İSYANCI ŞEYH BEDREDDİN GERÇEĞİ

İSYANCI ŞEYH BEDREDDİN GERÇEĞİ

“Şiire, aşka, ölüme inanıyorum, dedi.

İşte bu yüzden ölümsüzlüğe inanıyorum.

Bir dize yazıyorum.

Dünyayı yazıyorum; ben varım; dünya var.”[2]

 

Ortaklaşmacı bir isyanın önderi, panteist materyalizmin ilk temsilcilerindendi O…

Ahirete, kıyamete (dolayısıyla da ölümden sonra yaşama) inanmazdı, yeryüzündeki her şeyin tanrıdan bir parça olduğunu söyleyerek Hallac- ı Mansur’un “Ene’l hak” duruşunu anımsatmıştı…

Sun Tzu’nun, “Önder örnekle liderlik eder, güçle değil,” saptamasını doğrulayan yaşadıklarıyla…

Annesi Rum, eşi Habeş (eski bir köle), gelini Ermeni olan XV. yüzyıl mutasavvıfı, hukuk âlimi ve isyancısıydı. Sakız adası rahipleri, torlaklar, kalenderiler ve ege köylüleri hep beraber peşinden gitti.

Kolay mı? “Ay ve güneş herkesin lambasıdır, hava herkesin havasıdır, su herkesin suyudur. Ekmek neden herkesin ekmeği değildir?” diye sormaya cüret etmişti…

“Hep bir ağızdan türkü söyleyip/ hep beraber sulardan çekmek ağı,/ demiri oya gibi işleyip hep beraber,/ hep beraber sürebilmek toprağı,/ ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,/ yârin yanağından gayrı her şeyde/ her yerde/ hep beraber!”[3] diye haykırdığı yolda “Yarin yanağından gayri her şeyde, her yerde, hep beraber diyebilmek için”, cellatların önünde boyun eğmeden canını vermişti…

“Kanı helaldir, ama malı haramdır,” fetvasıyla 18 Aralık 1416 tarihinde Serez Çarşısı’nda asılan Şeyh Bedreddin’in -hemen hemen tüm kaynaklar-, üryan (çırılçıplak) olarak, idam edildiği kaydedilir (ki, bu son derece zalimane bir infazdır. Ancak, Osmanlı’ya da yakışır. Nitekim XV. yüzyılın ikinci yarısında, XVI., XVII. ve XVIII. yüzyıllarda bundan daha cânice infazlar yapılmaya devam etmiştir[4]).

Geceydi... Yağmur çiseliyordu... Hünkâr’ın iradesi ve İranlı Molla Said’in fetvasıyla Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin’i ağaca asılmıştı…

Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin’in çırılçıplak ölüsü, kepenkleri inik, yüzleri elleriyle kapanmış analar gibi dilsiz Edirne esnaf çarşısında, yapraksız bir ağacın dalından sallanıyordu.

Köşeden üç adam belirdi. Birisinin yedeğinde kır bir at vardı. Eğersiz bir at... Şeyh Bedreddin’in asıldığı ağacın altına geldiler... Soldaki pabuçlarını çıkardı ve Sakızlı bir gemicinin ustalığıyla ağaca tırmandı. Aşağıda kalanlar kollarını açıp beklediler. Ağaca çıkan adam, Onun uzun aksakalı altından ince boynuna bir yılan çevikliğiyle sarılmış olan ıslak, sabunlu ipin düğümünü kesmeye başladı. Bıçağın ucu birdenbire ipten kaydı ve ölünün uzamış boynuna saplandı. Kan çıktı. İpi kesmekte olan adam sapsarı oldu. Sonra eğildi, yarayı öptü, doğruldu, bıçağı aşağı attı ve yarısından çoğu kesilen düğümü elleriyle açarak uyuyan oğlunu anasının kollarına bırakan bir baba sevgisiyle Şeyh Bedreddin’in ölüsünü aşağıda bekleyenlerin kucaklarına teslim etti. Onlar, ölüyü çıplak atın üstüne koydular. Ağaca çıkan aşağı indi ve bu üç kişiden en genci, çıplak ölüyü taşıyan atı yedeğinde çekerek, çiseleyen yağmurla ıslanmış gecenin içinde kayboldu...[5]

Yığınlara mal olmuş gerçek isyan şimdi başlıyordu…

Çünkü birileri Onu ardından, “Şeyh Bedreddin’in ölüsü, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek. Bunu bilirim işte... Biz, Onun kuluyuz, ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan, fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Şeyh Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir, diyoruz,” diye haykırıyordu.

Evet O, darağacına giderken, kendi sonunun insanlık için bambaşka ve yeni bir yolun başlangıcı olduğunu biliyordu. Bunun için de takipçilerine “Hakikât bizimle!” diyordu.

Ve Şeyh Bedreddin’in son sözü de, sanki bütün insanlığa bir çağrıydı: “Beni kara toprakta değil, hakikâti anlamış insanların yüreklerinde arayın!”

Hakikâti arayan insanlar var oldukça Şeyh Bedreddin de yaşamaya devam edecekti, etti de…

Aradan geçen altı yüzyılı aşkın zaman hakikât arayışını bitirmedi, aksine çok daha büyük bir ihtiyaç hâline geldi…

Attila İlhan’ın, “Varsa devran içinde devran/ bu devranın devranıyız biz/ o canlar ki cananından taşra düşmüştür/ cananıyız biz

gönül mahzun/ ay karanlık/ yıldızlar gözden nihan olsa da/ arşı ferşi ışıktan titretecek/ bir aydınlık imkânıyız biz

ince bir yağmura gerçi asılmıştır/ Serez’in Esnaf Çarşısı’nda/ uzadıkça uzar gölgesi darağacından/ o asırdan bu asıra

Şeyh Bedreddin-i Simavi’nin/ elhak devamıyız biz

geçer mermi ıslıklarıyla tek tek/ vurduğunu dağıtan/ sunturlu mısralar/ rediflerin gümbürtüsü akla ziyan/ tantanalı bir kavganın demek/ gazelhanıyız biz

tohum ağaç ve orman/ ölümün içerdiği hayat/ buhara inkilap eden su/ -İriş Dede sultanım İriş-/ gün bu gün saat bu saat/ diyalektiğin fermanıyız biz,”[6] dizelerinde işaret ettiği üzere, Onun öldüğünü kim söyleyebilir ki?

Kendisinden sonraki mücadeleler için yolu açan ve gelecekteki zaferleri içinde taşıyan bir miras bırakılması bile başlı başına bir zafer değil midir aslında?

Bu tam böyle olduğu için O hâlâ anılmayı hak ederken, toplumsal kurtuluş mücadelelerinin de yolunu aydınlatıyor…

 

  1. I) HAYATI

 

Şeyh Bedreddin’in yaşamının ayrıntıları torunu Hafız Halil’in yazdığı “Menakıbname”ye (menkıbe’den: “Hayat hikâyesi”) dayanmaktadır. Ancak o çağda Osmanlı devletinde, düzene muhalif bir figür olarak Şeyh Bedreddin’in yaşamı ve görüşleri üzerinde sistemli bir karartma uygulandığından bu alanda büyük boşluklar bulunmaktadır.

Bilgilere göre Şeyh Bedreddin’in ailesi Selçuklulara dayanmaktadır. Büyükbabası Abdülaziz, Selçuklu Sultanı Keykubat’ın vezirlerindendir. Bedreddin’in babası Gazi İsrail, ikinci Osmanlı Sultanı Orhan (Gazi) adına Rumeli’yi fethe giden yedi Gazi’den biridir. Gazi İsrail, Edirne yakınlarındaki Simavna’yı[7] fethedince oraya yerleşmiş, Şeyh Bedreddin (1358-59’da) burada doğmuştur. (Tarihçilerin bir bölümü baba İsrail için “Simavna Kadısı” derken, Orhan Şaik Gökyay, “Simavna Gazisi” diyecek ve yanlışlığı, Osmanlıcanın yanlış okunmasına bağlayacaktır.)[8] Bedreddin, Edirne fethedildikten sonra ilk eğitimine burada başlamış, -ilk öğretmeni- bir İslâm Hukukçusu olan Molla Yusuf, ileride Şeyh Bedreddin’in uzmanlık alanı olacak fıkıhla (İslâm Hukuku) onu tanıştırmıştır. Döneminde çok iyi bir eğitim alan Şeyh Bedreddin bundan sonra öğretim hayatına Bursa, Konya ve Kahire medreselerinde devam etmiştir.

Bursa’da Kadı Koca Mahmut Efendi hocası olmuş, Konya’da Feyzullah’dan (mantık ve astronomi) dersleri almış, o dönemin en büyük ilim metropolü olan Kahire’de Müberakşah Mantıki ve Ekmeleddin el- Bayburti gibi ünlü hocalardan ilahiyat, mantık ve felsefe dersleri almıştır. Burada dünyanın çeşitli yerlerinden gelen tasavvufçularla tanışmış, Memlük Sultanı Berkuk’un oğluna hoca tayin edilmiştir. Şeyh Bedreddin bu dönemde pek çok çevrenin saydığı önemli bir Sünnî-Hanefi İslâm hukukçusu olmuştur.

İbn-i Arabi felsefesiyle karşılaştıktan sonra daha önce edindiği fıkıh bilgisiyle yeni edindiği bilgi arasındaki “çelişkiler” O’nu rahatsız eder. Konya’da tanıştığı Hurûfi felsefe/inanç, “çelişkileri” azaltacağına daha da arttırır. Kararsızlık içinde kıvranan Şeyh Bedreddin, dönemin “üniversite kenti” Kahire’ye yönelir.

Şeyh Bedreddin Kahire’ye gelince bu etkin çevrenin içine girer: Menakıbname, Şeyh Bedreddin’in Mısır’a geliş tarihini 8 Aralık 1382 olarak belirtir. İlginç bir rastlantı, yazgıları biraz da “benzer” olan, ‘Mukaddime’yi yazmış-bitirmiş, ününün doruğuna taşınmış, Tunus’tan kovulan İbn-i Haldûn da “aynı gün” Mısır’a ayak basar. Yine Kahire’de Mukaddem Tepesi’nde, başında Kaygusuz Abdal’ın bulunduğu Kaygusuz Abdal Dergâhı bulunmaktadır. Menakıbname, Şeyh Bedreddin-İbn-i Haldûn ya da Şeyh Bedreddin-Kaygusuz Abdal ilişkisinden hiç söz etmez. Dedesini “aklama” amacını sürekli canlı tutan Hafız Halil tehlikeli ve riskli bulunan bu kimliklerle Bedreddin ilişkisini kanımızca “silmektedir”.

Selçuklu kurucu ailesinden gelen, iki dil bilen Şeyh Bedreddin bu etkili çevre içinde olanaklarını iyi değerlendirmiş ve Saray’a girmekte fazla zorluk çekmemiştir. Hafız Halil’in tanıklığına göre Rum Işığı (Pertev-i Rum) adıyla anılan bu genç âlimin ünü karşısında Sultan Berkuk ilgisiz kalamaz ve O’nu Saray’a davet eder; oğlu Ferec’in özel hocalığına atar. Bedreddin, gelecekteki yazgısını belirleyecek olan tasavvuf yolundaki mürşidi Hüseyin Ahlati ile Saray’da karşılaşır.

Sultan Berkuk, Ahlati’ye ve Bedereddin’e birer Habeş cariye sunar. Bu cariyeler, Simavnalı Bedreddin’in yaşamında önemli işlevler üstlenecektir: Cazibe, Menakıbname yazarının babası, yani Bedreddin’in oğlu İsmail’in annesi; Ahlati’den aldığı bilgilerle bir kadın sûfi aşamasına yükselen Mariye ise tasavvuf konusunda O’nun öğretmeni olacaktır. Söylencesel anlatıma göre Bedreddin bir gece Mariye ile görüşür; görüşmeden sonra “vecde” gelir; sûfilerin yoluna katılmaya karar verir; yapılan bir “yola giriş töreni”yle Ahlati’nin mürîdi olur. Bu durum Bedreddin’in yaşamında “belirleyici bir kırılma”dır. Daha önce eğitimini gördüğü “fıkıh” biliminden “firar eder”; dervişlerin “kıl abası”nı giyer; mallarını yoksullara dağıtır; sûfi gelenekte kimi söylencesel anlatımlarda tanık olduğumuz gibi tüm kitaplarını Nil’e atar. Ardından yeni yaşamının “çile” dönemi başlar.[9]

Yani Şeyh Bedreddin’in yaşamındaki büyük değişim Kahire’de büyük tasavvufçu Hüseyin Ahlati ile tanışıp, alarak, mürîdi olmasıyla başlamıştır. Kimi kaynaklar Hüseyin Ahlati’nin Şiî inancında olduğunu yazmaktadırlar. Şeyh Bedreddin, Ahlati’nin isteğiyle (İran’a) Tebriz ve Kazvin şehirlerine giderek bu kentlerde bir süre kalmış, İran ve Azerbaycan’da bulunan Şiî din önderleriyle bir araya gelmiş, bu temaslarından sonra Kahire’ye dönmüştür.

Bedreddin artık derin bilgisiyle bir Sünnî-Hanefi İslâm hukukçusu değil, ateşli bir derviştir. Kıl aba giymeye başlamış, bütün servetini yoksullara dağıtmış ve eski bir geleneğe uyarak kitaplarını Nil nehrine atarak yok etmiştir. Bununla Bedreddin, simgesel olarak eski savunduğu düşünceyle bağını koparmaktadır.

Hüseyin Ahlati’nin ölümü üzerine Şeyh seçilir; fakat dervişlerin kıskançlığı bu genç Şeyhin dergâhını bırakarak Anadolu’ya dönmesine neden oldu. Fakat artık Bedreddin neredeyse tüm İslâm dünyasının tanıdığı bir isim, çağın anlayışı dolayısıyla da efsanevi bir karakter olmuştur.

Zamanla Ortodoks papazlarından, Türkmen torlaklara, Yörük göçebelere kadar her türden insan onun mürîdi olmak için yarışacaktı. Mısır’dayken verdiği bir kararla okuduğu ve yazdığı tüm kitaplarını Nil nehrine atarak geçmişine bir perde çekmişti. Artık o sadece hakikâtin peşinde olacaktı. 1407’de yazdığı ‘Varidat’ onun materyalizme yaklaşan fikirsel gelişiminin başyapıtıydı. Fakat başka gelişmeler de onu bekliyordu.

Hüseyin Ahlati’nin ölümünden sonra Şeyh Bedreddin Kahire’de kalmayarak Kudüs, Halep, Konya, Aydın, Tire ve İzmir’e gelmiş, buradan da Edirne’ye gitmiştir. Bedreddin’in geçtiği yerlerde öğrencileri, onu izleyenler ve mürîdleri bulunmaktaydı. Bu yolculukta, âlim ve Ortodoks İslâm hukukçusunun saygınlığını; kökleri Selçuklu’ya dayanan bir önderin nüfuzunu; ve yoksul, dünyevi bir dervişin kalenderliğini kişiliğinde birleştiren Şeyh Bedreddin vardı; ve o, farklı cemaatler, din ve tarikatlardan pek çok çevre ile ilişki kurmaktaydı. Bunlar arasında Halep Türkmenleri, Antakya’nın dervişleri, Anadolu Karaman ve Germiyan Beyliği’nin dinsiz olduğu yazılan beyleri, Aydınoğulları topraklarında Türkmenler, İzmirlioğlu Cüneyd Bey de bulunmaktaydı.

Şeyh Bedreddin, Manisa ve Karaburun’da isyana önderlik eden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ile de bu dönemde buluşmuştur. Bunlar, Şeyh Bedreddin’in düşüncelerini Anadolu’yla sınırlı kalmayarak halkı Hıristiyan olan komşu Sakız adasında da yaymışlardır. Bu konuda tanıklık yapan ve 1436’da Sakız adasında yaşayan bir Macar gezgin, Bedreddin dervişlerinin düşüncelerini doğrudan Hıristiyan halk ile paylaştıklarını, kiliselere girip kutsanmış su serperek Hıristiyanlık ve Müslümanlığın eşdeğer olduğunu açıkça ilan ettiklerini yazmaktadır.

Şeyh Bedreddin’in Anadolu’ya döndüğü dönemde bölgede tam bir kaos hüküm sürmektedir. 1402’deki Ankara savaşında Yıldırım Bayezid yenilmiş, Timur orduları Anadolu’yu baştanbaşa çiğnemiş, Timur’un çekilmesiyle Bayezid’in oğullarının iktidar savaşı başlamıştır. Yıldırım’ın oğlu Mehmet Çelebi Anadolu’da, Musa Çelebi Edirne’de padişahlığını ilan etmiştir. Edirne’ye gelen Şeyh Bedreddin’in ilim ve erdemi, Musa Çelebi tarafından da bilindiğinden -önemli bir makam olan- Kazaskerlik görevine getirilmiştir. Kazasker Şeyh Bedreddin, bu makamın sağladığı güçlü konumu kullanarak Deliorman, Varna, Silistre, Edirne, Serez ve dolaylarında görüşlerini yayma imkânını elde etmiştir. Osmanlı vakanüvisleri 1411-1413 yılları arasında Kazasker olan Şeyh Bedreddin’in, yanına kethüda olarak Börklüce Mustafa adında bir kişiyi aldığını yazmaktadırlar.

1413’de Anadolu’da ve Rumeli’de; şehzadeler, gaziler, ulemalar, derebeyler, uç beyleri, vb. arasında kurulan, bozulan ittifaklar, savaşlar, baskınlar sonucunda Mehmet Çelebi kardeşi Musa’yı öldürerek saf dışı bırakmıştır. Padişah Mehmet Çelebi, Musa’nın yandaşlarına ölüm ve hapis cezaları yağdırırken, Şeyh Bedreddin de İznik’e sürgün edilmiştir.

Şeyh Bedreddin, İznik’te ‘Teshil’ başlıklı yapıtını tamamlamış ve duygularını şöyle dile getirmiştir: “Bu kitabı tamamladığım şu sırada doğduğum kentten uzaktayım; üzüntü ve felaket içindeyim. Yüreğimde yanan ateş günden güne büyüyor…”

Börklüce Mustafa’nın (Aydın’da) ve Torlak Kemal’in (Manisa’da) ayaklanması başladığında Şeyh Bedreddin İznik’te bulunuyordu. Ayaklanmanın başladığını haber aldıktan sonra Sinop’a, oradan deniz yoluyla (Trakya’daki) Deliorman’a geçmiştir.

Ayaklanma Anadolu’da büyük bir darlığın, yağmanın, çapulun hüküm sürdüğü, yerel beylerin, paşaların büyük zulüm uyguladıkları, kimsenin can güvenliği olmadığı, köylülerin ve yoksul tabakaların ezildiği bir döneme denk gelmiştir.

Dukas’ın anlattığı gibi Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in örgütlediği köylüler, Saruhan Valisi Sisman ve Ali Bey kuvvetlerini dağıtmış, daha sonra Sadrazam Bayezid Paşa’nın üstün kuvvetleri karşısında dayanamamış, tarihçilerin yazdığı gibi “Karaburun’da gerçekleşen mübalağa cenk” sonucunda yenilmiştir.

Padişah Mehmet Çelebi, 1416 sonbaharında Şeyh Bedreddin üzerine yürümüş, Serez civarındaki çarpışmada Şeyh Bedreddin ele geçirilmiş, İranlı Molla Haydar’ın “kanı helal ama malı haramdır” fetvasıyla 18 Aralık 1416 tarihinde Serez Çarşısı’nda idam edilmiştir.[10]

 

  1. II) DURUŞU

 

Şeyh Bedreddin olayını iyi anlayabilmek için Ortaçağ dünyasını ve o dönemin Osmanlı toplumunun özelliklerini iyi anlamak gerekir. Osmanlı devletinin son kertede Avrupa’nın feodal toplumlarından bir farkı yoktur.

Osmanlı toplumu ulema, mülki erkân ve askerlerin iç içe geçtiği bir merkezi/ egemen sınıf bloğuna sahipti. Başında padişahın olduğu bir ezenler grubu mevcuttu. Halk sınıfları üzerindeki sömürü, haraçsal-vergisel ilişkiler üzerinden sürüyordu. Bu sömürü ilişkileri doğal olarak bir ezen-ezilen ilişkisinin doğmasına neden oluyordu. İşte Şeyh Bedreddin ayaklanması da birebir bu ezen-ezilen çelişkisinin sonucu olarak doğmuştu.

İsyanı esas olarak Börklüce Mustafa yönetmişti. Eşitlikçi söylemleri nedeniyle Osmanlı’nın düşmanlığını ölümünden sonra da çekti. Osmanlı tarihçilerinden Uruç bin Adil onu “O vakitler Simavna Kadısının oğlu Şeyh Bedreddin kazasker olduğu sırada yanında Börklüce Mustafa diye anılan bir kethüda vardı. Şeyh olduğu sürece onun en ala mürîdi ve halifesiydi. Bu Börklüce Mustafa, Karaburun’da Şeyh oldu ve çeşitli fesatlıklara karıştı. Aydıneli’ni kendi yanına çekti. O -Allah saklasın- peygamber olduğu rivayetini yaydı, ” diye anlatmaktadır.

Şeyh Bedreddin’in bu en yakın yoldaşının davasının “peygamberlik” değil, başka bir şey olduğunu Bizanslı tarihçi Dukas’tan öğreniyoruz.

Şeyh Bedreddin ayaklanmasının sosyal boyutlarının daha iyi anlaşılmasını -bu olayları hiç onaylamayan- Bizanslı tarihçi Dukas’a borçluyuz. Dukas, 1462’de kaleme aldığı kitabında şöyle yazmaktadır:

“O zamanlar İyonya körfezi girişinde ve avam lisanında ‘Stilaryon-Karaburun’ denilen dağlık bir memlekette adi bir Türk köylüsü meydana çıktı. Karaburun Sakız Adası karşısındadır. Mezkûr köylü Türklere vaaz ve nasihatte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak, melbusat (giyecekler), mevaşi (koyun, inek, vb. hayvanlar) ve arazi gibi şeylerin kâffesinin umumun mal-ı müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi. Diyordu ki: Ben senin emlakini tasarruf edebildiğim gibi, sen de benim emlakimi aynı suretle tasarruf edebilirsin. (Bu) köylü, avam-ı halkı bu nevi sözleriyle kendi tarafına cezb ettikten sonra Hıristiyanlarla dostluk tesisine çalıştı. Köylünün ifadesine göre Hıristiyanların Allaha mutekid (inanmış) bulunduğunu inkâr eden her Türk, bizzat kendi dinsiz idi. Köylünün bütün fikir arkadaşları tesadüf ettikleri Hıristiyanlara dostane muamelelerde bulunuyorlar ve Cenab-ı hak tarafından gönderilmiş gibi hürmet ediyorlar, ben de senin kulluk ettiğin aynı Allaha ibadet ediyorum (diyorlardı)…

Çelebi Mehmet’in Saruhan Valisi Sisman, bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Karaburun’un dar geçitlerinden ileri geçemedi. Karaburunlular ise 6. 000 kişilik bir kuvvetle hemen geçilmesi hayli zor dar geçitlerden geçerek Sisman ile bütün ordusunu perişan etti. Bu muvaffakiyet üzerine Börklüce Mustafa tesmiye edilen bu köylüye, peygamber ismini taşıyan bu yalancının maneviyatına kapılan büyük bir ekseriyet iltihak etti. Bunlar ‘zerkülah’ tabir edilen başlık ile örtünmeyip yalnız yekpere kumaştan yapılmış libas giymeye, baş açık gezmeye ve Türklerden ziyade Hıristiyanlara meyl göstermeye karar verdiler.

Nihayet (Padişah) Mehmet, Saruhan Beyi Ali Bey’i bütün Saruhan, İyonyen-Aydın kuvvetleriyle Karaburun üzerine sevk etti. Dağ girişlerini zabt ederek daha ileride boğazlara doğru yürüdüğü sırada mezkûr kuvvet köylüler tarafından o suretle perişan edildi ki, Ali Bey pek az maiyetiyle birlikte bin müşkülat Manisa’ya kaçarak hayatını kurtarabildi. Padişah durumdan haberdar olunca oğlu Murad’ı Trakya ordusuyla birlikte padişahın has adamı Bayezid Paşa refakatinde Mustafa üzerine gönderdi. Bayezid Paşa; Bitinya, Frigya, Lidya ve İyonya’nın bütün silahlı kuvvetlerini topladı. Aynı geçilmesi zor derbentlerden geçti. İhtiyar, çocuk, erkek ve kadın her kime tesadüf edildiyse hepsi gaddarca katledildi. Nihayet dervişler tarafından tahkim edilen dağa kadar ilerlendi. Vukua gelen pek kanlı mücadelede Murad’ın mahiyeti etrafından birçokları şehit oldu. Mamafih bütün dervişler sahte keşiş ile birlikte arz-ı teslimiyet ettiler Ayasluğa (Selçuk) getirildiler. Börküce’ye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikr-i sabitinden çeviremedi. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Kendisine sadık kalan mahmeranı Mustafa’nın gözü önünde katledildi. Bunlar “Dede Sultan iriş!” nidalarıyla tevekkül ile ölüme tevdi-i nefs ettiler…

Bayezid, genç Murad ile birlikte Saruhan ve havalisini baştanbaşa dolaşarak rast geldiği âlem-i terk ve inzivada yaşayan bütün Türk dervişlerini işkenceler ile idam etti…”

Dukas’ı destekleyen diğer kaynaklar da olayları benzer biçimde anlatmaktadır.

Ancak Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa’ya saldıranlar Dukas kadar dürüst olmayacaktı ve “Onların kadınlarını ortak kullanan ahlâksızlar olduğu”nu söyleyeceklerdi. Abdullah Muradoğlu’nun iddiasının aksine İbn-i Arapşah’tan, İdris-i Bitlisi’ye, Aşıkpaşazade’ye kadar tüm Osmanlı devlet tarihçileri Şeyh Bedreddin’e hakaretler içeren tarihler yazmışlardı. En nesnel olan İbn-i Arapşah bile onun için: “Bilgisi çok derindir. Özellikle fıkıh alanında çok güçlüdür. Ancak Şeriat yolundan ayrılarak sapkın olmuştur” demektedir.

Şeyh Bedreddin’in, Azerbaycan’dayken tanıştığı Şeyh Hamid bin Musa’nın da bu tarz ortak üretim ve tüketim toplulukları kurduğu bilinmektedir. Anlaşılan O buradan esinlenmiş, Börklüce Mustafa da ondan öğrendiklerini uygulamıştı.

Şeyh Bedreddin’in yıllarca Kethüdalığını yapmış olan Börklüce Mustafa’nın onun fikirlerinden etkilememesi mümkün olmadığı gibi Şeyh Bedreddin’in torunlarını ona emanet etmesi ve Karaburun isyanının hemen ardından Rumeli’de Deliorman’da ayaklanması bu bağı daha da netleştirmektedir.

Belirttiğimiz gibi Ortaçağ toplumlarının en belirgin özelliği dinin toplumun tüm kesimlerinde hâkim olmasıydı. Toplum kültürel, siyasi, iktisadi tüm kurumlarıyla dinseldi, dünya dinler çağını yaşamaktaydı. Bu ortamda her türlü düşünce ve siyasal akım da kendisini ister istemez bu dinsellik çerçevesinde ifade ediyordu. Bu nedenle Ortaçağda Batı’da da Doğu’da da ortaya çıkan tüm halk hareketleri kendilerini dinsel sloganlarla, söylemlerle ifade etmişlerdi. Şeyh Bedreddin açısından da bu böyle olmuştur…

Halkçı, eşitlikçi ve özel mülkiyet düşmanı tüm akımlar kendilerini egemenlerinkinden farklı, yeni dinsel akımlar olarak ifade ederken egemenlerin dini otoriteleri de bunları sapkınlıkla suçlardı. Bunlara Hıristiyan dünyasında “heretik”, bizde ise “zındık” denildi. Bu akımların doğuşu ve söylemleri birbirine benzediği gibi kaderleri de benzerdi. Ortaçağ egemenleri tümünü ezmek için seferber oldular. Yakalanan liderler asıldı, yakıldı ya da işkenceyle öldürüldü. Taraftarları da dinsizlikle ve ahlâksızlıkla suçlandı. Bu kadınların ortak kullanımı suçlamasına varana kadar neredeyse tüm olaylarda aynıdır.

Şeyh Bedreddin, Osmanlı hanedanını yıkıp tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyecek kadar devrimci bir anlayıştaydı. Börklüce Mustafa’nın ortaklıkçı fikirlerinin ardında da onun yarattığı alt yapı vardı.

Onun fikirleri de aslında derin bir felsefenin mirasçısı olarak ortaya çıkmıştı. İslâm felsefesi denilence aklımıza gelen Şeriatçı sözde fikir adamlarının aksine İslâm toplumu farklı renkleri de içinden çıkarmayı başarmıştı. Sünnîlik çok koyu bir İslâm’ı temsil ederken İbn-i Rüşd gibi bazı Sünnîler materyalist fikirlere yakın bir anlayışı savunmuşlardı.

Şeyh Bedreddin’in fikirsel soy ağacı; İbn-i Arabi’nin vahdet-i vücut felsefesine dayanmaktadır. Bu anlayışa göre evren ve Tanrı birdi. Bu anlayış sonraları İslâm’ın tevhid (birlik) kavramının Tanrı’nın tekliğinin ötesinde, evren ve insanın Tanrı’yla bir olması olarak yorumlanmasına uzayacaktır. Bu fikir Mevlana Celaleddin Rumi’yi de Şeyh Bedreddin’i de etkilemiştir.

Bu anlayış doğa-tanrıcılıktan, materyalizme kadar uzanan bir yelpazenin açılım noktasıydı. Şeyh Bedreddin’den önce yaşayan Ravendi’nin akımı da bu anlamda ilginçtir. Ravendi’ye göre tek gerçek maddedir. Ruh maddeden bağımsız olarak yoktur. Bu anlamda Tanrı ile evren birdir. Cennet, cehennem, kıyamet, kader gibi tüm kavramlar da bu dünyadadır, Şeriatın dayattığı şekliyle anlamı yoktur. Bu akım son derece doğru bir şekilde “Maddiyun” (maddecilik) olarak adlandırılmıştır.

Gelelim Şeyh Bedreddin’in bu konular üzerinde yazdıklarına: Şeyh Bedreddin’in ‘Varidat’ı bu Maddiyun akımının söylemleriyle örtüşür. Varidat’ta Bedreddin evrenle Tanrı’yı özdeşleştirmişti: “Evrende Tanrı’dan başka varlık yoktur”. Bu nedenle evreni de Tanrı gibi öncesiz olarak görür, yoktan yaratma anlayışını yanlış bulur: “Evren soyu, türü, özü bakımından kesin olarak önsüzdür. Önüne, ön yoktur. Onun sonradan ortaya çıkışı özü gereğidir, zaman yönünden değildir” der ve ekler; “Her nesne gerçekten Tanrıdır. Öyleyse onlardan biri ben Tanrı’yım dese doğrudur”.

Dinin birçok soyut kavramını Şeyh Bedreddin maddi anlamda değerlendirir. Kıyamet gününde ölülerin dirilişini çok farklı yorumlar: “Bu gövde ile ayrıntıları dağılıp yok olduktan sonra, yeniden eski biçime dönemez, yeniden birleşip bütünleşemez, var olamaz. Ölüyü diriltmenin anlamı bu değildir” der ve maddeci açıklamasına devam eder; “Ölü gövdelerin dirilmesi de halkın anladığı gibi değildir. Ancak, bir süre gelir insan soyundan kimse kalmaz, sonra gene topraktan anasız atasız insan doğar, evlenme yoluyla soy türer. Bu olabilir işte”. Onun açısından cennet ve cehennem bu dünyadaki iyi ve kötü olaylar, melekler insanın iyi düşünceleri, şeytanlar ise kötü olanlarıdır.

Şeyh Bedreddin’in bu maddeci yaklaşımdan yola çıkarak vardığı nokta da şöyledir: “Birtakım insanlar, birtakım insanlara taparlar. Kimi altın ve gümüş paralara, kimi yenilecek içilecek nesnelere, övünç veren varlıklara tapar da Tanrıya taptığını sanır”.

İşte Şeyh Bedreddin’in maddeciliği de eşitlikçiliği de buradadır. Çağının gereği olan dinsel söylemin ardında yatanlar aslında çok açıktır.

 

III) GÖRÜŞLERİ

 

Ali Yaman ve Nedim Gürsel, ‘Tarih Ütopya isyanı-Şeyh Bedreddin Yaşamı Felsefesi İsyanı’ başlıklı yapıtlarında Simavnalı Şeyh Bedreddin Mahmud Rumî hakkında şunları dile getirirler:

“Simavnalı Şeyh Bedreddin Mahmud Rumî (1359-1420), yalnız Anadolu devrim tarihinin değil, bütün insanlık için sosyal devrim tarihinin en ilgi çekici büyük kahramanıdır. Şeyhin zamanına dek medeniyetler, dıştan gelme barbar akınlarının tarihsel devrimiyle yıkılırlardı. Şeyhin zamanındaki Aksak Timur akını o çeşit dıştan yıkıcı tarihsel devrimlerin en sonuncusuydu. Sosyal devrim imkânsız olduğu için muazzam bir medeniyetin yıkılışı antik destanlarda “tufan”, dinlerde “kıyamet” adını alıyordu. Şeyh Bedreddin, bu şuursuz medeniyet yıkılışları yerine, insanlığın biricik ve sürekli gelişimini sağlayacak şuurlu devrimi; başka deyişle, tarihsel devrim yerine sosyal devrimi geçiren en şuurlu ve en orijinal büyük devrimcidir. ”[11]

Yine Ali Yaman bir başka yapıtında: “Şeyh Bedreddin hareketi, XIV. yüzyılın başlarında Anadolu’da var olan sosyo-ekonomik bunalımın doğal bir sonucu olarak görülebilir. Bu bunalım, Timur ordusunun Anadolu’yu tahrip etmesi sonrası ortaya çıkan iç çekişmelerin ve fetihlerin durmasından da kaynaklanan ekonomik buhrandan doğmaktaydı. Anadolu ve Balkanlar’da bulunan heterodoks kitlelerin sosyal-dinsel yapılarının da etkisi olmakla birlikte, hareket, esas dayanağını, belli sosyo-ekonomik çıkarlara dayanan gruplardan almaktaydı. Hareketin içerisinde gayri Müslim kitleler de yer almaktaydı.

Ekonomik buhranın temelinde yoğun işsizlik, akınların durmasının yol açtığı sıkıntılar ve nüfus baskısı yatmaktaydı. Bu durum, halk hareketlerine müsait bir ortam sağlıyordu. Şeyhin ve propagandacılarının savunduğu görüşler bu toplumsal bunalıma uygun olarak şekillenmişti. Şeyh ve baş propagandacıları, Torlak Hu Kemal ve Börklüce Mustafa, bu kitlelere çok uygun gelen senkretist ve eşitlikçi görüşleri yaymaktaydılar,” der.[12]

Mizancı Murad Bey de Şeyh Bedreddin’in Börklüce Mustafa aracılığıyla yaydığı görüşlerini günümüz Türkçesiyle şöyle özetlemiştir:

“• Tanrı Dünyayı yaratmış ve insanlara bahşetmiştir.

  • Servet ve tarım ürünleri herkesin ortak malıdır.
  • İnsanlar eşittir. Kiminin servet sahibi olması, kiminin ekmeğe bile muhtaç kalması tanrısal amaca aykırıdır.
  • Nikahlı kadınlardan başka dünyada her şey ortak olmalıdır.
  • Birinin çevresi ve inançları ötekininkine benzemiyor diye onun üzerinde güç kullanılması, kutsal buyruklara ve amaçlara aykırıdır. Çünkü düşünce ve vicdan doğaya uyumla oluşur.
  • Müslüman, Hıristiyan, Musevi ya da Mecusi hepsi Tanrının kuludur, birdir, kardeştir. Aralarında dostluk ve bağlılık olması gerekir. Bu birliktelik ve dostluk nedeniyle doğru olan (hak), ilkel olana (batıl) üstün gelir. Yönetme ise zulüm ve baskıdır (saray, saltanat, savaş, asker hepsi zulümdür. Tekkeler, dervişler, ulema bunlar da zulüm ve baskıdır).
  • Yönetenin saldırılarını anlayışla karşılamak, Tanrının amaçlarına uygun olmayan buyruklarına uymak doğru değildir.
  • Yöneticiler, halifeler döneminde olduğu gibi yönetilenler tarafından seçilmelidir.
  • Herkes eksiksiz özgürlüğün gerektirdiği gibi düşüncelerini ve yaşama biçimini açıklayabilmelidir. Başkalarının yaşama biçimi ve inançlarına saygılı davranılmalıdır.”[13]

 

KİMİ İFADELERİ

“Beni kara toprakta değil, hakikâti anlamış insanların yüreklerinde arayın! Ben de hâlimce Bedreddinem.”

“Yârin yanağından gayri her şeyde, her yerde, hep beraber!”

“Ay ve güneş herkesin lambasıdır, hava herkesin havasıdır, şu herkesin suyudur. Ekmek neden herkesin ekmeği değildir?”

“Tanrı dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki; dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır.”

“Hakikât bize insanları varlıklarına, dinlerine, dillerine göre ayırmamızı değil, birleştirmemizi buyurur.”

“Başka halklar üzerinde baskı uygulamak, özünde kendi halkı üzerindeki baskıyı gizlemeye ve unutturmaya yöneliktir.”

“Gerçek iktidar, insanlar üzerinde değil, yürekler üzerinde kurulur.”

“Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlamazlar.”

“Tarih, gelecek için kavga verip, yitmiş bile olsa, insanlık için vuruşanları hiç unutmaz.”

“İnsanlar birbirlerine yahut haksız mala, meşru olmayan paraya veya rütbe ve mevkilere yiyecek ve içeceklere ibadet ediyorlar da, allah’a ibadet ediyoruz sanında bulunuyorlar. Bütün namazlar ve niyazlar ahlâkın düzeltilmesi için iç yüzün arınlanması için birer vasıtadan ibarettir. Hakiki ibadetin hiç bir vakit kayıt ve şartı yoktur. Hangi tarzda yapılırsa yapılsın, tanrının dileğine uygun olur. İbadetin temeli maksudun hak olmasıdır. Bir cemaatte bu temel bulunmayınca yaptıkları ibadetler de kaybolur. Yalnız kötü toplantılar kalır. Fenalık üzerinde toplananlardan sen hemen uzaklaş.”

“İbadet etmekten amaç; ezeli ve büyük varlığa gönüllerin yönelmesi ve kapılmasıdır. Yoksa dünya umuruna dalmış bir kalp ile bin sene namaz kılmış, oruç tutmuş olsan, bundan dolayı hiç bir sevap ve mükâfat kazanamazsın.”

“Kötü ve çirkin işlerle uğraşan insanlar hak’tan uzaklaşmışlardır. Cehennem işte budur. Cennetle cehennemi başka yerde aramak saçmalıktır.”

“İnsanlar Müslümanlıktan önce somut bir puta taparlardı, çağımızda ise hayali bir puta tapıyorlar. Belki bir gün hak kendisini gösterirde hak olarak ona taparlar.”

“İnsanlar eylemleriyle, düşünce ve fikirleriyle güzeli ve iyiyi bulabildikleri oranda hak’la kavuşmuşlardır.”

“Gerçek tasavvufçu, hiç bir insan gözünün görmediği, kulağının işitmediği, gönlünün sezmediği şeyhleri bilir. Onları halka, kafalarının alabileceği şekilde anlatır. Ama aslını içinde gizler. Eğer halk bunu öğrenirse, kendisini öldürür.”

“Ölmezden önce ölmek, dünyanın zevklerinden ve hayvani hırs ve şehvetlerinden sakınmaktır. Onu yapabilen insan, şüphesiz ki; hakiki varlık ile birleşir. Ve sonsuz hayat ile diri olur. Ancak insanlar dünyanın bin bir türlü çekici ve aldatıcı zevkinden, çeşit çeşit yakıcı hırslarından ayrılmadıkları için buna gönül vermezler.”

 

“Bütün varlıklar, öz bakımından birlik içindedir, her nesne her nesnede vardır.

Görmüyor musun tohumda bütün ağacın var olduğunu, bütün ağacın o tohumdan oluştuğunu, bunun gibi ağacın ayrıntılarından her birinde tohumun bulunduğunu.

Tohumdan ağaç, ağaçtan tohum oluşmaktadır.

Sen meleklerle, şeytanlarla dolusun, egemenlik üstün olanındır.

Gerçekte her şey birdir,”[14]diyen Şeyh Bedreddin’e göre “her şey karşıtıyla var”dı... Sevmek varsa karşılığında nefret vardı... Kötülük varsa karşılığında iyilik vardı... Çirkinlik varsa karşılığında güzellik vardı... İnsanlık güzelliği ve sevgiyi bulduğunda çirkinliğin ve nefretin lüzumsuzluğunu, iyiliği bulduğunda kötülüğün ve çirkinliğini görecektir. Kötülük, çirkinlik ve yokluk insandandır, güzelin iyinin karşıtlarını insanlık yaratmıştır.”[15]

“Şeyh Bedreddin’in toplumculuğu, sürgün olarak gönderildiği İznik’te başlıyor. Kendisi, toplumsal düşüncesini şöyle anlatmaktadır: ‘Tanrı, dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Şu hâlde dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. İnsanlar eşit olarak yaratılmışlardır. Birinin mal toplayıp öbürünün aç kalması Tanrı’nın amacına aykırıdır. Ben, senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim. Sen, benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizindir. Tanrı, insanlara akıl verdi. Herkes, Tanrı’yı aklının erdiğince kavrayabilir. Birinin kavrayışı ötekinin kavrayışına benzemeyebilir. Aynı kavrayışta bulunmayanların birbirlerini kınamaları, birbirlerini zorlamaları doğru değildir: Düşünce ve vicdan özgürlüğü, doğal düzenin ürünüdür. Ayrılıklar din adamlarının işleri karıştırmasından doğmuştur. Bunlar ortadan kaldırılırsa bütün dinler bir olur. Hıristiyanların Tanrı’yı kavradıklarını yadsımak dinsizliktir. Onlar da aynı Tanrı’ya tapmaktadırlar. Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Mecusi hep aynı Tanrı’nın kuludur. Hepsi kardeştirler. Aralarında sevgi ve saygı olmalıdır. Onların bu sevgi ve saygıları gerçeği yanlışa üstün kılacak, amaç, gürültüsüzce kendiliğinden elde edilecektir. Birbirlerini sevenler ve sayanlar her zaman birleşebilirler. Hükümet, seçimle kurulmalıdır. Ulus, tam bir özgürlük içinde oyunu kullanabilmelidir. Kıyan ve zorba (zalim ve mütegallip) bir hükümetin buyruklarına uymamak gerekir (caizdir). Saray, saltanat, yeniçeri, tekkeler, dervişler hep zorbalığın ürünüdür. Bu zorbalığa boyun eğilmemelidir’...”[16]

Ona göre: “Biz demekteyiz ki, yoksul olmasın... Olmasın ki, bir iyi yürekli egemen çıkıp onun haftada bir doyumunu sağlamasın... Yaptığınızı iyilik mi saymaktasınız siz?... Bir sahibin, haftada altı gün kamçıladığı hayvanına, bir gün şeker vermesi, iyiliğinden midir? Bizim bildiğimiz asıl iyilik, atın kamçılanmaması, üstüne gerektiğinden fazla yük sarılmamasıdır...”[17]

“İnsanlara emeğin değerini anlatmalıyız. Başarabilirsek bunu, bilinçlendiririz onları. O zaman başkası adına egemenlik kavgası vereceklerine, kendi adlarına bulaşırlar kavgaya... ”[18]

“Emek girdi mi bir işin içine, ürer o iş, yeniden yaratılmışçasına büyür gelişir... ”[19]

“Bizce düzenlerin en güzeli budur. Kişinin topluma katkıda bulunduğunca pay sahibi olması. Ve yeryüzünde hiçbir sömürücünün kalmaması…”[20]

“Düşüncesiz bir davranışımızdan ötürü, bir kişinin burnu kanayanda, bizim yüreğimiz yarılır. Biz, kendi egemenliğimiz için uğraşmıyoruz... İnsanların, toplumların egemenliği için uğraşıyoruz…”[21]

“Dedik ki, düşünceyi ancak daha güzel bir başka düşünce engelleyebilir. Oysa Osmanoğlu’nun ve dahi yöresindekilerin düşüncesi köhne ve salt soygun üzerine... Öyleyse, düşüncemiz bizsiz de etkisini gösterir…”[22]

“Bildiğim odur ki, yeryüzünde tutuklanamayan tek şey düşüncedir. (...) Öyle olanda, Osmanoğlu kim olmaktadır ki, engellesin düşünceyi?”[23]

“Bilginin derinliklerine daldıkça görüyorum ki sonu yoktur. Her ulaşılandan sonra bir ulaşılmaz var.” “Bilgi yeryüzünün en güç elde edilen değeridir…”[24]

“Tartışmalar, eleştiriler ve karşıt düşüncelerle olgunlaşıp kaynaşan bir bilgi, gerçeğe yaklaşmış demektir…”[25]

 “Hıyanet üzerine ortaklık olmaz... Olanda, tez dağılır, çabuk biter... Biz bunu bildiğimizden, bulaşmak istemedik haksızlığa...”[26]

“İki Kadıdan birisi cehennemliktir…”[27]

“Biz kimseden bağışlanma dilemiyoruz... Dilediğimiz tek şey insanların iyiliğidir... Bundan öte, bizim başımızı da sizinki kadar sevgili mi sanmaktasınız?”[28]

“Beni kara toprakta değil, hakikâti anlamış olan insanların yüreklerinde arayın…”[29]

Özetle ‘Varidat’ta, “Gıllıgışlı (kin ve hile dolu) bir gönülle bin yıl namaz kılsan hiçbir sevap kazanamazsın!” diyen Şeyh Bedreddin; “İslâm’ı, Hıristiyan’ı, Musevi’yi, Mecusi’yi (ateşe tapanı)” bir ve kardeş sayan düşünce ve eylemiyle bir mücadele sancağı oldu![30]

Hıristiyanlık içinde kendini dışlanmış hisseden Bulgar Bogomiller, Anadolu’da baskı gören Yahudiler, Rumlar, Kalenderi, Bektaşi, Hurufi, Alevî grupları Şeyh Bedrettin çatısı altında, ‘Varidat’ yolunda zalimlere karşı birleşip, ayaklandılar.

Burada bir parantez açalım: Halil İnalcık, Şeyh Bedreddin’in basit bir derviş olmadığını, İslâm hukuku ve dini ilimler üzerine önemli eserler veren büyük bilginler arasında bulunduğunu, daha sonra Sûfîliğe geçip, bir Sûfî şeyh olarak İbn-i Arabi’yi örnek aldığını ve onun ‘Fususu’l-Hikem başlıklı yapıtına bir şerh yazdığını söylemiştir.

Hutbelerinden derlenmiş ve kendi tasavvuf anlayışını yansıtan ‘Varidat’ta vahdet-i vücut felsefesi işlenmiştir. ‘Varidat/ İlhamlar”, “Tanrı’nın gönlüne ilettiği bilgiler” anlamına gelir.

“İnsan her şeyden kâmildir” diyen Şeyh Bedreddin’in,[31] “Maddi dünyanın gerçekliğinden yola çıkan ve mutlak varlık, varlık birliği, tasavvuf, kelam, fıkıh konularında verilmiş vaazlardan” derlenen yazılar topluluğundan oluşan ‘Varidat’, Onun en önemli tasavvufi eseri kabul edilmiş, yarattığı toplumsal etki nedeniyle de siyasi bir oluşumun manifestosu ve muhalif geleneğin önemli bir öğesi olarak tanımlanmıştır.

Ütopik sosyalizme yakın görüşler savunan Şeyh Bedreddin, ‘Varidat’ta komünal bir düşünüşü kuramsallaştırmış, daha sonra bu kuramın hayata geçirilmesine çalışmıştır.

 

  1. IV) ÖZELLİĞİ, ÖNCÜLLERİ, KÖKLERİ

 

“Tarihsel maddecilik açısından ele alındığında, Şeyh Bedreddin ayaklanmasının dinsel-ideolojik niteliği sınıf savaşımının özgül biçimlerinden biri olarak yorumlanmalıdır. Belli bir tarihsel dönemdeki ekonomik ve toplumsal koşulların doğal sonucudur bu...

Gerek batı feodalitesinde gerek Osmanlı toplumunda olsun, kapitalizm öncesi toplumsal kuruluşlarda ekonominin alışılmış anlamda belirleyiciliği söz konusu değildir. İşgücünün metaya dönüşmediği, değişim değerinin değil kullanım değerinin egemen olduğu bu gibi toplumsal kuruluşlarda artık-değer “ekonomi dışı zor”la alınır. Bu nedenle, üretim ilişkilerini meta değişiminin oluşturduğu kapitalist düzende rastlanmayan bir özellik, artık-ürüne el koyma biçimine politik ve ideolojik düzeylerin doğrudan müdahalesini zorunlu kılan bir durum çıkar ortaya. Çünkü kapitalizm öncesi üretim tarzlarında bugünkü anlamda bir “ekonomi” yoktur. Artık, “ekonomi dışı zor”la alındığına göre, üretimle ekonomiyi eşanlamlı saymamak gerekir. Böylece “alt yapı”nın belirleyiciliğinden çok -son kertede bile olsa- “üst yapı”nın egemenliğinden söz etmek daha doğru bir yaklaşım sayılabilir. Bu yaklaşım din savaşlarını, dolayısıyla da Şeyh Bedreddin hareketini biraz değişik açıdan değerlendirmemizi gerektiriyor ister istemez; ekonomik temelde kullanım değerinin egemenliği, üretim tarzı içinde üst yapının egemenliğine yol açar. Din ile devlet, artığa “ekonomi dışı zor”la el koymada başlıca ideolojik ve politik müdahale unsurunu oluştururlar çünkü. Bu nedenle feodaliteyi Hıristiyanlıktan, Osmanlı toplumunu Ortodoks İslâmlıktan (Sünnîlikten) ayrı düşünemeyiz. Kapitalizmin egemenliğine dek tarih boyunca süregelen, Katolik kiliseye karşı Protestanlığın Sünnîliğe, karşı Bâtınîliğin mücadelesi, sınıf savaşımının özgül bir ifadesi olmakla birlikte; üretim ilişkileri düzeyinde değil, ideolojik alanda gerçekleşmiştir.”[32]

Bu bağlamda Şeyh Bedreddin isyânı “ulu’l-emr’e” itirazdır.

Söz konusu özelliğiyle “Şeyh Bedreddin’in hareketi doğrudan Osmanlı tahtını hedef alan, kuruluş devrinin önemli bir isyanıydı.”[33]

Yani “XV. yüzyılda eşitlikçi bir düzen arayan bir hareketin kuramcısı ve eylemcisi” Şeyh Bedreddin, “Tarihsel belgelerden kurulu düzene karşı eşitlikçi bir dünya arayışına sahip kuramcı ve eylem adamı olduğu gözlemlenmektedir.”[34]

Özetle Radi Fiş, “Şeyh Bedreddin’in dönemin en büyük düşünürlerinden biri olarak çağını aşan güçlü bir toplumsal adalet ve özgürlük özlemini dile getirdiğini ve amacını gerçekleştirmek üzere ezilmiş Türk, Rum, Yahudi emekçilerini bir araya getirdiği”ne işaret ederken;[35] O dünyanın tüm ayrıntılarını fark ederek ve fark ettirerek yaşayıp; “Fikirlerinin peşinden koşan bir “eylem adamıdır.”[36]

Tam da bunun için Şeyh Bedreddin, ortaçağın karanlığında, feodal toplumun bağrında, Anadolu’da göğü fethetmeye kalkanların ilklerinden; toplumsal gelişim tarihimizin ve ilerici kültürümüzün temel taşlarından biridir…

Onun savunduğu ve yaşama geçirdiği eşitlikçi toplumsal düzen; Batı’da İngiliz düşünürü Thomas More (1478-1535) tarafından yüz yıl kadar sonra bir ütopya olarak dile getirilecektir.

Şeyh Bedreddin’in savunduğu ve yaşama geçirdiği toplumsal ve siyasal görüşlerin nereden ve nasıl geldiğini anlamak için onun felsefi görüşlerini incelemek gerekir.

Onun felsefi görüşleri, Yunan felsefesinin İskenderiye, Hatay-Urfa-Harran felsefi okulları; Ortadoğu ve Anadolu halkları tarafından sürdürülüp getirilen felsefi düşünce zincirinin XIV. ve XV. yüzyıldaki önemli bir halkası; antik felsefe, İran, Orta Asya, Ortadoğu ve Anadolu kültürlerinin bir sentezidir.

Şeyh Bedreddin’in felsefi görüşlerinin odak noktası varlığı birliği ile mutlak varlık anlayışıdır. O’na göre, “Mutlak Varlık (Tanrı) öz bakımından her şeyden arınmıştır, bağımsızdır. Ama görünmeye, görünüre çıkmaya özel bir eğilimi vardır. Bu görünme Mutlak Varlık’ın meydana çıkma, görünme, belli olmasını şart koşar. Görünmemesi mümkün değildir. Bu nedenle Mutlak Varlıkla, onun görünümü olan Âlem, Mutlak Varlık’la beraber mevcuttur. Âlem, Mutlak Varlık’ın yani Allah’ın suretidir, görünümüdür. Âlemdeki her şey Allah’ın, Mutlak Varlık’ın niteliği ve görünümüdür. Allah her şeydir; her şey de ondadır. İnsanın organları nasıl ki insandan başka bir şey değilse; tek tek organlar, insan bütününün özelliklerinin bir kısmını taşıyor ve meydana getiriyorsa; bunun gibi bütün varlıklar da Tanrı’dır. Her şey Allah’tır.” Bu bakımdan her hangi bir şey, bir varlık, bir insan “Ben Allah’ım!” diyebilir. Bu gerçek bakımından doğrudur. Mutlak Varlık’a, Allah’a oranla her şey Allah’ın nitelikleriyle bezendiğinden her şey eşittir. İnsanlar eşittir.

Böylece Şeyh Bedreddin, varlığın birliği düşüncesinden, “İnsanlar eşittir!”sonucuna ulaşır. Bu düşünce O’nun siyasal mücadelesinin felsefi dayanağıdır.[37]

Evet, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal olmadan anlamanın mümkün olmadığı Şeyh Bedreddin’in düşünceleri tarihsel, toplumsal ve iktisadi süreçlerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır…

Örneğin varlığın mutlaklığı ve bütünlüğü çerçevesinde düşünülürse “Taptıklarınız ayaklarımın altındadır” diyen Muhittin İbn-i Arabi (1165-1240), İranlı filozof Suhreverdi (1153-1191), Seyyid Nesimi (1370-1417) ve Hallac-ı Mansur’da (857-922) ön plana çıkan “Enel hak” (Ben allah’ım) düşüncesinin Şeyh Bedreddin’le devam etti. Dinlere ve onların önerdiği ibadet tarzlarına ve peygamberlere kuşkuyla bakan, Tanrı’nın varlığa içkin olduğunu savunanları ikiye ayırmak olasıdır: Resmi otoriteyi yanlarına alanlar ile ona karşı olanlar. Şüphesiz ki O, devleti ve resmi otoriteyi karşısına alan bir devrimci olması itibariyle örneğin Muhittin İbn-i Arabi, Yunus Emre ve Mevlana gibi isimlerden ayrılıyordu. Bu yüzden onun düşüncesini “eylem felsefesi” olarak adlandırmak isabetli olur. Bu anlayışın felsefe tarihinde değişik biçimlerle sürdüğünü görüyoruz…

Eski, komünal toplumlara özgü eşitlikçi anlayışların Şeyh Bedreddin ile devam ettiği anlaşılıyor. Bu düşüncenin komünal toplumlardan bir miras olarak kaldığını düşünebiliriz. Eşitlikçilik düşüncesine, ya büyük bir dehayla olup bitenler gözlemlenir ve sonuca ulaşılır. Ya da eşitlikçi toplumların varlığına dair bilgiler, yazılı ve sözlü kaynaklar aracılığıyla öğrenilir ve örnek alınır. Onun aldığı eğitimin, yazılı ve sözlü kaynakları bilecek türden olduğu anlaşılıyor. Grekçe, Arapça ve Türkçe biliyor en azından. Onu etkileyen eşitlikçiliğin kaynakları arasında sözlü kaynaklar da merkezi bir yer tutuyor. Ayrıca Platon’un kitaplarındaki görüşler, Stoa felsefesinden alınanlar, İncil gibi kutsal kitaplarda sözü edilen anlayışlar eşitlik konusunda ufuk açmış olmalıdır.

Elbette tüm bunların kaynağı da komünal toplumlardaki uygulamalardan miras kalmıştır. Mesela bütün Ortaçağ boyunca eski halk kaynaklarının, bilhassa da Yunan ve Latinlerin entelektüel kaynaklarının kısmen de olsa unutulduğu hâlde, halkların hiç bir zaman unutmadığı ve talep etmekten vazgeçmediği düşünce eşitlik, özgürlük ve kardeşlik düşüncesi olmuştur. Dolayısıyla Şeyh Bedreddin’in düşünceleri, bir anda ortaya çıkmış düşünceler olarak ele alınamaz. Bir düşünce zincirinin ileri halkalarından birisidir.[38]

Şeyh Bedreddin hareketini anlayabilmek için, dönemin siyasal, toplumsal ve ekonomik şartlarını göz önüne almanın kaçınılmaz olduğunda kimsenin şüphesi yoktur…

Şeyh Bedreddin isyanının tipik bir mehdici (mesiyanik) hareket mahiyetini taşıdığı rahatlıkla söylenebilir.

Eşitlikçi, iştirakçi yani paylaşımcı, “hakça” bir düzen, başka bir deyişle bir “dünya cenneti” vaat eden bir ideoloji kullanan bütün halk hareketlerinin genellikle mehdici (mesiyanik) karakterli olduğunu dünyadaki başka örneklerinden çok iyi biliyoruz.

Orta ve Yeni Çağlarda Doğu’da ve Batı’da hemen her zaman ve mekânda gözlendiği gibi, bu tür hareketlerin Türkiye tarihinde, gerek Şeyh Bedreddin’den önce, gerekse sonraki dönemlerde de örnekleri fazlasıyla görülmektedir. Sasani döneminden başlayarak Emevi ve Abbasi devirlerine gelinceye kadar İran’da ortaya çıkan isyanların önemli bir kısmı, XIII. yüzyılda Anadolu’daki Babaî İsyanı, XVI. yüzyıldaki Şahkulu ve Şah Kalender isyanları vs. bu çeşit hareketlerdir.

Temel karakteristikleri, eşitlikçi ve paylaşımcı bir ideoloji kullanmak olan bu hareketlerin liderleri, Hıristiyan dünyada daima bir mesi (Mesih) veya İslâm dünyasında mehdi hüviyetiyle ortaya çıkmışlardır.[39]

“Şeyh Bedreddin hadisesinde önemli olan bu harici tesirler; yani Şamanlık, Buddha ve Mani dinlerinin kalıntılarını töre hâlinde yaşatan Türklerin psikolojisine çok uygun olması[40] önemlidir. Bunlara ilave olarak, Mazdekizm ve Babekizmi ekleyen Fındıkoğlu, Bedreddin hareketini hazırlayan zemine işaret eder.[41]

Mustafa Akdağ, “Şeyh Bedreddin hareketinin tamamen bir halk hareketi” olduğunu söyler.[42] Şeyhin hareketi, Fındıkoğluna göre, teorik olarak 1391’de hazırlanmış, 1416 da aksiyon hâlini almıştır. Hazırlığı Mısır’da Ahlati ile başlamış, İslâm öncesi din ve mezheplerin tesiri, ekonomik ve sosyal çalkantılar, nihayet Batı Anadolu’nun ve Rumeli’nin bazı yörelerindeki isyanlar ve bunların önderleri isyana zemin hazırlamıştır.[43]

Şeyhin hareketine olan Maniheizmin ile Bogolizm’in tesirini[44] de “es” geçemeyiz.

Evet Şeyh Bedreddin hareketinin köklerini “Yarenin (yarin) yanağı dahil her şey ortak!” deyip, “servet” denen mal birikimini sonlandırmak isteyen Mazdek’e (VI. yüzyıl) ya da Spartaküs’e veya Zelotlar’a kadar uzatabilirsiniz…

Tarihin ilk eşitlikçi düşünürlerinden Mazdek, servetin ortak bölüşülmesinden yanaydı. Diğer bir deyişle zengin ile fakir arasındaki uçuruma son vermeyi hedefliyordu. Dünya tarihinde ilk kez böylesi komüncü bir düşünceyi dile getiren Mazdek, Zerdüştlüğü yayan din insanlarından da biriydi.

İran ve Med İmparatorluğu toprakları üzerinde ilk kez sosyal adaleti ve eşit gelir dağılımını savunan Mazdek, Hürrem ve Babek gibi şahsiyetler toplumsal direnişin fitillerini ateşleyen dünya devrimcilerinin arasında yer aldılar. Bu her üç kişi İran-Sasani hükümdarlığının halka yaptığı zulme, halkın isyan edişinin öncülüğünü de yapmışlardı; tıpkı Selçuklu döneminde Babaîler (Baba İshak) ayaklanması, Şah Kulu isyanı veya Alevîlik ile heterodoks İslâm anlayışlarının Selçuklu ve Osmanlılar’a karşı köylü kitleleri şahsındaki toplumsal muhalefeti gibi…

Yani Şeyh Bedreddin ile Katharlar’dan Anabaptistler’e ve Kızılbaşlar’a uzanan bir isyan çizgisi arasındaki paralellikten söz etmek abart değildir…

Alman teolog Thomas Müntzer şunu söylüyor: “Ben bu dünyada Şeytan’ı tahtından indireceğim ve Tanrının krallığını bu dünyada kuracağım. Ama bunun için kiliseye de, papaza da ihtiyacım yok. Bunu sıradan Alman insanlarla yapacağım. Bu dünyanın geçimsizliklerini öbür dünyaya havale edenlerin de başını keseceğim. ” Sloganı bu.

Katharlar’da da aynı felsefe geçerli. “Bu dünyanın başında bir Şeytan var. Şeytanı temsil eden de Katolik kilisesi,” diyorlar. “Katolik kilisesi bir kerhanedir” diyecek kadar da ileri gitmişlerdir. Onlar da Hıristiyan ama Katolik kilisesine baş kaldırıyorlar.

Anabaptistler’in simge ismi Thomas Müntzer. Önce Martin Luther hareketiyle birlikte başlıyor ve o hareketin bir parçası oluyor. Ama daha sonra Luther reformunun yeterli olmadığını düşünmeye başlıyor. Katharlar’dan sonra gelişiyor Anabaptistler. Anadolu’da da Bedreddin hareketi meydana geliyor. Arada 100 yıl var. Ama 100 yıl geriye gittiğimizde Thomas Müntzer’in savunduğu görüşleri daha felsefi olarak Şeyh Bedreddin hareketinde buluyoruz.

Thomas Müntzer, Martin Luther’in reformundan ayrılınca Luther hareketi de bunlara tavır alıyor. Hatta Thomas Müntzer’in savunduğu ütopyanın kurucuları da ona öfkeleniyor. Çünkü onlar yukarıdan aşağıya düzeleceğini varsayıyorlar. “Aşağıdan yukarıya doğru olmaz” diyorlar ve bunları savunanları da kâfirlikle suçluyorlar. Gökyüzü erkek, toprak ise dişidir. Yeryüzüne taraf olmadan gökyüzüne savaş açamazsın. Yine bedenine taraf olmadan da Tanrıyla savaşamazsın. Özetle Almanya’daki burjuvazi kendisini güvenceye alıp, mücadelesinin zafere ulaşacağını anlar anlamaz bunları doğramaya başlamıştır ve 1525 yılında da Thomas Müntzer’i idam etmiştir.

Thomas Müntzer öldükten sonra arkadaşları ülkülerini bir yerde gerçekleştirmeye çalıştılar. Buna da “Yeni Kudüs” dediler. “İsa Yeni Kudüs’ten göğe yükselince Kudüs kenti de göğe yükselecek. Bir gün kendi kentimizi kurduğumuz zaman o kent de gökyüzünden yeryüzüne inecek.”

Önce yerleşecek yer arıyorlar. İlk olarak Strasbourg’u düşünüyorlar ama oradaki önder tutuklanıyor. Dolayısıyla oradan vazgeçiliyor. Ardından kurdukları Müntzer kentine yerleşiyorlar. Tabii Alman toprağındaki diğer Anabaptistler de hemen buraya akın ediyor. Burjuva temsilcilerinin kimini kovuyorlar kentten. Özel mülkiyeti kaldırıyorlar. Kapıdan kilitleri söküyorlar.

Yaklaşık beş yıl sonra kent kuşatılıyor. Aşağı yukarı bir seneden fazla direniyor ama daha sonra düşüyor. Ardından kentteki herkesi kılıçtan geçirerek öldürüyorlar. Önderleri demir kafeslere konarak Almanca konuşulan bütün topraklarda gezdiriliyor. En sonunda da o demir kafesler çan kulesine astırılıyor ve onlar 500 yıl orada kalıyorlar.

Katharlar’a gelince: Orta Pirene’lerde Manzegur denilen bir dağ ve onun da tepesinde Manzegur Şatosu var. Katharlar en son orada toplanıyor. Sonuçta kuşatılıyorlar ve Fransa toprağında yakılarak öldürülüyorlar. “Vazgeçtim diyenleri bağışlayacaklarını” söylüyorlar. Hiç birisi “vazgeçtim” demiyor. Teslim olurken de el ele tutuşuyorlar ve ateşte yanıyorlar.

 

  1. V) ÖNEMİ NEDİR VE NEYE BENZETİLİR?

 

Farklı halklardan yoksulların eşitlikçi birleşik hareketi olan Şeyh Bedreddin hareketinden -çağdaşı olarak- bahseden üç ana kaynak bulunmaktadır. Bunlar, Şeyh Bedreddin’in torunu Hafız Halil B. İsmail’in yazmış olduğu ‘Menakıb-ı Şeyh Bedreddin’,[45] İbn-i Arapşah’ın[46] (ki bizzat Şeyh Bedreddin’le görüşmüştür) ve Bizans tarihçisi Dukas’ın[47] yazdıkları ve bir de “yorum”lar…

Bu böyleyken resmi ideolojinin kalemşörleri, “Şeyh Bedreddin isyanı iddia edildiği gibi paylaşımcı ve eşitlikçi bir halk/köylü hareketi olmayıp, imtiyazları ellerinden giden Müslüman toprak sahibi sipahîlerin, sınır gazilerinin, topraklarına el konulan Hıristiyan feodallerin, heterodoks kesimlerin ve kendisine mürîd olan diğer kesimlerin çıkarlarına hizmet eden bir ayaklanma hareketidir,”[48] dese de; gerçek bu iddiaların tam tersidir.

Tıpkı -yinelemek pahasına bir kez daha- Halil İnalcık’ın işaret ettiği üzere: “İzmir, Saruhan ve Dobruca yörelerinde, Şeyh Bedreddin’in işareti üzerine ayaklananların çoğu, kendilerinden önceki Babaîler gibi Türkmen yörüklerdi. Yandaşları, kadınlar dışında her şeyin ortak mülk olduğunu söylerdi. Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki ayrılıkları tanımazdı; ona göre Hıristiyanlara kâfir diyen Müslümanın kendisi kâfirdi. Börklüce Mustafa mürîdlerinin, Hıristiyanlara meleklermiş gibi davrandıkları söylenmekte idi. Börklüce Mustafa, Sakız papazlarını kendisine katılmaya davet etmiştir. Hıristiyan yandaşlarında ayaklanmaya katıldığı biliniyor. Ancak, sayılan altı bin tahmin edilen asilerin çoğu Türkmen göçebelerdir…

Şeyh Bedreddin’in ayaklanması Sûfî mistisizmi ve halk hareketleri arasındaki ilişkiyi açık bir biçimde gösterir. XIII. yüzyıldan beri Anadolu, Sûfî öğretilerle dinî tarikatların yuvası hâline gelmişti. Sûfîlik; kentlerin aydın çevrelerinde teosofi, yani mistik ilâhiyat biçimlerine bürünüyor, halk arasında ise, inançları Şiîlik ve başka Bâtınî öğretilerin bir bileşimi hâlinde tarikadar için bir temel ve dinî-toplumsal bir halk hareketi için de bir kaynak oluşturuyordu.”[49]

Devamla; Şeyh Bedreddin hareketi için Murat Belge, “Köylü ayaklanmalarının devamı”[50] notunu düşüp; buna kanıt olarak da ayaklanma da özellikle hem Hıristiyanların hem de Müslüman sipahiler ile birlikte değişik kesimlerin iştirak ettiğine işaret ederken; “Şeyh Bedrettin ayaklanması; Osmanlı’nın düzenine karşı komünar temelde eşitlikçi bir isyandır.”[51]

Burada bir parantez açıp, “Şeyh Bedreddin” figürünün “Neye benzetilip”, “Ne olduğu”na değinmek gerekir. Çünkü Onun hakkında yazılanlar, söylenilenler ve farklı değerlendirmeler müthiş derecede çeşitli ve hatta taban tabana zıttır.

Şeyh Bedreddin kimine göre “ilmî derinliği derya gibi sonsuz bir âlim”[52] iken, kimine göre “sultanına karşı ayaklanmış bir asidir.”[53]

Yine kimileri için “seçkin bir kadı ve âlim, büyük bir mutasavvıf,”[54] ve “ünlü bir filozoftur.”

25.01.2018 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR