İNSANI İNSANLAŞTIRAN DEĞERLER: AŞK, SANAT, BAŞKALDIRI, MÜCADELE

İNSANI İNSANLAŞTIRAN DEĞERLER: AŞK, SANAT, BAŞKALDIRI, MÜCADELE

“İktidar ile doğrular arasında

bir mesafe vardır.

Felsefenin görevi bu mesafeyi

açıklığa kavuşturmaktır.”[2]

 

  1. Tiyatro Buluşması’nı yine zor günlerde gerçekleştiriyoruz.

Sakın ola “Hangi günümüz zor değildi” demeyin; bir sona doğru ilerlerken; bu yaşadığımız, zorlukların en zoru gibi duruyor.

Tam da bunun için tiyatro düşmanlığının zirve yaptığı, tek adam rejiminin tek-eline bağlandığı bu belalı kesitte, “Yaşasın hayat, yaşasın tiyatro” haykırışıyla bizi ayakta tutan ya da insanı insanlaştıran değerlere yani aşka, sanata, başkaldırıya, mücadeleye sarılacağız…

* * * * *

O hâlde Friedrich Nietzsche’in, “Artık kimse ölümcül hakikâtler üzerinden ölmüyor. Çok fazla panzehir var,” diye tanımladığı yaşa(tıl)dığımız rezaletin orta yerinde “Aşk örgütlenmektir,” diyen Ece Ayhan’ı; “Gerçek devrimciyi yöneten büyük aşk duygularıdır,” haykırışıyla Che Guevera’yı hatırlayacağız…

Evet aşka ve mücadeleye sarılacağız.

Hem de “Sizin aşkınızla asla!/ Sizin sanatınızla asla!/ Sizin düzeninizle asla!/ Sizin dininizle asla!” dizelerindeki Vladimir Mayakovski radikal kararlılığıyla…

Bunları yapmazsak; böyle olmazsak bir kuklaya, sürüye dönüş(türel)eceğiz!

Şimdi ayağa kalkıp “Hayır” deme zamanıdır.

Yeni bir dille, duruşla yeni bir dünya ütopyasının peşine düşme günleridir.

Eğer hayat yeniden aşk ve sanatın olacak ise; yeryüzü aşkın yüzüne dönüş(türül)üp, kapitalist özel mülkiyet düzeni ile yabancılaşması ortadan kaldırılarak, insan(lık)ın özgürleşmesi ve özgür gelişimi hayata geçirilecekse; şimdi yola çıkma zamanıdır.

Geç kalamayız! Sürdürülemez kapitalizmin insan(lık)a “vermekten” çok aldığı, “geliştirmekten” çok tahrip edip yıkıma uğrattığı bir barbarlığın orta yerinde nefes almak için bile hepimizin önündeki soru(n): İnsanı insanlaştıran değerlere yani aşka, sanata, başkaldırıya, mücadeleye sarılıp kazanmak veya kuklalaşıp, sürüleşerek tükenmektir!

Şimdi V. İ. Lenin’in, “Sınıf savaşımı sürüyor ve tüm çıkarları ona bağlı duruma getirmek de bizim görevimiz. Kendi komünist ahlâkımızı da ona bağlıyoruz. Ahlâk, eski sömürücüler toplumunun ortadan kalkmasına ve tüm emekçilerin yeni komünist toplumu kurmakta olan proletaryanın çevresinde toplanmasına yardım eden şeydir,”[3] uyarısını kulağımıza küpe ederek hayat(larımız)a, var oluş(umuz)a dair vicdanî, ahlâkî bir tercihle yüz yüzeyiz…

Ertelemeyin, geç kalmayın, karar verin: İnsanın doğaya ve kendine yabancılaştığı, ağır kültürel yozlaşmanın altında insan davranışlarının ne kadarını tolere edebileceğiz? Yapılan yanlışların ne kadarını değiştirip dönüştürmek adına hoş karşılayacağız? (Soru(n)ların yanıtını zamana yaymak, erteleyerek geleceğimizi oluruna bırakmaya hiç kimsenin hakkı yoktur!)

Bu kadar karmaşık soru(n)lara doğru yanıtlar bulmak için en büyük yardımcılarımızdan birisi (devrimci) tiyatro olabilir ve olacaktır da!

* * * * *

Hayır; tiyatroya olduğundan daha fazla önem vehim atfetmiyorum…

Çünkü “sanat”ın en gelişmiş biçimi olarak düşünebileceğimiz tiyatro, MÖ V. yüzyılda Atina’da demokrasinin “icat edildiği” dönemde doğdu. MÖ IV. yüzyılda, demokrasi ölürken tiyatronun parlak dönemi de bitti. 

Demokratikleşme süreci tiyatronun gelişmesi için gerekli özgürlük ortamını yarattı. Tiyatro, canlı bir tartışma, eleştiri ortamını, kültürel canlılığı besleyerek demokratik vatandaşlık kimliğinin gelişmesine böylece demokrasinin yaşamasına yardımcı oldu. 

O dönemde Atina’da binden fazla tiyatro eseri üretilmiş. Ancak, bunlardan geriye Eskülüs, Sofokles, Öripides tarafından yazılmış toplam 32 tragedya, Aristofanes tarafından yazılmış 12 komedi kalmış. Bugüne kadar gelebilmiş olmalarına bakarak, bu tragedyaların, komedilerin, türün en iyi örnekleri olduğu söylenebilir. 

Tragedya (ve komedi) izleyiciyi, bir kişinin anlatımına, yorumuna, bakış açısına bağlı kılmıyordu. Tiyatro “durumu” anlatmıyor, birden fazla karakterin eylemleri, onların özgün perspektifleri üzerinden gösteriyordu. Tragedya çoksesliydi, egemen “siyaset rejimi” içinde seslerini duyurmalarına izin verilmeyen kadınların, yabancıların (Persler, Mısırlılar, vb.), kölelerin, çocukların, tragedyaların içinde konuşma olanağı bulduğu görülüyordu. Çoksesli bir yapıt olarak tragedya, izleyiciye kendi aklını kullanarak kendi yorumunu geliştirme özgürlüğünü tanıyordu. Tragedya, izleyiciye cevaplardan daha çok, yöneticilere, adalete ilişkin sorular sunduğu için, demokratik kişiliğin oluşması açısından özellikle önemliydi.[4]

Özetle tarih boyunca, eleştiriden, çokseslilikten korkan egemenlerin, (devrimci) tiyatrodan da korkmaları boşuna değildir. Çünkü devrimci tiyatro insan(lar)a, onu insanlaştıran değerlere, yani aşka, sanata, başkaldırıya, mücadeleye sarılmayı, bir başka deyişle yabancılaşmaya itirazı, ondan kurtulmayı öğretir…

* * * * *

Burada bir parantez açarak ilerleyelim: İnsan doğal varoluşu bakımından ne “iyi”, ne “kötü”, ne kuzu ne de kurttur. Şartlara göre iyi yönde bir karakter geliştirebildiği gibi, bir canavara da dönüşebilirken;[5] insanı insan yapan insanî değerler; insan(lık)a özgü olan kültürel öğelerdir; sanat, mücadele, isyan gibi…

Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, erdem, onur, adalet, sevgi, sanat, itiraz, dostluk ve dayanışma insana özgü ve bütün insanlar için ortak sayılabilecek üstün değerlerken; kapitalist yabancılaşmanın yok etmeye çalıştığı söz konusu değerler, yok olmaya yüz tutmuş olandır.

Evet, insan(lık)ı depresyona mahkûm eden kapitalist çıkmaz karşısında yeniden ayağa kalkmak için değerler(imiz)e sarılmaktan başka çare(miz) yok…

Kapitalizm insan(lık)ın çok büyük bir bölümü için mutsuzluk ve çıkışsızlık üretmeye devam ediyorken; insanın insan üzerindeki sömürüsü nedeniyle milyarlarca yoksul yerkürede gün yüzü görmüyor. Yaşamın, doğanın, birlikteliğin tadını çıkarmak şöyle dursun; dünya yüzündeki yüz milyonlarca insan için yaşam sadece katlanılması gereken zorlukların ve acıların bir geçidi gibi… Toplumun, ezenler ve ezilenler, zenginler ve yoksullar, yani patronlar ve işçiler olarak yarılması insanlığın başına her türlü belâyı sarmaya devam ediyor. Kapitalizmin içinde debelenip durduğu yapısal kriz ve bunun bir sonucu olarak kendine özgü yöntemlerle giderek yayılan Üçüncü Dünya Savaşı bu güvensizlik ve mutsuzluğu daha da arttırıyor. Yüz milyonlarca insan, kapitalizmin yarattığı karanlığın, kasvetin doğrudan etkisi altında depresyonla boğuşuyor.

Araştırmalara göre 2015 yılında dünyada 350 milyon insan depresyon tedavisi görüyordu; bu da her 20 kişiden birinin depresyon yaşadığı anlamına geliyor. Coğrafyamız Türkiye’de ise, depresyon tedavisi görenlerin sayısı 2014’te 8 milyon 180 bin civarındaydı. O yılda nüfusunun 78 milyona yakın olduğu düşünüldüğünde, bu neredeyse her 9 kişiden birinin depresyonda olduğu anlamına gelir.

Bunun yanında Dünya Sağlık Örgütü, her 3 saniyede bir dünyada bir intihar girişimi olduğunu, her 40 saniyede bir intihar girişiminin ölümle sonuçlandığını açıklarken; resmi verilere göre her yıl 800 binden fazla insan intihar ederek yaşamına son veriyor.

Eklemeden geçmeyelim: 50 yılda intihar eden insan sayısı yüzde 60 oranında arttı. İntihar, tüm dünyada insanların en yaygın ölüm nedenleri sıralamasında ilk 10’da yer alıyor. TÜİK verilerine göre 10 yılda coğrafyamızda 29 bin 253 kişi intihar sonucu hayatını sonlandırdı. Yani yılda yaklaşık 3 bin insan, kendinde yaşayacak, bu dünyaya katlanacak güç bulamayarak yaşamına son verdi. 2014 yılında Türkiye’de her yüz bin kişiden 4’ü intihar etti. Üstelik verilere bakıldığında gençlerin, genç erişkinlerin intihar oranları çok daha hızlı bir biçimde artıyor. Yani kapitalizmin insanlık dışılığı, kasveti, en çok gençlerin yaşamını ellerinden alıyor.

Kapitalizm insanların mutsuzluğunu bile kâra dönüştürüyor. Türkiye’de 5 yılda tüketilen toplam depresyon ilacı 211 milyon 577 bin kutu oldu. 0-6 yaş arasındaki çocuklara bile antidepresan veriliyor. Depresyon tedavisi nedeniyle ilaç verilen çocuk sayısı 2013’te 10 binin, 2014’te 5 binin üzerindeydi.

* * * * *

Kimsenin inkâr edemeyeceği üzere bu tabloyu sürdürülemez kapitalist yabancılaşma olgusunu yarattı.

Tüm belirtiler, somut veriler ortada! Sürdürülemez çürüyen kapitalizm dünyamızı tam bir yabancılaşma küresine çevirmiş bulunuyor. O nedenle, günümüz dünyasında yabancılaşma kavramı ekonomiden psikolojiye, sosyolojiden felsefeye, edebiyat ve sanat dünyasına dek geniş bir kullanım alanı içinde sık sık karşımıza çıkıyor. Aslında yabancılaşma kavramı etrafında yürüyen tartışmaların uzun bir geçmişi var. Yabancılaşma kavramı XIX. yüzyılda Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Ludwig Andreas Feuerbach gibi büyük düşünürler tarafından felsefî değerlendirmeler bağlamında gündeme getirilmişti. Karl Marx ise, Georg Wilhelm Friedrich Hegel ve Ludwig Andreas Feuerbach’ın yabancılaşma konusundaki açılımlarını eleştirerek konuyu gerçek maddi temellerinden hareketle ele aldı.

Karl Marx, ilerleyen ve derinleşen çalışmaları boyunca, yabancılaşma olgusunu kapitalizmin ekonomik temelinde yatan nedenleriyle açıklığa kavuşturdu. Fakat ekonomik temel diye nitelediğimiz altyapıdan doğan sorunların, politikadan sanata, hukuktan insan ilişkilerine dek geniş bir alanı kapsayan üstyapıdaki yansımaları kuşkusuz çok boyutlu ve karmaşıktır. Karl Marx, ekonomik temelde gerçekleşen emeğin yabancılaşmasının, insanın kendine, diğer insanlara, türüne ve doğaya yabancılaşmasıyla boyutlanarak üstyapıda yarattığı geniş kapsamlı etkilerini asla göz ardı etmedi. Buradan hareketle belirtmek gerekir ki, yabancılaşma olgusunu en geniş kapsamıyla kavrayabilmek için esas kaynak Marksist çözümlemelerdir.

Yabancılaşmaya son verecek olan da, Karl Marx’ın ‘11. Tez’de belirttiği gibi, felsefecilerin dünyayı yorumlamaya çalışmakla yetinen tartışmaları değil, dünyayı değiştirmek üzere kapitalizme meydan okuyacak fiili hareket olacaktı.

Karl Marx ile Friedrich Engels’in de katkılarıyla, erken dönem çalışmalarından itibaren yabancılaşma sorununun irdelenmesini tarihsel materyalizm temelinde ele aldı. Sorunun köklerinin, kapitalizmde işçinin üretim süreci içindeki ve ürettiği ürün karşısındaki nesnel pozisyonunda yattığını açığa çıkardı. Georg Wilhelm Friedrich Hegel ve Ludwig Andreas Feuerbach gibi düşünürlerin gerçek maddi temellerden hareket etmedikleri için açıklığa kavuşturamadıkları yabancılaşma olgusunu Karl Marx, “emeğin yabancılaşması” noktasından hareketle irdeledi.

Böylece, yabancılaşma olgusunun felsefe dünyasının veya psikoloji alanının spekülatif yaklaşımlarından arındırılmış biçimde, iktisadi, sınıfsal ve tarihsel temellerde kavranmasını mümkün kıldı. Kapitalist toplumda çeşitli çelişki ve problemlerin ifadesi olan yabancılaşmanın, aslında kapitalist üretim sürecine egemen olan koşullardan kaynaklandığı gerçeği Karl Marx’ın çözümlemeleri sayesinde gözler önüne serildi.

‘1844 Elyazmaları’ndan itibaren Karl Marx’ın yazıları ve eserleri, yabancılaşma konusunu şu ya da bu kavrama hapsolmaksızın, gerçek ekonomik temellerinden hareketle ele almamızı mümkün kılan engin çözümlemelerle örülüdür.[6]

İlerleyen yıllarda Karl Marx, işçinin kendi çalışmasına ve kendi ürününe yabancılaşmasını içeren kapitalizm analizlerinde, yabancılaşma kavramı yerine daha çok “meta fetişizmi” kavramını kullanmayı tercih edecektir. Fakat bunlar konunun özünü değiştirmeyen detaylardır ve ister yabancılaşma diyelim ister meta fetişizmi, bunu yaratan kapitalist özel mülkiyet ve kapitalist işbölümü koşullarıdır.

İşçinin ürettiği ürünün sahiplenilme tarzı yabancılaşmanın somut bir göstergesidir ve kapitalist üretim tarzının çarpıcı çelişkisini açığa vurur. Çünkü işçi kendi yarattığı ürünle aslında sermayeyi yaratır ve işçi ne kadar çok üretirse, o kadar da çok sermayenin egemenliği altına girer. İşçi ne kadar çok meta yaratırsa, kendi işgücü bir meta olarak o kadar ucuzlar. Metalar dünyasının değeri arttıkça insanlar dünyası değersizleşir. Kapitalizmin temel çelişkisini oluşturan emek-sermaye çelişkisi, sermaye palazlandıkça işçinin yoksullaşması gerçeğinde somutlanır. Böylece emeğin yabancılaşması da kendini bu çelişkinin derinleşmesinde yansıtır.

Elbette meta üretimi tarih sahnesine kapitalizmle birlikte çıkmış değildir ama yalnızca kapitalizm, değişim için üretimi yani meta üretimini genelleştirmiştir. Kapitalizmde işçi yalnızca meta üretmez, kendi işgücünü de meta olarak yeniden üretir.

Karl Marx’ın o unutulmaz ifadesiyle, “Emek zenginler için mucizeler üretir ve saraylar kurarken, işçiler için sefaletten başka bir şey doğurmaz ve izbelerden başka bir şey kurmaz; güzellik yaratırken, makine durumuna indirgeyerek barbarlık içine düşürdüğü işçiyi fizik ve törel bakımdan alçaltır; kafa alanını geliştirirken, alıklık ve budalalığı işçinin yazgısı durumuna getirir”.

Kapitalizm ilerledikçe egemenleşen meta, onu üretenden bağımsız özerk bir yaşama kavuşmakta, kendini yaratanın elinden kaçmakta ve dahası ona düşman bir kimlik kazanmaktadır. Meta fetişizmini en üst derecede somutlayan meta, paranın ta kendisidir. Bu meta insanları boyunduruğu altına alır, onları kendisine kul köle eder. Yabancılaşmanın en çarpıcı ifadesi olarak, aslında insanların toplumsal eyleminin ürünü olan para, onlardan ve onların bunu kavrayabilmesinden bağımsız biçimde onların karşısına dikilir. Ve onları ezer geçer. O nedenle yabancılaşma olgusu en çok parada somutlanmakta ve kapitalizmin ürettiği toplumsal ilişkiler de paranın ardına gizlenmektedir. Bu gerçeklik olgunlaşıp dünya ölçeğinde yaygınlaştığı derecede, kapitalizm de büsbütün çürüyen bir toplumsal düzen olarak kendini ortaya koymaktadır. Çünkü paranın egemenliği ölçüsünde, insanlar arası ilişkiler paraya bağımlı ve paraya tapınan pespaye bir ilişkiye dönüşür. Böylece kendine ve hemcinsine yabancılaşan insan, neticede çürüyen bir düzenin içinde kendi benliğini yitirerek çürür.

Marksizm-Leninizm, yabancılaşmanın kapitalist üretim tarzında yatan temel nedenlerini gözler önüne sermekle, bu olgunun tarihsel olarak geçiciliğini ve aslında insanın kendi özgürlüğünü yaratabileceğini kanıtlamıştır. İnsanlık işçi sınıfının devrimci eylemi sayesinde kendini kapitalist düzenden de ve onun eseri olan yabancılaşmadan da kurtarma olanağına ve gücüne sahiptir. Marksizm-Leninizm, kapitalist yabancılaşmanın prangalarından kurtulmanın ve böylece ileri düzeyde insanlaştırılmış bir dünyayı gerçekleştirmenin yolunu göstermiştir.

Bilinmelidir ki, özel mülkiyet rejimine son verecek olan işçi devrimi, emeğin özel mülkiyetle ilişkisinden kaynaklanan her türlü kölelik koşullarına ve yabancılaşmaya son verecektir. İşçi sınıfının kurtuluşu, Karl Marx’ın vurguladığı gibi, o nedenle insanlığın evrensel kurtuluşu anlamına gelecektir.[7]

* * * * *

Şu gerçeklik defalarca vurgulanmalı: Yabancılaşmayı aşmak için, insan(lık)ın evrensel kurtuluşu yolunda işçi sınıfının ve emek(çiler)in en önemli mevzilerinden/ kaldıraçlarından birisi sanattır.

Pablo Picasso’nun, “Sanat gerçeği anlamamıza yardım eden bir yalandır,”[8] saptamasını abartılı bulan birisi olarak “sanat” deyince aklıma ilk gelen aşk ve devrimdir.

Evet (devrimci) sanatın, aşk ve devrimle doğrusal bir ilişkisi vardır.

Bu bağlamda sanat da hem bir coşma, hem yadsıma işidir. Sanatçı gerçekten vazgeçemezken; yaratma edimi dünyayı hiçe sayar. Sanatın devrimciliği de tam bu noktada boy verir.

Ancak burada birisi “Sanat Nedir?” diyebilir; yanıtlayalım…

Sanatın nasıl tanımlanabileceği yüzyıllardır tartışıldı, hâlâ da tartışılıyorsa da; sanatın devrimci bir eylem, bir manifesto olduğu inkâr edilemez bir gerçektir.

Bir an anımsayın: “Komünist Manifesto, XIX. yüzyılın en etkileyici yapıtı olarak tanımlanmıştır. Burada Komünist Manifestonun pek üzerinde durulmayan bir etkisinden bahsetmek istiyorum, sanat üzerindeki etkisinden. Manifesto Rus devrimini etkilemesinin yanında, gelecekçilikten (fütürizmden) ve gerçek üstücülükten (sürrealizmden) tutun da 1968 Paris’inde çok önemli rol oynayan durumculuğa (situationism) kadar, devrimci avant-garde sanatın gelişmesinde de çok önemli bir rol oynamıştır. Bir bakıma manifesto birçok yeni türden eserlerin üretilmesine rol modeli olmuştur. Zaten ‘manifesto’ fikri bir çeşit polemik mücadeledir ve bu yeni ajanda yaratma, mücadele etme yöntemi, sanatta değişim yaratmak isteyen avant-garde sanatçılar tarafından kabul görmüştür ve yeni manifestolar ortaya çıkmıştır. Bu manifestoları yazanlar devamlı kolektif çalışma ve üretme yöntemini benimsemişlerdir.”[9]

Kolay mı? Sanat, içinde bulunduğu çağa, onun değerlerine, tabularına, kurallarına ve sınırlamalarına meydan okudukça gelişir.

Kuşkusuz sanata kimse sınır koyamazken; kapitalizm tarafından kullanılan sanat, sisteme yardımcı bir ek unsur, bir tüketim malzemesi olmanın ötesine geçemez.

Ernst Fischer’in, “Kapitalizm, uzun süre kuşkulu, saçma, karanlık bir şeymiş gözüyle baktı sanata. ‘Para getirmiyordu’ sanat. Kapitalist öncesi toplum har vurup harman savurma, gösterişli eğlenceler düzenleme, sanatın desteklenmesi eğilimindeydi. Kapitalizm ise her şeyin titizlikle, başka bir şey görmezcesine, hesaplanması demekti. Kapitalist öncesi dönemde değişmeye yayılmaya elverişli bir özelliği vardı zenginliğin, kapitalist zenginliğin ise durmadan birikmesi, yoğunlaşması, durmadan kendini çoğaltması gerekiyordu,”[10] notunu düştüğü kapsamda kapitalizm sanatı sıradanlaştırıp, “şey”leştirirken; sanat, yaşadığımız hayatı daha katlanılabilir kılan ve değişimin yolunu açan bir eylem olarak sürekli bir hareket hâlindedir.

Toplum altüst olduğunda, sanat buna kayıtsız kalamaz; sanat da altüstlüksüz var olamaz…

Bu çerçevede sanatın tarihi, aynı zamanda insan(lık)ın tarihidir; bu tarihi bilmeyen, insan(lık)ın tarihini de kavrayamayacaktır.

Çünkü devasa özgürleştirici gücüyle “Sanat insanı parçalanmış bir durumdan birleşmiş bir bütüne dönüştürebilir. İnsanın gerçekleri anlamasını sağlar, onları dayanılır bir biçime sokmasında insana yardımcı olmakla kalmaz, gerçekleri daha insanca, insanlığa daha layık kılma kararlılığını da arttırır.”[11]

Ancak… Lanetli bugün(ler)de kapitalizm her şeyi olduğu gibi sanatı da metaya çevirdi. Artık sanat yapıtı, pazar kurallarına uygun olarak alınıp satılan bir metadan başka bir şey değildi.

“Sanat eserlerinin metaya dönüşmesi ve bu şekilde alımlanması gibi, tüketim toplumunda metanın kendisi de imgeye, temsile ve gösteriye dönüşmüştür. Kullanım değerinin yerini ambalaj ve tanıtım almıştır. Sanatın metalaşmasının sonu, metanın estetize edilmesidir. Metanın baştan çıkarıcı ölümcül şarkısı, vaktiyle burjuva sanatının barındırdığı mutluluk vaadini yerinden etmiştir; tüketici Odysseus, tatmine ulaşacağını umarak kendini sevinçle meta denizinin sularına bırakır, ama aradığını bulamaz.”[12]

Kapitalizm koşullarında her şey ticari bir metaya dönüşmüşken; sanat yapıtı da tüketilen ve kaçınılmaz olarak tükenen bir meta olarak ele almıştır. Çünkü tüketilen her şey sonludur.

Bu da sanatın krizi ya da krizin sanatını devreye sokmaktadır.

Evet sanat bir kriz içindedir, özellikle de son yıllarda. Özellikle sanat yapıtının bir metaya dönüştürülmesi ve teknolojik alandaki gelişmeler sanattaki krizi tetikledi. Sanatın krizi aynı zamanda sistemin ve daha geniş anlamıyla insanlığın, uygarlığın da krizidir. Ya da Sanatın krizi, insan(lık)ın krizidir…

* * * * *

Sanatın da, insan(lık)ın da krizi aşabilmek artık bir devrim sorunudur.

Hatırlayın: 1917 Ekim Devrimi, nasıl insanları özgür kıldıysa, sanatı da tutsaklıktan kurtarıp özgürlüğünü verdi. Daha önce çarın çevresine, burjuvazinin beğenilerine göre yönlendirilen sanat, devrim sayesinde bu boyunduruktan kurtulup sanat çalışanlarının özgür yaratıcılıklarına bırakıldı. Ekim Devrimi sırasında sanatçılar, devrim etrafında toplandılar.

Ekim Devrimi, kurulu düzeni parçalayarak, yalnızca dünya emekçilerine kapitalist sistemin değiştirilebilir olduğunu göstermekle kalmadı; aynı zamanda burjuva düşüncesinin etkisi altındaki sanatı da derinden sarstı, yerleşik kalıpları paramparça etti. Tabiri caizse Ekim Devrimi, nefessiz kalan sanata taze yaşam soluğu üfleyerek sanatçıların bilincinde muazzam sıçrama yarattı ve köhnemiş yapıları yıkarak yaratıcılıklarının önünü açtı.

Devrimden sonra, işçi iktidarı altında canlanan sanat hayatı ve yeni arayışlar, Avrupa’dan Amerika’ya dünyadaki sanat akımlarını derinden etkiledi. Sanatın modern tarihi incelendiğinde görülecektir ki, 1917’den sonra, neredeyse tüm sanat akımlarında bir canlanma, dönüşüm veya yeni anlayışların ortaya çıkması söz konusudur. Meselâ Dada ve sürrealizm gibi… Ve bu akımlar, devrimci proletaryanın yanında olduklarını açıklıyorlardı. (Kimi Dada sloganları şöyleydi: “Dada devrimci proletaryanın tarafındadır!” “Yıkılsın burjuva entelektüelliği!”)

Ekim Devrimi, özellikle Almanya’da etkili olmuştu. Entelijansiya içinde sanat ve siyaset, sanat ve komünizm, aydınlar ve devrim tartışmaları geniş bir yer tutmaya başlamıştı. Tatlin’in, üretimi hayat ve sanatla birleştirme yaklaşımı yoğun ilgi görüyordu. Üretim ve sanatı birleştirme düşüncesindeki Bauhaus Okulu ya da tiyatrodaki geleneksel çizgiyi kıran Erwin Piscator ve Bertolt Brecht’in devrimci politik tiyatrosu ve drama alanındaki teorik açılımları Ekim Devriminin ürünüydü. 1920’li ve 1930’lu yıllarda Erwin Piscator ve Bertolt Brecht’in sahneye koyduğu oyunları binlerce işçi izlemeye geliyor, sahne ve salon oyun bitimlerinde adeta devrimci bir alana dönüyordu. Oyunların bu denli ilgi görmesi ve işçi kitlelerini devrimci tarzda etkilemesi, Alman burjuvazisini kelimenin tam anlamıyla çileden çıkartıyordu. Hemen tüm oyunlardan sonra büyük gazeteler devrimci tiyatroya, Erwin Piscator ve Bertolt Brecht’e saldırıyor, onları kızıl bozguncu olmakla, sanatı slogana dönüştürerek katletmekle suçluyorlardı.

Ekim Devrimi, tüm dünyada entelijansiyanın büyük ölçüde sola kaymasını sağladı. Özellikle Almanya ve Fransa’da entelektüeller, sosyalist ve komünist partilerin yörüngesine girdiler. Bu dönemde sosyalist olmamak adeta ayıptı! Dünya edebiyatının en önemli kalemleri sosyalistti ve eserlerinin konusu emekçiler ve onların mücadeleleriydi. Türkiye işçi sınıfının şairi Nâzım Hikmet, Ekim Devriminden etkilenerek komünist olmuş ve birçok sosyalist yazar yetiştirmişti. Ekim Devrimiyle açılan dönemde sosyalizm bir umuttu, yeni bir toplum kurma arzusu aydın ve sanatçıları da etkisi altına almıştı. Nitekim bu dünyayı değiştirme arzusuydu ki, 1936’da İspanya’da iç savaş patlak verdiğinde, dünyanın birçok ülkesinden aydın ve sanatçıları işçi sınıfının saflarında Franco’ya karşı savaşmaya sevk etti.

* * * * *

O hâlde tarihinde kanıtladığı üzere devrimin gerçek kazancı, düşünce ve duyguları bilinçte billurlaştırıp, aşkı, sanatı ve hayatı ayaklandırmasıdır.

Hâlihazırda, en hayati mücadele, insan(lık)ın yabancılaşmaya karşı mücadelesiyken; nesnel olarak devrim, sınıf hiyerarşilerini altüst eden ve sosyoekonomik formları yıkıp yaratan tarihsel bir süreçtir.

Öznel olarak da devrim, kolektif eylemlerle örgütlenmiş bireyin, ütopyalarla beslenen yepyeni hedeflere uygun yeni araçlar yaratması gerektiğini fark etmesi eyleminde somutlanırken; sanatın üretim sürecinin çerçevesi de hayatla, insan(lık)la vazgeçilemez ilişkisidir ki, tam da bu nedenle sanat hayata, insan(lık)a dokunan mücadelelerde belirleyici rol(ler) üstlenir ya da üstlenmekten asla geri duramaz!

İş bu nedenle devrimle -ve mümkün kıldığı bakış açılarıyla- bağlantılı olarak, estetik üretim ve tüketim olarak sanat meselesini; bir başka deyişle hayat ile sanat arasındaki ilişkileri gündeme getirmek “olmazsa olmaz”ken; herkes yeni devrimci yaşamın sanatçı-yapıcısı olmalı. Çünkü “Devrim, sadece ekonomik taleplerle gerçekleşen bir hükümet değişikliği (politik devrim) değil, bütün toplumun baştan aşağı dönüşmesinin yolunu açan bir sosyal devrimdir,”[13] Marshall Berman’ın ifadesiyle…

Kolay mı? “Marx’a göre, sosyalist devrimin şiiri, burjuva devriminin şiiri gibi geçmişten değil, ancak gelecekten esinlenebilir”ken;[14] sanatı üretim, sanatçıyı üretici olarak ele alıp; herkesi sanatçı olmaya, her alanı da sanatın alanı hâline getirmeye yönelik bir çağrıyı dillendirmeliyiz…

Bu noktada sanat eleştirmeni Vladimir Papernyi’nin, Sovyet sanatçılardan yaptığı şu alıntılarını anımsamak yol açıcı olacaktır:

“Dziga Vertov: ‘Bundan böyle kendimi insanın hareketsizliğinden ebediyen kurtardım, sürekli hareket hâlindeyim.’

Kasimir Maleviç: ‘Bir yaratıcı tempo anı, biçimlerdeki hızlı kayma; durgunluk yok, sadece çalkantılı hareket var.’

Korneli Zelinski: ‘Güneşe dönülmelidir’…[15]

Devrim için bir yer değiştirme, istikrarsızlık ve düzensizliktir sanat. Bu kapsamda insanî değerleri derinleştirmeyen sanat, sanat addedilemez; çünkü sanat, insanî devinim ve toplumsal devrimin dayanaklarındandır…

Kaldı ki devrimci sanat havadan düşmez. Kendi değer mirasları üstünde yükselir. Bugünkü çağdaş kültür de sıfır kilometrede piyasaya çıkmış değildir. Sanat kendi mirasının ekidir. Tevfik Fikret’siz bir toplumda Nâzım Hikmet olmak mümkün değildir. Her birinde, üstünde yükseldikleri yerel ve evrensel mirasın kökleri vardır.

Gerçekçi sanatın devrimciliği esas anlamıyla insanî değerleri insana ve gerçeğe doğru derinleştirmesi nedeniyledir.

Bilgiç değil bilgedir ve insanî olanı bilgece kurgular…

Kirli değil durudur ve kirletilen insanî değerleri durulayarak seslendirir…

Mızmız, teslimiyetçi, ruh özürlü, ithal ve taklit değil, insanî gerçekliğin sahici ışıltısını taşır…

Düş onun soluğunda tanımını bulurken; anlaşılmaz olan onun sesinde anlaşılırlık kazanır…

* * * * *

Böylesi devrimci bir sanat için daha çok aşka, “dünyayı güzellik kurtaracak,/ bir insanı sevmekle başlayacak her şey” diye haykıran aşık olma cüretine muhtacız…

“Aşk” deyince; Cem Karaca’nın, ‘Tamirci Çırağı’nı; Zülfü Livaneli’nin ‘Gözlerin’i nasıl terennüm etmezsiniz ki?

Veya Ahmet Arif’in, ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’ini ve boylu boyunca Nâzım Hikmet’i anımsamamak mümkün müdür?

Elbette örnekler uzar giderse de; Sümeyra Çakır’ı, Tülay German’ı, Hasan Hüseyin Korkmazgil’i, Turgut Uyar’ı, Can Yücel’i anımsatmadan geçemem…

Bencileyin aşk ve/veya sevgi tanımı dar değil, geniştir Nâzım Hikmet’in, “Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da/ hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,/ bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte/ yani yürekte.

Meselâ bir barikatta dövüşerek/ meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken/ meselâ denerken damarlarında bir serumu/ ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da/ hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin/ ama o bunun farkında değildir/ ayrılmak istemezsin dünyadan/ ama o senden ayrılacak/ yani sen elmayı seviyorsun diye/ elmanın da seni sevmesi şart mı?

Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık/ yahut hiç sevmeseydi/ Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da/ hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,” çığlığındaki üzere…

Veya Ahmed Arif’in, “Terketmedi sevdan beni,/ Aç kaldım, susuz kaldım,/ Hayın, karanlıktı gece,/ Can garip, can suskun,/ Can paramparça…/ Ve ellerim, kelepçede,/ Tütünsüz, uykusuz kaldım,/ Terketmedi sevdan beni,” dizelerindeki gibi…

Evet, evet, aşk için ölmeli; aşk o zaman aşktır…

* * * * *

“Aşk yalandır,” diyenler en büyük yalancılarken; yine “Böylesi bir aşk yoktur,” diyenler de itirazdan, protestodan, mücadeleden kaçanlardır…

“Sermaye dünyasında gerçek aşk yoktur,” toptancılığına anımsatılması gereken; aşkın mücadele ve isyanlara yani yabancılaşmaya itirazla mümkün olduğu, olabileceğidir…

Hayır itirazdan, protestodan, mücadelesden yoksun aşk ve sanat ol(a)maz John Berger’in, “Protesto, sıfırlanmayı ve suskunluğa mahkûm edilmeyi reddetmektir. Bu sebeple, gerçekleşirse eğer, o anda küçük bir zaferdir protesto. Her an gibi geçici de olsa iz bırakır. Geçip gitse de belleklere kazınmıştır. Protesto aslında başka, daha adil bir gelecek için göze alınmış bir fedakârlık değildir; içinde bulunulan zamanın kifayetsiz bir kurtarılışıdır. Mesele, kifayetsiz sıfatıyla tekrar tekrar nasıl yaşanabileceğidir. Zira hikâyeler duyulduğunda, zamanın çizgisel akışı kesintiye uğrar ve kifayetsiz sıfatı anlamsızlaşır,”[16] diye belirttiği gibi…

Kolay mı?

FARC-EP lideri Pedro Antonio Marín kod adı Manuel Marulanda Vélez’in, yoldaşları tarafından takılan lakabıyla Tirofijo’nun “Ruhlarınızı silahlandırın”…

  1. İ. Lenin’in, “Nesnel bir durumun saptanmasından mevcut durumun doğrulanmasına geçen teori, Marksist değildir… “Bütün şanslar kesinlikle insanın kendinden yana olduğu zaman mücadeleye girişmek ve mücadeleye yalnız o durumda başlamak elde olsaydı tarihi yaratmak şüphesiz pek kolay bir iş olurdu”…

André Breton’un, “İsyan kendi kendini haklı çıkartır, kendisine yol açan şartları değiştirebilme olasılığından tamamen bağımsız olarak... O, rüzgârda bir kıvılcım, ama barut fıçısı arayan bir kıvılcımdır”…

Fred Hampton’un, “Konuşmaktan daha fazlasını yapmak zorunda kalacağız. Dinlemekten daha fazlasını yapmak zorunda kalacağız… Öğrenmekten daha fazlasını yapmak zorunda kalacağız. Gayet zor olan o pratiğe girmek zorunda kalacağız.”

Michel Foucault’nun, “Düşünceyi, hakikâtin içine politik bir pratik yerleştirmek için kullanmayın; Politik pratiği düşüncenin yeğinleştiricisi olarak kullanın,”

Costas Douzinas “Aşık olmaya hazır değilsinizdir ya da ayaklanma ‘başlatmaya’. Hayatımızdaki adımları planlarız, olumlu olumsuz yönleri tartarız. (Eğitimimizle, işimizle, evliliğimizle ilgili) Ancak hesaplar hep sonsuzdur ve devam ederseniz asla hareket edemezsiniz. Kararlı eylem biraz delilik gibidir, bir coup de foundre (yıldırım düşmesi)dir,”[17] saptamalarındaki üzere aşksız mücadele (ve devrim), mücadelesiz (ve devrimsiz) aşk mümkün değildir.

Özetlersek: İnsan(lık)ın, insan olma serüveninde, dünyayla ilişkisinde aşk, sanat ve isyanın önemi müthiştir.

Toplumsal yaşamın bir yanı emek, sınıf mücadelesi vb’leriyken; öteki yanı da hayata dokunan insan(lık)dır.

* * * * *

Diyeceklerimi -müthiş eksikleri olduğunu bile bile- noktalamalıyım…

Eskilerdi… Aşk ve tutkuyla devrim için, estetiğin geleceğin ahlâkı olması amacıyla dövüşülen günleri anımsıyorum…

O günler durmadan Nâzım Hikmet’in, “Sende ben, kutba giden bir geminin sergüzeştini,/ sende ben, kumarbaz macerasını keşiflerin,/ sende uzaklığı,/ sende ben imkânsızlığı seviyorum.// Sende ben, imkânsızlığı seviyorum,/ fakat asla ümitsizliği değil...” dizelerini terennüm ederek, gereği üzere yaşadığımız zamanlardı…

Tabiri caiz ise gökyüzünü fethe çıkıp; gökyüzüne doğru uçtuğumuz günlerdi…

Tam da böyleydik: Sokakta gazete satardık, işçi kahvelerinde örgütlenir, ‘Ne Yapmalı’yı, ‘Devlet ve İhtilali’ okurduk, kavga eder, en önde yürüyen Deniz’in, Mahir’in, İbo’nun adımlarına yetişmek için koşar adım giderdik…

“Bir gün mutlaka” derdik; yeneceğimizden emindik…

Evet, evet “Bir gün mutlaka yeneceğimize” inanırdık; Violeta Parra’nın “Gracias a la vida”sını terennüm ederdik Mercedes Sosa ile Joan Baez eşliğinde…

Aslı sorulursa her şarkı, her şiir, her heykel, her oyun bir zaferdir aşk ve hayat için dövüşenler açısından…

O hâlde hayatı güzelleştiren şarkılardan, şiirlerden, heykellerden, oyunlardan yani aşk ve hayat için mücadeleden vazgeçemeyiz Süreyya Berfe’nin, “ama sen/ yine de verirsin çiçeğini yaralı ağaç/ uçarsın yaralı keklik/ kan diner yol açılır/ gün döner gece kısalır/ isteyen denize isteyen kendine baksın,” dizelerindeki üzere…

İş bu nedenle hiç yenilmedi bizim taraf, o büyük kurtuluş günü için…

Kolay mı? Özkan Mert’in, “Yaşarsa havaya sıkılı bir yumruk gibi yaşamalı insan” dizelerine kulak verip; “Gracias, Gracias a la Vida/ Hayat Sana Çok Teşekkür Ederim” veya Adnan Yücel gibi, “Biz ki bildikten sonra sevmeyi/ Bütün sabahlar/ Acı renginde olsa ne çıkar,” diyenlerdendik…

 

1 Ağustos 2018 13:37:31, Çeşme Köyü.

19.12.2018 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR