir, iktidarın üstten dayattığı, ona tabi olanların alttan desteklemesi olmadan fazla anlam taşımaz, süreklilik kazanamaz. Çünkü iktidar hiçbir zaman sadece dayatma değil, aynı zamanda “tanınma”dır. George Orwell’ın, “Halkı yönetme gücünü elinde bulunduran kişi ya da kişilerdir. Güç tatlıdır. Bu tadı alanlar elinden asla bırakmak istemezler. İktidara sahip olanlar bu gücü kaybetmemek için her şeyi yaparlar. İktidarın tadını alanların önemli bir kısmı, bu konumu kaybetmemek için deri değiştiren yılanlar gibi her gün başka kimliklere bürünürler,” saptamasındaki üzere…

İnsan güce sadece güç olduğu için biat etmeye veya biat ettirme meyline kapılırsa, gücün kölesi hâline gelir. İktidarda olan da gücün kölesi olur, ona tabi olanlar da! İktidarda olan her şeyini gücü elinde bulundurmaya bağladığı oranda, gücünü yitirdiği anda, her şeyini yitirme kaygısı ile kendi gücünün kölesi olur. İktidarda olmayan, zaten bu dayatmanın nesnesine dönüşür. İktidarın dayatmasına itiraz etmekte gösterilen her türden çekince ve çekingenlik iktidarın mutlaklaşma sürecini biraz daha öteye taşımaktan, itirazın imkânlarını daha da daraltmaktan başka işe yaramaz.[11]

“İktidar ve hatırlama arasındaki ittifakın bir de ileriye dönük (prospektif) yanı vardır. Hükümdarlar sadece geçmişi değil aynı zamanda geleceği gasp ederler, hatırlanmak isterler, kendilerini unutturmayacak işler yaparlar, bu eylemlerinin anlatılması, müziksel olarak işlenmesi, anıtlarda sonsuzlaşması ya da en azından arşivlenmesi için çaba gösterirler. İktidar ‘kendisine geriye yönelik meşruluk ve ileriye yönelik ebedilik kazandırır’…”[12]

Nihayet iktidar sizi nerenizden yaralarsa, orası kimliğiniz olurken; insanın iktidara karşı savaşımı, belleğin unutuşa karşı savaşımıdır ve Michel Foucault’ya göre de, iktidarın olduğu yerde direnişde olmak zorundadır.

 

  1. II) “NE”Yİ, “NİÇİN”İ, “NASIL”IYLA EĞİTİM

 

Eğitime gelince; o da Devletin İdeolojik Aygıtları’ndan (DİA) olup, boyun eğdiren, biçimlendiren bir iktidardır; hem de bilginin gerekliliğini, düşünmeyi, sorgulamayı, yetenekleri geliştirmeyi, ezberlemeyi, okulu, öğrenmeyi, öğreteni, öğreneni yukarıdan aşağıya zihinlerden gündelik hayatımıza dek şekillendiren türden…

Eğitim, kurumlarıyla devletin/ iktidarın sosyal fabrikalarıdır; düzene, sisteme karşı çıkmayacak, sorgulamayacak, düşünmeyecek, ezberci, tek tip bireyler yetiştirilir okullarda. Devletin elindeki en büyük silah eğitimdir. Bu yüzden sadece kendisine bağlı kurumlardan alınan eğitimi meşru kabul eder. Eğer aldığın eğitim devlet eliyle verilmemişse, resmi olarak hiçbir geçerliliği yoktur.

Eğitilen beyin, eğitim müfredatını verene hizmet eder, elbette istisnai durumlar ortaya çıkar, çünkü hiç bir uygulama homojen şekilde başarılı olamamıştır, olamaz da, çünkü bireyin özgünlüğü ve içinde bulunduğu kültürel yapısı bu farklılığı ortaya çıkarır. Eğitim toplum için birey yetiştirmez, aksine devletin gerçek sahibi sermaye sahipleri için birey yetiştirir ve onların ihtiyacı yönünde projeler üretir.

Gerçekten de, iktidar ile sosyal bilimler ilişkisinin, enerji ile fizik ilişkisi gibi olduğunu belirten Bertrand Russel’ın[13] işaret ettiği üzere, enerji fizik için neyse, iktidar da sosyal bilimler için oydu. Çünkü iktidar kamusal alanın düzenlenmesinden toplumsal yaşamı belirleyen tüm ilişkilere kadar belirleyici ve yön verici bir kavramdı.

Bu bağlamda eğitim meselesi de bir iktidar veya sınıf egemenliği meselesidir. Yönetenlerin toplum tasarımı nasıl bir eğitim sorusunun yanıtını verir. Başka açıdan bir ülkenin eğitim programına bakılarak nasıl bir toplum tasarlandığı anlaşılabilir.

DİA kavramının altını çizen Louis Althusser de, eğitimi bir DİA kurumu olarak sınıflandırılmıştı[14] ve haksız da değildi.

Tarihteki bütün sınıflı toplumlarda eğitim, egemen sınıfın ideolojisinin yeniden üretiminin ve topluma yayılmasının, kabul ettirilmesinin bir aracı olarak işlev gördü. Egemen sınıflar, hegemonik konumlarını koruyabilmek ve bireyleri üretim ilişkilerine uygun olarak yetiştirmek için eğitimi kendi çıkarları doğrultusunda kullandılar. Bu bağlamda eğitim, egemen sınıfların ideolojik araçlarından biriydi her zaman.

Eğitimin başlıca amacı, egemen sınıfların çıkarlarına göre şekillendirilen, toplumu mevcut sistemin devam etmesi gerektiğine ikna etmek, yeni kuşakları sistemin kendini yeniden üretebilmesi için gerekli formasyona sahip hâle getirmekti. Egemen sınıfın kalıpları dışına çıkan eğitim anlayışları, tarihin her döneminde şiddetle reddedilmiş, yasaklanmış ve engellenmişti.

Çünkü sistemlerin var olma süreçlerinin en iyi kurgulandığı alan eğitimdi. Eğitimin yapısal kurgusu var olan sistemin beklentilerini net olarak ortaya koyarken; okullardaki müfredat programları bu yapının birer yazılı belgesi şeklinde her şeyi açıklıyordu. Kaldı ki, eğitimin oturtulduğu zeminin tasviri zaten amacın ne olduğunun bir tarifiydi.

 

II.1) “OKUL” FASLI

 

Ve nasıl olursa olsun, sınıflı sömürücü yapılarda eğitim iktidara köle yetiştirirken; iktidarlar değişse de, sömürü sistemi için kölelik daima baki kalmaktaydı.

“Nasıl” mı? Hangi iktidar gelirse gelsin, okullarda kendi rejimini dayatacaktır. Önceden “Kemalist” şimdi “Dindar” deniliyor, ne fark eder. Okul tıpkı bir fabrika gibi iktidarın belirlediği, farklı görünen tek düşünceye sahip, kapitalizme uyumlu kişiler yetiştiriyor. İktidar olan her anlayış insanları yine mezun oldukları okullardan köle olarak çıkaracaktır. İktidarlar ve anlayışları değişse de insanların kapitalizme uyumlu bireyler hâline getirildikleri eğitim değişmeyecektir.

Mark Twain’in, “Okul hayatımın eğitimime karışmasına izin vermedim,” notunu düştüğü konuda Walther Borgius, 1930’da şöyle yazmıştı: “Okul rafine bir iktidar aracıdır. Çocuktan başlayarak bütün devlet uyruklarını itaate alıştırmak, devletin ne kadar gerekli olduğunu etinde ve kemiğinde hissettirmek, her özgürlük fikrini daha filizlenmeden bastırmak, düşünceleri çitlerle çevrili güzergâhlara yönlendirmek ve onları rahatça yönetilebilir, minnettar tebaa olarak terbiye etmek üzere kurulmuştur.”

Gerçekten de günümüzde okullarda verilen eğitimin amacı, vatandaşı kapitalist devletin istediği şekliyle sorgulamayan, korkan, sadece kendi çıkarını düşünen, günü kurtarmaya çalışan aşırı faydacı birey hâline getirmektir. Böyle bireylerden oluşan toplum kolayca yönetilebilir. Yani korku sayesinde kitlesel gücü kullanması engellenir.

Stanley Kubrick’in de, “Bence okullarda yapılan en büyük yanlış, çocukları korkuyla motive ederek bir şey öğretmeye çalışmaktır. Not alma korkusu, sınıfta kalma korkusu gibi. Bir konuya ilgi duyarak öğrenmek ile korku ile bir şeyi öğrenmek arasında nükleer bir patlama ile bir kıvılcım kadar fark vardır,” uyarısını dillendirdiği okul gerçeğine ilişkin olarak anımsatmadan geçmeyelim:

Tüm dünyada okula giden her üç öğrenciden biri zorbalığa maruz kalıyor. Okul yönetimi kimi zaman şiddete uygun tepkiyi vermiyor. Bu da okulun güvensiz, tehlikeli bir yer hâline gelmesine yol açıyor. Örneğin ABD’de korkudan okula gitmeyenler çoğalıyor.[15]

Bir korku odağı olarak kapitalist eğitim, onları manipüle ederek, insanları bir ev, bir araba almaları ve ev kurmaları için bir ömür geçirmeye ve bu süreçte etliye sütlüye karışmamaya hazırlıyor.

Ayrıca okul politik, toplumsal ve ekonomik güce sahip olanları (kodamanları) korurken; tanıdığımız ilk uzman öğretmendir. Mutlak bilgiye sahiptir. Eleştirilemez! Hatası yüzüne vurulamaz. Bu formasyonla şekillendirilen birey kendisine söylenene değil söyleyenin titrine bakmaya koşullandırılmıştır.

Egemen sınıf, aynı değerlere sahip, homojen ve kolay yönetilebilir bir toplum yaratabilmek için eğitimin başarıyla verilebilmesinin ne kadar gerekli olduğunun farkındadır. Ulus-devletlerde okulların parasız, zorunlu ve uzun süreli olması da bu yüzdendir.[16]

Okul ideolojik bir kurumdur ve devletin ideolojik bir aygıtı olarak; yönetici sınıfın egemenliğini korur; bireylere egemen sınıfa boyun eğmelerini sağlayacak bilgi, beceri, tutum ve davranışları aktararak; toplumsal düzene saygı duymalarını ve devlete itaat etmelerini öğretir. Eğitim aracılığı ile devlet, bireyleri standartlaştırmak ve düzen içinde disipline ederek aynı hizaya sokmak istemektedir.[17] Bunu gerçekleştirebilmek için okulun, terbiye etme işlemcisi olan pedagojik bir makineye dönüşmelidir.

Okullardaki çeşitli uygulamalar, bireyleri; egemen gücün disiplinsel iktidarına özgün biçimlendirme sürecinin nesnesi hâline getirmelidir.[18] Böylece bireylerin düzene uygun yetiştirilmesi mümkün olabilir ve egemen sınıf nesneleşen bireyler üzerinde toplumsal kontrolü, onların razı olmalarını da temin ederek kurabilirler.

Okul, sisteme uygun insan tipini yetiştirerek; bireylerde otoriteryen egemenliğin ve tabi olmanın temellerini kurar. Okullardaki ezberci, tekrarcı ve nakilci bir eğitimin amacı da budur; bireylerin etkin özneler olma ihtimalini körelterek uysal bir tebaaya dönüştürebilmek… Çünkü sorgulamayı, eleştirmeyi, özgürce düşünmeyi ve düşüncelerini ifade etmeyi öğrenemeyen birey zaman içinde pasifleşir. Pasifleştirilen bireylerin oluşturduğu bir toplumu yönetmek ise daha kolaydır. Bu sebeple, eğitim konusu tartışılırken toplumsal ve siyasal yapı, siyasal iktidar ve egemen ideoloji gibi konuların ele alınıp; bu öğeler arasındaki ilişkiler de açıklanmalıdır.

Monolitik bir ulusun inşa edilmesi için, tek tip yurttaşlar yetiştirme isteği, ulus-devletlerde bireylerin öznelliği üzerinde pedagojik bir iktidar kurma çabasına dönüşür. Eğitim sisteminin her kademesinde; toplumsal düzendeki egemenlik biçiminin devamını temin etmek için resmi ideolojinin aktarımı tüm etkinliklerde sürekli öne çıkarılır. Bu ideolojinin yayılması için ders kitaplarından, özel gün ve haftalardaki, resmi bayramlardaki kutlamalara ve törenlere kadar her alanda yoğun ve sürekli bir aktarım söz konusudur.

Devlet eğitim ile bireyi kendi çıkarları doğrultusunda sosyalleştirirken; diğer taraftan da onda içselleştirilmiş bir sosyal denetim mekanizması kurmayı amaçlamaktadır. Okullarda düzene uygun kafaların yetiştirilebilmesi sayesinde, bireyler hâllerine razı olabileceklerdir. Böylece egemen sınıf kendi çıkarlarını koruyabileceği gibi düzenin devamını sağlayabilecek “kölelik toplumu”nu[19] yeniden ve yeniden üretebilir. Bu durum eğitimi ve okulları eleştiriye ve sorgulamaya açık hâle getirmektedir.

Bu kapsamda okullar; Platon’un, “Geometri bilmeyen kapımdan içeri adımını atmasın”; Firdevsi’nin, “Bilgili olan, güçlü olur”; Zygmunt Bauman’ı, “Bilginin, deyim yerindeyse, görme ya da işitmeden çok koklamaya özgü bir niteliği vardır; kokular da, bilgi gibi, yok edilemez; yalnızca daha güçlü kokularla bastırılarak ‘duyulmaması’ sağlanır,” diye betimledikleri işlevi yerine getirmekten uzaktır.

İşte bunun içindir ki Mine Söğüt’ün, “Okuldaki bilgiler gerçek hayatımızda neye yarar?”[20] sorusunu dillendirdiği koordinatlarda verili durum, Carl Edward Sagan’ın, “Bilim ve teknolojiye zarif bir şekilde bağlı olan; ancak bilim ve teknoloji hakkında neredeyse hiçbir şey bilmeyenlerden oluşan bir toplumda yaşıyoruz,” diye tarif ettiği üzeredir.

 

II.2) EĞİTİM(SİZLİK) Mİ?

 

Tekrarlamak pahasına sıralayalım:

Dönüştürücü bir işlev içeren kapitalist eğitim, -genellikle- beyin yıkamak için kullanılır. Uzun vadede istenilen insan profilini oluşturabilmek için süper bir yöntemdir.[21]

Egemen eğitim felsefesi, insanı özgürleştirici değil, zihnen iğdiş edici, ehlîleştiricidir.

Prof. Dr. Veysel Bozkurt’un, “Eğitim, bilgi ve becerilerin kuşaktan kuşağa aktarılması ve bireyde istendik davranışların yaratılmasıdır”…

Bertrand Russell’ın, “People are not born stupid, they are born ignorant. Education makes them stupid”…[22]

Oscar Wilde’ın, “Eğitim takdire şayan bir şey. Fakat unutulmamalıdır ki, bilmeye değer hiçbir şey öğretilemez”…

Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Eğitim göre göre bizler birer hiç olmuşuz”…

Albert Einstein’ın, “İnsanın okulda öğrendiklerinin hepsini unuttuğunda arta kalandır,” notunu düştükleri kasıtlı kültürlen(diril)medir eğitim!

Kolay mı? Kapitalist modern zamanlarda insanı eğitmekten çok eğip bükendir; ya da Friedrich Nietzsche’ye göre, “Kamu yararı adına bireylerin yok edilmesi”dir.

Kapitalist egemen tedrisat, bir ahmaklaştırma operasyonudur; soru sordurmaz, yanıt vermez, sadece empoze eder. Bu bağlamda okullar, kapitalizmin kitlesel kontrol araçlarıdır… Özgür düşünceye ket vurulmasıdır… Ezber, itaat ve sorgulatmamaktır… İnsanları kalıplara sokmaktır… Beyin yıkamakta yöntemdir… Devlete itaat etmek ve kapitalizme köle üretmek için vardır…

Bu kapsamda sınıflı sömürücü devlet eğitimin tüm aşamalarında ideolojik ilkelerini dayatır; insanlara, bu “tek ideolojik” sınırları içinde yaşatılması öğretir/ dayatır; “statüko”yu hükümranlık objesi olarak kabullendirir.

Kapitalist eğitimi geliştirip, reforme ederek iyileştiremezsiniz. Çünkü gelişmiş eğitimle ancak daha itaatkâr, daha kalifiyeli işçiler, memurlar ya da patronlar yetiştirebilirsiniz. Kısaca onlar da kapitalizme bir şekilde entegre olurlar. Eğitim, ister eşit, ister bilimsel, ister parasız, ister anadilde, ister dayaksız, serbest kıyafetli ya da akıllı tahtalı olsun, ister özel derslerle verilsin ister sınavlı, ister sınavsız, dershanesiz olsun eğitim içeriği bakımından içinde otoriteyi, hiyerarşiyi, militarizmi, düşünce kontrolünü, tek tipleştirmeyi barındırmasıyla asla iyileştirilemez. Her değişen iktidarla yeniden düzenlenmiş, düşünce mantığını müfredatlara yerleştirmiş ve okulla düşüncelerini empoze ettiği insanları oluşturmuştur. Eğitim ne kadar reforme edilip, geliştirilse geliştirilsin, her daim köle imal edecektir. Çünkü kapitalist eğitim sistemi, burjuva ideolojisinin bir parçası ve aracıdır.

Kapitalist toplumda da eğitimin anlamı, sınıflı sömürücü öncellerinden farklı değildir. Ancak kendisinden önceki toplumlara göre çok daha karmaşık bir işleve ve işleyişe sahiptir. Kapitalizm için eğitim, bir yandan burjuva sınıfın toplum üzerindeki egemenliğini sürdürebilmesinin bir aracı ve eğitim kurumları da burjuva ideolojisinin üretildiği ve yayıldığı yerlerdir. Öte yandansa okullar, sermayenin hizmetine sunulmak üzere nitelikli işgücünün yetiştirildiği, kapitalistler sınıfı için meta üretiminin yapıldığı kurumlardır. Bu durum kapitalizmin ortaya çıkışından bu yana böyledir ve bu niteliği gittikçe artmaktadır.

Bu kapsamda dini kurumlar, eğitim sistemi, hukuk sistemi, medya gibi tüm araçlar ideolojik aygıtın birer parçasıdırlar. Burjuvazi bu araçları son derece etkin bir şekilde kullanarak ve her gün bu araçlara yenilerini ekleyerek, hatta kimi zaman kendisine karşı olan araçları bile tersyüz edip içini boşalttıktan sonra topluma iade ederek ideolojik bombardımanını sürdürür.

Tam da bulardan ötürü “Çocuklarınızın eğitilmesini istemiyorlar. Çok fazla düşünmenizi istemiyorlar” vurgusuyla şöyle der Jordan Maxwell: “Bu yüzden ülkemiz ve tüm dünya gün geçtikçe eğlenceyle, medyayla, televizyon programlarıyla, lunaparklarla, uyuşturucuyla, alkolle ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hâle geldi, insanların zihnini meşgul tutmak için. Yani çok fazla düşünmeniz, önemli insanların işine gelmiyor.

Uyanmanız ve anlamanız gerek ki, hayatınızı yönlendiren insanlar var ve siz bunun farkında bile değilsiniz. Perdenin arkasındaki adamların istediği en son şey, bilinçlenmiş ve düşünme yetisine sahip bir toplum. Bu yüzden sürekli olarak düzmece bir yaşam, din, medya ve eğitim yoluyla bizlere sunuluyor. İlginizi dağıtmak ve sizi her şeyden habersiz bırakmak istiyorlar. Ve gerçekten de bu işi iyi yapıyorlar.”

Evet kapitalist toplumda dünyaya gelen herkes, doğduğu andan itibaren bu ideolojik bombardımana maruz kalır. Önce aile içinde, sonra okulda ve ardından üniversitede verilen eğitim tek bir amaca yöneliktir; bireyi kapitalist toplumla uyumlu bir hâle getirmek ve bu şekilde tutmak. Okul evresi bittiğinde ideolojik eğitim başka araçlarla devam eder. Bu kapsamda burjuva medyanın ulaştığı güç korkutucu boyutlardadır. Medyanın yanı sıra din, kültür, ahlâk gibi araçlarla süre giden ideolojik eğitim kişiyi ölünceye kadar bırakmaz.

Burjuva devletin toplumun tamamını genel ve zorunlu bir eğitime tabi tutması kuşkusuz kendisinden önceki toplumlarla karşılaştırıldığında muazzam bir ilerlemedir. Fakat bu noktada burjuva eğitimin amacı, toplumu oluşturan bireyleri, kendisinin ve yaşadığı dünyanın bilincinde olan ve edindiği bilgiyi toplumun yararına kullanan özgür insanlara dönüştürmek değil, bu bilgiyi burjuva sınıfın çıkarları doğrultusunda kullanan ve bunu da fazla soru sormadan itaatkâr bir şekilde yerine getiren ücretli kölelere dönüştürmektir.

Toplumun geneline uygulanan eğitim sistemi ile sadece küçük bir azınlığın, burjuva çocuklarının aldığı eğitim arasında, her alanda olduğu gibi derin bir uçurum vardır. Egemen sınıfın çocuklarının okuduğu okullar ile toplumun geri kalanının eğitim gördüğü okullar arasındaki fark, kapitalist toplumun sahip olduğu eşitsizlikle doğru orantılı olarak her geçen gün daha da artmaktadır.

Burjuva devletin bütün ideolojik argümanları eğitim sisteminin içeriğine de yansımıştır. Ders kitaplarında öğrencilere verilen sosyal bilgiler baştan aşağı gerici ve idealist bir içerikle doludur. Öğrencilerden bunları anlaması değil ezberlemesi istenir. Araştıran ve sorgulayan, doğru bulmadığını eleştiren, doğru bildiğini sonuna kadar savunan bir kafa yapısı burjuva eğitim anlayışıyla asla bağdaşmaz. Onun istediği kendisinin doğru dediğine doğru diyecek, yanlış dediğine yanlış diyecek, kısacası egemen ideolojiyi tartışmasız kabul etmeye yatkın, pasifleşmiş ve edilgen hâle gelmiş beyinlerdir.

 

III) SORU(N)LARI TÜRK(İYE) EĞİTİM(SİZLİĞ)İ

 

Buraya kadar değindiğimiz üzere egemen eğitim; sınıfsal, toplumsal cinsiyet, etnik ve diğer ayrıcalıkları barındıran adaletsiz, eşitsiz kapitalist sistemi yeniden üretir.

2004 verilerine göre kişi başına ortalama eğitim süresi 4.1 yıl olduğu Türkiye’deki ekonomik, sosyal tüm eşitsizlikler, gelir dağılımının son derece bozuk olması ve toplumsal adaletsizliğin çok yaygın olmasından ötürü soru(n)lar alabildiğine yaygın ve derindir.

Bu konuda verilerin kesin diline müracaat edersek; ‘Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) eğitim endeksine göre Türkiye 38 ülke arasında ancak 35’inci sırada.[23]

OECD raporuna göre Türkiye, “eğitimde refah” sıralamasında 10 üzerinden 0 puanla Meksika’yla birlikte son sırada yer aldı.[24]

‘BM Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) çocukların refah koşullarına yönelik hazırladığı raporda, Türkiye, “eğitim kalitesi” kategorisinde sonuncu sırada yer aldı.[25]

‘UNESCO Küresel Eğitim İzleme Raporu’na göre, Türkiye’de öğretmenlere duyulan güven 10 üzerinden 6.5 iken, eğitim sistemine duyulan güvenin 4.5 olduğu vurgulanıyor. Türkiye’de engelli öğrencilerin yüzde 70’i okuldan erken ayrılıyor. Bu 25 Avrupa ülkesi içindeki en yüksek orandır.[26]

Türkiye’de öğretmenlere duyulan güven, eğitim sistemine duyulan güvenin üzerindeyken; öğretmenlere duyulan güven 10 üzerinden yaklaşık 6.5 iken eğitim sistemine duyulan güven yaklaşık 4.5’dir.[27]

Eğitim ve üniversite hayatımızda evet öğrenci, hoca, okul sayıları büyüyor fakat kalite gittikçe düşüyor.

WEF raporuna göre, ortaöğretimin kalitesi konusunda Türkiye uluslararası sıralamada 2008 yılında 91’inci sıradaydı. 2016-2017 raporunda 105’inci sıraya düştü![28]

PISA, uluslararası eğitim düzeyi değerlendirme sistemi. 2015 yılında ise her üç alanda da ciddi gerileme var. 70 ülke arasında sıralama yıllara göre şöyle: AKP’nin 14 yıllık iktidarında her üç alanda da ciddi gerileme yaşanıyor. Her üç alanda da 35. sıradan 50. sıraya gerileyen bir durum var.[29]

Açıklanan PISA sınavlarının sonuçlarına göre Türkiye bütün dallarda OECD ortalamasının epey gerisinde. 72 ülkeden 15 yaş civarında 540 bin öğrencinin katıldığı sınavlarda Türkiye matematikte 420 puanla 49’uncu sırada yer aldı… Fen bilimlerinde ise 425 puanla 52’nci oldu… Okuduğunu “anlama”da 428 puanla ancak 50’nci oldu…[30]

Yani OECD bünyesindeki PISA testinin 2015 sonuçları Türkiye için pek de iç açıcı değil; OECD’de sondan ikinci sırada… 2015 sonuçlarına göre, öğrencilerin ortalama puanları 2012’ye göre çok düştü: Bilimde 38, okumada 47, matematikte ise 28 puan... 2015’te bilim ve matematikte 2006 seviyesine, okumada ise 2006 puanının da altına düşmüş durumda…[31]

Özetle PISA sınav sonuçları birçok sorunun göstergesiyken;[32] OECD’nin, üye ülkelerdeki cinsiyet eşitsizliği üzerine yayımladığı bir raporda, Türkiye’yle ilgili birçok olumsuz saptamalar yer aldı. Rapora göre; genç kadınlar eğitime ulaşmada geçmişe göre daha iyi bir durumda ama üniversitede Fen, Matematik ve Bilgisayar bölümlerini seçmiyor. Kadınların erkeklerden ortalama olarak yüzde 15 daha az kazandığı vurgulanan raporda, OECD ülkelerinde kız çocuklarının ve genç kızların eğitim olanaklarına erişim açısından erkekleri yakaladığı, ancak çalışma hayatında hâlâ erkeklerin gerisinde olduğu anahtar bulgulardan biri oldu.

Ortaöğretimde erkek ve kız çocukları arasındaki farklılıkları PISA[33] testlerine dayanarak inceleyen raporda, Türkiye eğitimde cinsiyet eşitsizliğinin en çok görüldüğü OECD ülkesi oldu. Türkiye, raporun üye ülkelerde çalışma yaşamındaki cinsiyet eşitsizliğini inceleyen bölümünde de sonunculuğu kimseye kaptırmadı. OECD dışındaki ülkelerin de göz önüne alındığı sıralamalarda ise Türkiye ancak feodal gelenekler nedeniyle kimi bölgelerde kızların okula yollanmadığı Çin’i geçebildi. Raporun kadınların yasama organlarındaki temsiliyetini ele alan sıralamasında ise Türkiye ancak Macaristan ve Japonya’yı geçerek sondan üçüncü olabildi.[34]

OECD verilerine göre, “Türkiye’nin eğitim seviyesi çok düşük (25-34 yaşındakilerin yarısı lise bitirmemiş)… Kadınların eğitime katılımı çok düşük (OECD’de kadın-erkek beceri farkının en yüksek olduğu ülke).”[35]

Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) yatırımlara ayırdığı pay, 15 yılda yüzde 50’ye yakın oranda düştü. Özel okul enflasyonuna yol açan bu politika, yoksul çocukları tarikat yurtlarına itti. 2002’de devlet bütçesinden MEB’e yatırım yapması için verilen ödenek payı yüzde 22.34 iken, 2018’de bu oran yüzde 11.24’e düşürülüyor.[36]

‘Eğitim İzleme Raporu’na (2015-2016) göre, kapatılan dershanelerin yerine kurulan temel liselerle eğitimde özel okulların payında 2015 yılına göre 2016’da yüzde 2 oranında artış yaşandı.[37]

Bunlarla birlikte MEB 2016-2017 eğitim öğretim yılsonu örgün eğitim istatistiklerine göre, 935 bin 832’si kız, bir milyon 38 bin 42’si erkek olmak üzere toplam bir milyon 973 bin 874 çocuk eğitim dışında kalırken; ilkokul okullaşma oranı son 10 yılın en düşük seviyesine indi. Verilere göre ilkokul çağındaki çocukların net okullaşma oranı yüzde 91.18’e düştü. Geçen yıl toplamda ilkokulda 4 milyon 972 bin 430 öğrenci öğrenim görürken, 482 bin 188 çocuk ise okullaşamadı. Okullaşamayan çocuklardan 249 bin 698’i erkek, 232 bin 490’ı ise kız çocuklardan oluştu.[38]

Türkiye’nin eğitim karnesi, hem akademik başarı hem de çocuğun iyi olma hâli bakımından zayıfken; ‘Eğitim İzleme Raporu 2016- 2017’ başlıklı rapora göre, Türkiye’de 538 öğrenciye 1 psikolojik danışman ve rehber düşüyor. Çocuk işçiliği ve çocuk evliliği bazı çocukların eğitim kurumlarına erişimini engelliyor. Türkiye’de 6-18 yaş arasında ekonomik faaliyette bulunan 900 bin çocuk bulunuyor; bu çocukların yüzde 44’ü mevsimlik tarım işinde çalışıyor. Bu çocukların neredeyse yarısının okula erişimi bulunmuyor; kayıtlı mevsimlik tarım işçisi çocukların birçoğu da okula düzenli devam edemiyor.[39]

MEB istatistiklerine yansıyan rakamlar Türk öğrencilerin okula devam rakamlarının OECD ülkeleri ortalamasının bir hayli gerisinde olduğunu ortaya koyarken; “okulu asma” olarak tabir edilen derse mazeretsiz gelmeme oranlarında Türkiye yüzde 17.2, OECD ortalaması ise yüzde 5 oldu.[40]

 

III.1) AKP PATENTLİ DEVLET VE EĞİTİM(İ)

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Fiziki sorunları çözmeyi başardık ama zihinleri aynı düzeyde güçlendiremedik. Okullarımızdaki eğitimin içeriğinin kalitesinden, daha da önemlisi mantalitesinden memnun değilim,” dediği[41] Türk(iye) eğitim(sizlik)i AKP iktidarı döneminde, “yapboz tahtası”na dönüştü.

15 yıl boyunca Erkan Mumcu, Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu, Ömer Dinçer, Nabi Avcı ve son olarak da İsmet Yılmaz Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı eğitim sistemi adeta yamalı bohçaya döndü.

 

AKP DÖNEMİNDE EĞİTİMDEKİ DEĞİŞİKLİKLER[42]

2003

Üniversitelere girişte kat sayı uygulamasındaki fark artırıldı...

2004

Müfredatta AKP dönemindeki ilk değişiklik yapıldı...

2005

Lise eğitimi 3 yıldan 4 yıla çıkarıldı...

2005

Liseye girişte LGS yerine OKS sınavı getirildi...

2007

OKS yerine SBS getirildi...

2009

Üniversiteye girişte ÖSS yerine YGS ve LYS getirildi...

2009

Üniversiteye girişte kat sayı uygulamasına son verildi...

2010

Liseye girişte tek sınavlı aşamaya dönüldü...

2012

5+3 temel eğitim, 4+4+4’e dönüştürüldü...

2014

Liselere girişte TEOG uygulaması başladı...

2017

Müfredat değiştirildi...

 

Bu elbette boşuna değildi. Çünkü her rejim tahayyül ettiği devlet, toplum ve birey ilişkini yaratmak için önce eğitim sistemine yönelir ve rejim değişikliğinin temeli eğitim yoluyla atılırdı. AKP tam da bu gerekçe ile “Yeni Türkiye” ve “Yeni Rejim” için toplum yapısına yöneldi. Eğitim politikasının merkezine mezhepçi bir rejimin kurumsallaşmasına sosyolojik zemin yarattı. Eğitim yoluyla emre itaat kulluk ilişkisine dayalı toplum…

Tek adama dayalı mezhepçi ve otoriter rejim inşasının temeli, tümüyle olmasa da bir ölçüde eğitim yoluyla atılmıştır. Geçmişten günümüze eğitimin dinselleştirilmesine katkı sunanlar bugünkü tablonun sorumlularıdır.[43]

AKP Milli Eğitim Bakanlığı da bu yolda İslâmcılığı referans alıp, eğitimin sistematik şekilde dinselleştirmiş ve kurumsallaştırmıştır.

Çocukların bu dünyada geleceklerini belirleme haklarını ellerinden alıp, öte dünyaya feda ettiren bir eğitim sistemini egemen kılmışlardır. AKP bunda ısrarlıdır. Bu eğitim anlayışı aynı zamandan hedeflenen mezhepçi rejimin inşasına zemin hazırlamaktır. Bu nedenle de hukukun, insan, çocuk ve eğitim haklarının evrensel değer ve ilkelerini ayaklar altına almaktadır.

Niteliksiz, mezhepçi, tekçi, paralı ve bilimsel olmayan dinselleştirilmiş eğitim ile çocuklarımızın geleceğinin gaspı kurumsallaştırılmıştır.

Bu süreç tamamlanırken, kamucu, laik, sosyal olan tahrip edilmektedir. Örneğin tüm kamu hizmetlerinde olduğu gibi, bir yandan kamu eğitimi yandaş İslâmcı piyasaya teslim ediliyor, diğer yandan din adamlarına ve din eğitimlerine zemin hazırlanıyor. Hem yeni rejimin kurucu ideolojisine, hem de yandaş İslâmcı sermayenin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde, eğitimde tahrip edici dönüşümler yaşanıyor.

Yani AKP eliyle 14 yıldır eğitim sistemi, kurumsal ve ideolojik olarak yeniden yapılandırılmış ve dinselleştirilmiştir.

AKP iktidarı, OHAL ve KHK’ler ile eğitim sisteminde, kadro değişimini de hedefleyerek, 30 bin 470 öğretmen meslekten çıkardı. MEB’deki kadrolu öğretmen açığının 150 bin civarında olduğu ifade ediliyor. Eğitim sendikalarının ifadesiyle “1 milyon 511 bin 200 öğrenci öğretmensiz” kalmış.

Çıkarılan eğitimcilerin yerine, kendi yandaşlarını atayacak mekanizmalar kurmuşlardır. Örneğin, yeni öğretmen atamaları ise, yazılı sınavdan daha çok sözlü sınav ile yapılarak, yandaşlık atamasına dönüştürülmüştür.

Eğitimciler İslâmcı kesimlerden, tarikatlardan, cemaatlerden takviye edilirken, okul kitapları bilimsel ve dünyevi olmaktan daha çok ideolojik ve uhrevi hâle getirilmiştir.

AKP, sadece bugünün değil, geleceğin toplum yapısını kuşatmak için, çocuk ve genç yaşa yönelmek için eğitim politikasının merkezine laiklik ve bilimsellik karşıtlığı olan, gerici ve dinci eğitimi koymuştur.

Bir yandan eğitimi piyasa merkezli tüccar anlayışa göre yönetirlerken, özellikle de yandaş cemaat ve tarikatlara ait vakıflara ve özel okullara doğrudan destek ve teşvik adımları atılmıştır. Merkezi hükümetin ideolojik koruması altındaki vakıflara arsa, okul ve benzeri teşvikler AKP’li yerel yönetimler tarafından hızlandırılmıştır.

Eğitim, bugün aklı ve kamuculuğu değil, vahiyleri referans alarak, İslâmcı vakıflara terk edilmektedir. Böylece laik, bilimsel ve kamucu eğitim alanı yok edilmektedir. İslâmcı sermaye ve vakıflara terk edilmiş eğitim alanı giderek daralmaya yüz tutmuştur.

Siyasal İslâmcıların kendi iç çatışmaları ve eğimde alan yaratma savaşlarının sonucu, AKP dershaneleri özel okullara dönüştürüyor. Bununla da kalmıyor, kamu okullarından esirgediği kaynakları, yandaş İslâmcı vakıflara ait özel okullara aktarıyor.

Kamu kaynakları hem eğitimin ticarileştirilmesi, hem de eğitim dinselleştirilmesine hizmet ediyor.

MEB’in 2015-2016 öğretim yılı verilerine göre, 1.149 imam hatip lisesi ve 1.961 İmam Hatip ortaokulunda toplam 1 milyon 201.500 öğrenci varmış. Şimdi bu sayı daha da artacak. Çünkü kapatılan okullar imam hatipleşiyor.

15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası kapatılan 1060 okulun yüzde 80’inin, hiç de ihtiyaç duyulmayan ve talep olmayan imam hatip okuluna dönüştürülmesi başka nasıl açıklanabilir? Neden ihtiyaç duyulan Fen, Sosyal Bilimle, Güzel sanatlar okullarına dönüştürülmedi?

 

AKP’NİN 15 YILLIK EĞİTİM KARNESİ’NDEN VERİLER[44]

FETÖ 2009-2011’DE ARTTI

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana 6 bakan değişti. 2002’de ilk bakan göreve geldiğinde, 1300 bakanlık yöneticisi bir gecede görevden alındı. AKP iktidarının özellikle 2009 ve 2011 yılları arasında milli eğitimde FETÖ’nün etkisinin oldukça artmış olduğu dikkat çekiyor.

  1. BAKANLA BİRLİKTE

4+4+4 eğitim modeline geçildi.

  1. BAKAN DÖNEMİ

Dershaneler kanunu çıkarıldı. 420 MEB merkez ve 40 bin taşra yöneticisi görevden alındı.

TAŞERON EĞİTİM

İsmet Yılmaz döneminde de Türkiye Maarif Vakfı kuruldu. Sözleşmeli öğretmenlik uygulaması getirildi, taşeronluk eğitim sistemine de girmiş oldu. Çok sayıda vakıf ve derneklerle protokoller imzalandı. Ortaokul düzeyinde özel yurt açılması için yasal düzenleme yapıldı.

OKULLAŞMA GERİLEDİ

İktidarın son dönemlerinde okullaşma oranı, okul öncesi eğitimde yüzde 9, ilkokulda yüzde 7.6 ve ortaokulda yüzde 3 geriledi. 2017 yılı itibarıyla okullaşamayan öğrenci sayısı, okul öncesinde yaklaşık 922 bin, ilkokulda 482 bin ve ortaokulda ise ne yazık ki 249 bin olarak gerçekleşti.

ÇOCUKLAR VAKIFLARA TESLİM

AKP iktidarında 13 bin 800 köy okulu kapatıldı. Yatılı ilköğretim bölge okullarının sayısı azaltıldı. Yoksul ailelerin çocukları vakıf ve derneklerin   eline teslim edildi.

ENSAR EĞİTİME GİRDİ

MEB 2017’nin temmuz ayında yaptığı protokollerle İlim Yayma Cemiyeti, Ensar Vakfı ve Birlik Vakfı’nın eğitim alanına girmesine neden oldu. Protokollerle vakıfların istedikleri gibi eğitim alanlarında faaliyet yapabilmesinin önü açıldı.

 

Şunları da aktaralım:

  • AKP’nin eğitimi dinselleştirme politikası kapsamında sürdürdüğü “aralıksız din eğitimi” büyük çoğunluğu 2017 yılında açılan 77 bin kursla devam ediyor. İlk dönemi sona eren yaz Kur’an kurslarına 2.5 milyon çocuğun katıldığı belirtildi. İkinci dönemde ise hedef 3 milyon çocuk…[45]
  • AKP, talep olmamasına rağmen sayısı giderek artırılan, mezunlarına devlet kadrolarında iş vaadi olmak üzere birçok teşvike rağmen cazibe kazandırılamayan imam hatipler için makyaja gidiyor. Fiziki durumu uygun olan imam hatip okullarının bahçelerine cami yaptırılacak. İçinde özel Kur’an okuma odaları da bulunacak okullar, gece gündüz açık olacak…[46]
  • AKP Hükümeti, başarısızlıkları sınavlarla tescillenen imam hatiplilere proje okulların kapısını sınavsız açıyor…[47]
  • AKP hükümetinin 15 yıllık iktidarında liselere geçiş sistemi 6. kez değişecek. Sınavsız geçişi içeren sistemle ilgili sendikalardan imam hatip ve torpil uyarısı dile getiriliyor…[48]
  • Bursa Orhangazi’de AKP’li belediyenin yaptırdığı Zafer Ortaokulu’nun yönetimi, velilere çocuklarının cuma namazına götürülmesi için izin vermeleri yönünde bir belge gönderdi. Tüm velilere gönderilen belgede “Çocuğumu cuma namazına göndermek istemiyorum” diye bir seçeneğin yer almaması dikkat çekti…[49]

Toparlarsak; üniversitelerde yaşananlar, atılan, konuşması yasaklanan, tartaklanan hocalar, postallar altında çiğnenen cüppeler, yerlerde sürüklenen öğrenciler bir yanda; öte yandaysa, “Dindar ve kindar bir nesil” hedefiyle AKP amaçladığı yolda ileri adımlar attı…

-İmam hatip ortaokulları 2012-2013’te 1.099 iken, 2017’de 1.961...

-İmam hatip liseleri 2002-2003’te 450 iken 2017’de 1.149…

-15 yıl içinde imam hatipli öğrenci sayısında artış, 20 katın üstünde!

-Zorunlu din derslerine eklenen seçmeli din dersleri muhafazakâr bölgelerde zorunluya dönüştü. Uzmanlar, “Dünyada 12 yıllık zorunlu eğitimde 33 din dersi bulunan başka ülke yok” diyor. İran’da bile bizimkinden daha az din dersi var.

-Kız çocukların okullaşması azaldı. Liseyi bitirmeden ayrılma oranı yüzde 35.

-Tüm müfredat çağdaş normlardan uzaklaşıp dincileşti. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi, din dersi bilgileriyle çeliştiği için iktidar zihniyetine uyduruldu.

-Eğitim kadrolarında bilgi, liyakat dışlanıp yandaşlık ve siyasal tercihler etkili oldu.[50]

- “Proje okulları”yla neredeyse tümü Anadolu ve fen liselerinden olmak üzere binlerce öğretmen rotasyon listelerine alındı... Köklü başarılı okullardan deneyimli öğretmenler uzaklaştırıldı.

-15 Temmuz sonrasında FETÖ’cü diye tutuklanan “hoca”ların yazdığı, yanlış bilgiler içeren kitaplar yıllarca öğrencilere okutuldu.

-Müfredatta 2005, 2009, 2012, 2016’da ha bire “pardon” denilip değişiklikler yapıldı...

-Sonuçta: Matematik bilmeyen, kendi dilini konuşup yazamayan, soyut düşünemeyen bir kuşak yetişti...[51]

Özetin özeti “AKP bir yandan eğitimi dinselleştirirken diğer yandan da kendi yandaş sermaye kesimine proje sağlayan, eleman temin eden bir uygulamayı hayata geçirmek istemektedir.”[52]

AKP patentli devletin, eğitim ile ilişkisine gelince; bilmeyen yok: Kendi besledikleri iktidar ortaklarıyla birlikte... Kritik noktalarda konuşlanmalarına destek oldukları veya göz yumdukları FETÖ mensuplarının... Giriştikleri 15 Temmuz kalkışmasını bahane eden iktidar... ilan ettiği OHAL çerçevesinde... yayınladığı KHK’lerle... bütün bürokraside ve üniversitelerde geniş çaplı tasfiyelere devam ediyor…[53] Mahkeme kararlarına dayanmayan ve adalet mekanizması tarafından da denetlenmeyen bu tasfiyeler, sadece idari kararlarla yapılıyor.[54]

Fırsatı ganimet bilenler, açıkladıkları MEB zorunlu Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin taslağıyla da niyet ve eğilimlerini net biçimde ortaya koyuyorlar! Dini devlet arzusunu ve ümmet esaslı bir toplum modelini hedefleyen taslak müfredatta cihat, tıpkı namaz gibi, oruç gibi bir ibadet olarak görülmektedir. Böylece namaz kılsan da, oruç tutsan da aynı zamanda cihat etmiyorsan ibadetlerini tamamlamış olmayacaksın gibi bir anlayışa zemin oluşturuluyor.

Hızla kimi verileri bir kez daha sıralarsak…

  • MEB eğitimi dinselleştirme çalışmaları anaokuluna kadar indi. MEB’in eğitim alanında dini vakıflarla gerçekleştirdiği protokollerin ardından İl Milli Eğitim Müdürlükleri, yeni eğitim öğretim döneminde Türkiye’nin dört bir yanında müftülükler ile protokol imzalamaya hız verdi.

Eğitimi din görevlilerine teslim eden protokoller kapsamında, anasınıfından başlayarak anne ve babalarının adlarını bile hafızlarına almakta zorlanan çocuklar dini eğitim ile karşı karşıya kalacak. Zorunlu din dersi 4. sınıfta başlasa da MEB, il müftülüklerle protokol imzalayarak bu derslerin seviyesini 4 yaşına indiriyor.

Okulöncesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı kreş sayısı artıyor. Okulöncesi eğitim alan tüm çocuklar arasında bu kurumlara devam eden öğrencilerin oranı geçen yıl yüzde 1.7 iken, 2016-17’de yüzde 3.6’ya yükseldi...[55]

  • MEB yürüttüğü, “Evin Okula Yakınlaşma Projesi”nin Nisan 2015 itibariyle 141 imam hatip okuluna ulaştı…[56]
  • Bursa’nın Nilüfer ilçesindeki Cavit Çağlar Ortaokulu’nda 2016 Haziran’ında Konyevi tarikatından Seyda Muhammed Konyevi’ye ait “Ramazan Risalesi ve Üç Aylar” kitabı dağıtıldı. Kitapta, “Herhangi bir hayvan veya ölü ile cinsel ilişkide bulunarak, ya da istimna ile menisi akan kimsenin orucu bozulur, yalnız kaza gerekir” gibi skandal ifadeler yer aldı. Konuyla ilgili soruşturma başlatıldı, ancak okul müdürü Nurettin Köksal’ın Nilüfer ilçesinde Yolçatı Şehit Coşkun Çalı Orta Okulu’na okul müdürü olarak atandığı ortaya çıktı…[57]
  • İki bakanlık arasında imzalanan protokolle izleme odaları oluşturulacak, şifreler emniyetle paylaşılacak… OHAL döneminde artırılan güvenlik önlemlerinin ardından, Milli Eğitim Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı arasında imzalanan işbirliği protokolü ile okullardaki güvenlik tedbirleri artırılarak yenilendi. Lise, ortaokul ve ilkokullar artık İçişleri Bakanlığı tarafından risk değerlendirmesi kapsamında üç farklı grupta derecelendirilecek, okullarda kamera sistemi ile izleme odaları oluşturulacak ve kameralar polis tarafından uzaktan takip edilecek. Bu protokol dışında, İçişleri Bakanlığı yayınladığı genelge ile okul binaları, yurt ve öğrenci pansiyonlarının dört cepheden resimleri ile krokilerini il milli eğitim müdürlüklerinden isterken, Milli Eğitim Bakanlığı da okullardaki güvenlik tedbirlerine ilişkin denetimlerini artıracak…[58]
  • Yeni öğretim döneminde Ensar Vakfı okullarda daha etkin olacak. MEB’in yenilediği protokole göre Ensar, ülke genelinde ortaokul ve liselerde kültürel, sportif kurslar açabilecek. Ensar,      “kamuya yararlı” bir vakıf. Bundan beş yıl önce vergi muafiyeti kazanmış. Ona “kamuya yararlı” vakıf statüsü kazandıran Bakanlar Kurulu kararının altında, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın imzaları var. Vakfın, ekonomik aktörlerle bağlarının güçlenmesi de zaten bu statüden sonra yoğunlaşıyor. Kamuya yararlı vakıf olmanın iki önemli avantajı mevcut: İzin almadan yardım toplayabiliyor. Damga vergisi, KDV istisnası, veraset ve intikal vergisi, mülkiyetindeki gayrimenkullerin emlak vergisi gibi muafiyetleri var…[59]
  • Adalet Bakanlığı, zorunlu din dersinden muaf olmak isteyen öğrencinin velisinin Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuruda tartışma yaratacak bir savunma yaptı. Bakanlık, AİHM’in zorunlu din dersi uygulaması nedeniyle Türkiye aleyhine verdiği kararlara rağmen zorunlu din dersini, AİHM’in İsviçre’ye karşı açılan “yüzme dersinden muafiyet” kararına dayanarak savundu…[60]
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), daha çok Alevî yurttaşların başvurusu üzerine Türkiye’deki din dersinin bu hâliyle zorunlu okutulamayacağına dair kararlar almış, Türkiye’yi gerek müfredatı gerekse muafiyet koşullarını değiştirmeye çağırmıştı, ancak hükümet oralı olmamıştı. Hükümet son olarak ise müfredatta makyaj niteliğinde değişiklikler yapacağını açıklamıştı. Ancak Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, toplantıda kararı tanımadıklarını bir kez daha ortaya koyarak “Zorunlu din eğitiminin devam etmesi uygundur,” dedi…[61]
  • MEB’in, milyonlarca çocuğun eğitimini, okuyacakları kitapları ve derslerin işlenişini belirleyecek müfredat taslaklarına göre, 7. sınıftan itibaren çocuklara cihat kavramı anlatılacak. Yeni müfredatta cihat, birçok dersin “değerler” başlığı altında sayıldı…[62]
  • Cihad, zorunlu din dersi kapsamında da öğrencilere anlatılacak. Cihad, “İslâm dininde temel ibadetler” ünitesinde okutulacak...[63]
  • Evrimin yer almadığı, cihadın eklendiği müfredatı savunan İsmet Yılmaz, “Cihat bizim dinimizde bir unsur. 15 Temmuz büyük cihadın bir parçasıdır” dedi ve evrim için de “Düşünsel felsefi altyapı yok” savunması yaptı…[64]
  • Ayrıca yine İsmet Yılmaz, yeni müfredatta cihat kavramının bulunmasını savunarak şunları dedi: “Arapça’da ‘güç ve gayret sarf etmek, bir işi başarmak için elinden gelen bütün imkânları kullanmak’ mânasındaki ‘cihad’ kavramı günümüzde, bağlamından koparılarak ve farklı anlamlar yüklenerek tanımlanmakta, salt savaş ile özdeş hâle getirilmekte, böylece gençlerimizin zihnini bulandırma ve kavram kargaşası oluşturma yoluna gidilmektedir. Oysa ki anlam genişliği dikkate alındığında ‘savaş’, cihad kavramının anlamlarından yalnızca biridir. Savaş anlamında kullanıldığında ise cihad kavramı, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları gibi vatan savunması söz konusu olduğu zamanlarda motive edici bir işlev gördüğü göz ardı edilmemelidir. Öğretim programlarında cihad ve benzeri kavramlar anlam genişlikleri ve derinlikleri göz önünde bulundurularak verilmesi hedeflenmiş, böylece kavramı kötüye kullanma hevesinde olan yapıların (IŞİD, FETÖ, vb...) beyhude çalışmalarının boşa çıkarılması amaçlanmıştır”…[65]
  • Temel Yeterlilik Testi (TYT)’nin 8 Kasım 2017 gecesi saat 22.00’de tarihi de içeriği de değişti. YÖK (Yüksek Öğretim Kurulu), daha önce açıklanan TYT’nin içeriği ve tarihinin değiştiğini açıkladı. 120 soruya 135 dakika verildi. Fen Bilimleri testi ile Felsefe ve Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi testleri yeniden sınavın içine alındı…[66]
  • Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Eğitim Sen üyesi yaklaşık 1000 öğretmen okulların açılmasına günler kalan sürgün edildi. Sürgün edilen eğitimcilerden Rıdvan Polat, “Buradaki çocukları dinci, faşist ve gerici bir sistemle eğitmek istiyorlar,” dedi…[67]
  • Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2023 yılını hedef alan “Öğretmen Strateji Belgesi”ne göre, öğretmenler dört yılda bir sınava tabi tutulacak…[68]
  • Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara dağıtımını durdurduğu 57 kitabın düzeltme ve yeni baskılarının maliyetinin 43 milyon 741 bin TL olduğu ortaya çıktı. MEB verilerine göre; 15 Temmuz darbe girişiminin ardından okul kütüphanelerinden FETÖ bağlantılı yayınevlerine ait 216 bin 223 kitap tespit edildi. Bu kitapların kayıtlardan düşülmesi için çalışmalara başlandı. Söz konusu on binlerce kitap, kayıtlardan düşürüldükten sonra okul kütüphanelerinden tamamen kalkacak. 12 Eylül döneminde 39 ton kitabın imha edildiğini belirten Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer, bu kitapların imhasının 70 tona yakın olacağını kaydetti…[69]

 

III.2) HÂL VE GİDİŞ YA DA DURUM

 

Söz konusu veriler ışığında Türk(iye) eğitim(sizliğ)inin hâl ve gidişine ya da durumuna gelince[70] yine somuttan hareket ederek sıralayalım!

  • Türkiye’nin beşte biri İmam Hatiplere mahkûm…[71]
  • İmam hatip lisesi açılması için gerekli olan 50 bin nüfus şartını, yayımladığı yönetmelikle 5 bine kadar düşüren ve Türkiye’nin 5’te birini bu okullara mecbur eden MEB, ilgili yönetmelikte 15 Eylül 2017’de yaptığı değişiklikle nüfus şartını tamamen kaldırdı. Bu değişiklikle bir bölgede imam hatip lisesi ihtiyacı olup olmadığına ilişkin kararı valiliklere bırakıldı. Yani bakanlığın istediği bölgeye imam hatip lisesi açabilmesi için valilikten teklif gelmesi yeterli olacak…[72]
  • Kartal’ın en başarılı okullarından biri olan Mahmut Kemal İnal Ortaokulu’nun imam hatip olmasına karar verildi…[73]
  • MEB’in din öğretimine ayırdığı bütçe yüzde 68 artırıldı. İmam hatip liselerine harcanacak bütçe, MEB’in toplam yatırım bütçesine denkken; 2018 bütçesinde de aslan payı imam hatiplere gitti…[74]
  • YÖK, imam hatip liselerinin “dezavantajlı” duruma geldiği eleştirilerinin ardından yeni Yükseköğretim Kurumları Sınavı’nı 3. kez değiştirdi…[75]
  • Hükümetin bütün çabalarına karşın imam hatip okullarına giden öğrenci sayısı, iki yılda yüzde 9.34 azaldı…[76]
  • Liselere yerleştirmede uygulanacak yeni sistemde sınavla girilecek 600 “nitelikli” okulun en az yarısının imam hatip liseleri olması öngörülüyor. Yüzde 10’luk dilimde yer alan en başarılı 120 bin öğrencinin en az yarısının -diğer okullarda kontenjan kalmayacağı için- imam hatip liselerine mecbur bırakılma riski bulunuyor…[77]
  • Antalya Kepez İlçe Milli Eğitim Müdürü Hüdai Vural, ilçedeki tüm imam hatip ortaokullarına gönderdiği talimat yazısında, “2017-2018 eğitim öğretim yılında mevcut ortaokullarımızdaki 5’inci sınıf öğrenci sayılarınızın en az yüzde 35’ini İmam Hatip Ortaokullarımıza kazandırmak için gerekli özenin ve hassasiyetin gösterilmesi hususunda gereğinin yapılmasını rica ederim” ifadelerine yer verdi…[78]
  • Eğitim Bakanlığı’nın açıkladığı ve tartışmaya açtığı yeni müfredat içeriğine göre, “Ortaöğretim Türk Kültür ve Medeniyet Tarihi” dersinde bilim eğitim başlığı altında öğretilecekler şöyle sayılıyor: Tekke, Zaviye, Sahnıseman, Darülmuallimat, Darülfünun, Enderun...[79]
  • MEB yeni müfredatında sekülerizm ve pozitivizm satanizmle birlikte “inanç problemi” olarak gösteriliyor…[80]
  • Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, tartışmalı projelerine göre, “4- 6 yaş grubu çocukların velilerine de değerler eğitimi verilmesi”, “din hizmetleri alanında radyo tiyatrolarının hazırlanması”, “Kur’an kurslarına devam eden öğrenci sayısının 200 binden 305 bine çıkarılması”, “üniversite kampuslarına yaz Kur’an kursu açılması” hedefleniyor. Vaaz ve hutbelerde, terör olaylarının “dini ve ahlâki eksiklikler” neticesinde ortaya çıktığı vurgulanacak. Birlik ve beraberliği tehdit eden unsurlar belirlenecek, sorunların çözümü için konferans ve sempozyum düzenlenecek. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2017 yılı performans programına koyduğu hedefler arasında “İslâmın toplumun tüm kesimleri tarafından doğru öğrenilmesine ve anlaşılmasına katkı sağlamak” amacıyla, yurtiçinde toplamda 15 bin 500 konferans, panel, sempozyum, seminer, çalıştay ve eğitim programı düzenlenmesi de öngörülüyor. Personel ve ailesine evlilik ve aile ile ilgili eğitimler de verilecek…[81]

 

EĞİTİM-İŞ’İN 2016-2017 ÖĞRETİM YILI DEĞERLENDİRME RAPORU[82]

OKULLULAŞMA DÜŞÜŞTE

İlkokul ve ortaokulda okullaşma oranlarında belirgin bir düşüş yaşandı. 2013-2014 öğretim yılında okullaşma oranı ilkokullarda yüzde 99.57 iken, bu yıl bu oran yüzde 98.13’e düştü. 2013-2014 öğretim yılında yüzde 99.61 olarak gerçekleşen kız çocuklarının okullaşma oranı ise geçen yıl yüzde 98.90’a bu yıl ise yüzde 98.19’a geriledi.

BİR DERSLİĞE 25 ÖĞRENCİ

Derslik başına düşen öğrenci sayısı geçen yıllara göre az da olsa düşmekle birlikte, özellikle göç alan illerde hâlâ ortalamanın üstünde bulunuyor. Resmi okullara bakıldığında, ilkokullarda derslik başına düşen öğrenci sayısı ortalama 21, ortaokullarda 25, liselerde ise 22 olarak görülse de birkaç öğrencili köy okulları, göç veren birçok şehirde boşalan sınıflardaki az öğrenci s

9.12.2017 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR