İKİ KİŞİ GİBİ

İKİ KİŞİ GİBİ

Metin ALTIOK'un Küçük Tragedyalar (Tan Yayınları – 1982) adlı kitabında yayınlanan "İki Kişi Gibi" başlıklı şiiri üzerine yaptığım bir "esin-ti" çalışması...Metinde kalın harflerle yazılmış olanlar Altıok'on şiirinin dizeleri, diğerleri ise bana ait olan metin."İki Kişi Gibi"yi, bir kadın ve bir erkeğin iç sesleri olarak algıladım, ve ortaya işte bu metin çıktı. 


Yazılalı epeyce zaman geçti ama bugün, öyle bir süreç içindeyim ki, tekrar hatırlamanın tam zamanı, benim için... Belki okunmasının da...

 

K: Soyunun mutlaka son temsilcisiydi. uçsuz bucaksız bir çölün ortasına belki de uzaydan düşmüş; o kadar özel, öylesine benzersiz, bir vaha gibi ayrıksı.


E: Zaman zaman aynaya bakan, hüzünle göz göze gelen o yüz, nerelerdeydi o güne kadar? sürekli, eksilmeyen bir gülümsemeyle bezenmiş o derin sızı hangi zamanlardan kalmış ne önemi var, böylesine uçurmaktayken beni?


K: Tuğralı alnıyla eski bir berat gibi duruşu, bir yerlerde bir zamanlar bir şeylerin ıskalandığının kanıtı ve geleceğin nasıl da kısacık olduğunun belirtisiydi.


E: Avunan solgun yüzüyle kendisi değil, Kaf Dağının bilicisiydi sanki; yaklaşan karanlığı görülmeden gören ve direnilemezliğini direnmeden bilen..


K: Geçmişe tahta kapılardan geçerdi süzülerek, sessizce; yaralı, ürkek ve geçmişten gelircesine.


E: Kuş tokmaklı, asma kilitli kapılar, daha ben yaklaşmadan bir bir açılıverdi önümde. yönümü bilmeksizin sürükleniyordum; ilerlemek miydi bu, ardında bıraktığını sandıklarına doğru bir yuvarlanış mı anlamaksızın ve tek gerçeğin farkında olarak: gelecek durdurulamaz.


K: Onunla iki kişiydik, birbirinin olmak böyle bir şeydi, daha varolmadan önce vardık, ben ona-o bana adanmış. bunun için doğmuş olmalıydık, bugüne varışımız da bundandı.


E: Daha doğrusu bana öyle gelirdi. yaklaşan o büyük bilinmezi durdurmanın ya da değiştirmenin yolu yoktu ve korkunun yerini giderek alan kayıtsızlıktı belki de, yani asıl korkulası olan.


K: Tam olarak bilmiyorum hangi anda algıladı kaçınılmazı; olmaza tutunmanın elde avuçta bir yitik gelecekten ötesini bırakmadığını ne zaman kavradı emin değilim.


E: İlk ne zaman seslendi ayırt etmek güç... o ilk karşılaşmadan beri durmadan yaşamın gizlerini anlatıyor gibiydi zaten – ve ne önemi var aslında?


K: Sanırım bir akşam durup dururken fark ettik artık sıranın sözcüklere geldiğini. yeni ufuklara açılacak yeni yollara koyulmanın, yeni dillere gereksinimi vardı.


E: Apansız çağırdı beni. nicedir sessizce süre giden söyleşimiz dile geldi sanki.


K: -Hey ahbap; niye düştün yollara,     Kaçılacak yer yok ki!

 
E: -Olmasın ne çıkar,     Yoruyorum ya peşimdekini.

 
K: Muhacirlik günlerinden kalma izlenimi veren o soylu ezikliği tâ içime değiyor, umarsız bir kıvılcım olup bana doğru kaçarak küllenmiş yaraları tutuşturuyor; -neyime güvenip bilinmez- ‘bir daha asla’ dediklerimi olduruyordu.


E: Sanki yetim biriydi -ya da gerçekten öyleydi- ışıltısını içindeki hüzün kırıklarından alan gülümsemesi damarlarımı dolduruyor, sevinç ve acı karışımı bir ürperti sarıyordu içimi.


K: Oluruna bırakmış her şeyi. savaşmaktan yorulmuş, bu yorgunluğun amaçsızlığından çoktan bezmiş, anlamsızlıktan bıkmış, öylece izliyordu yaşamı. karşısında belirecek ilk -belki de son- umut ışığına hasret, öylece...


E: Kararsız ve tedirgin duruşum muydu doyasıya sevinmesini engelleyen, ondan mıydı hep duvara verişi sırtını, neden?


K: Boğazımda rastlantıyla mı oluşmuştu o küçük tıkanma, yoksa kaderin bir o kadar küçük oyunlarından biri miydi tam yanımdan geçtiği ana denk gelmesi, anlamaya çalışmadım.


E: İsimsiz bir ot gibi bitiverdi duygular daracık aramızda... isimsiz ve alabildiğine arsız otlar gibi...


K: Bazen karıştırırdım düşlerle gerçek yaşamı eskiden ve bu yüzden bazen düş sevinçlerine, bazen yaşam acılarına kaptırırdım kendimi. şimdiyse... tanımlanamaz.


E: Onunla kendi sesimi buluşmuş gördüm aniden. çoktan geride kalmış, anımsanması bile umulmayan bir anıya dalar gibi garip bir titremeyle sallandım olduğum yerde.


K: Susar yeniden başlardım söze, yüreğini açıp dinleyebileceğinden bir emin olsam... dinlese duyar mı, duysa içine alır mı, alsa serinler mi bir bilebilsem...


E: Çünkü yüzüme uygun değildi böylesi bir aydınlanma. uğruna günlerce ağladığım patenlerimi başucumda buluşumdaydı en son belki de, tıpkı ortalığı çınlatan sevinç kahkahalarım gibi.


K: Ama o kurnaz ve çocukça biraz da, aslında sevmediği, sevmediğini bal gibi bildiği maskesini fırlatıp atmaya hazır değil daha. kendisine ait son şeyi yitirmenin korkusu, onun ne denli yitirilesi olduğunu bile gizliyor, belli.


E: Hep benim sesime gizlenirdi kırık-dökük iyimser tınılar, hak edildiğine bir türlü güvenilemeyen sevinç pırıltıları göz kapaklarımın kıvrımlarına saklanırdı.


K: Bir ses ki için için haykırıyor, yaşama dört elle sarılmak, girip koluna onu da dünyaya döndürmek adına çırpınıyor ama...


E: Diplerde derinlerde şimdi o şen, umut dolu çocuk. elinden tutup çıkarmayı başarabilecek mi, hangi güçle -benim bulamadığım-; hangi duygunun ağırlığı yetecek buna?


K: Bekliyor sırasını sabırla, hepimizden çok yaşamış yaşam, o hepimizden çok bilen biliyor her şeyin bir zamanı olduğunu; en azından uyarmalı, önündeki duvarı göstermeliyim çarpıp un-ufak olmadan.


E: Seçerek sözcüklerini -kendi yıkıntısından bilerek- çatlaklarımı daha fazla yarmadan ulaşmaya çalışıyor bana, seziyorum. inanılmaz bir çaba bu, elinden gelmeyene bile soyunmak...


K: Çıkmak için gün ışığına -nice dirense de- önce görmek zorunda, yalnız önünde değil ardında da var olduğunu engellerin.


E: Hazırlıyor konuşmaya kendini. anlıyor, avucunun içi gibi biliyor bu bahçede ne var-ne yok; biliyor, kuraklıkla yüzleşmekten kaçılamaz.

K: -Hey ahbap; bu acı var ya,     Kuş olsan kaçırmaz seni.

 
E: -Öyleyse biri eski yazıyla    Sağdan sola yazsın beni.

 
K: Onunla bir kişiydik, iki kişi gibi. farklı geçmişler, bambaşka yaşanmışlıklar, ve bugün, iki ayrı avuçta iki aynı insan. iki bedende açılmış yaralardan sızıp bir gölde buluşan ortak hüzünler...


E: Benden ona, ondan bana akan, içimizi yıkayan, sağaltan ılık bir şeydi, aşktı belki de, giderayak tutunacak son dalımız.


K: İnce bir kanalla geçilirdi birbirimize; bir kırılgan, bir sırça kanal ki dağıldıktan sonra yapıştırsak da bir daha asla o eski kanal olamayacağını bildiğimiz, gözümüz gibi kollamak zorunda olduğumuz...


E: Biledi paslı direncimi, donmaya yüz tutmuş damarlarım gevşemeli; uykum bahara kadar.


K: Umutsuzlukla bir adım bile gidilemeyeceği çoktan öğrenildi; o halde dayan yüreğim, onar kendini, yürünecek çok yol var.


E: Ve beni hiç terk etmedi, yıllardan sonra ilk kez bir umut: terk etmeyecek.

 

İKİ KİŞİ GİBİ

Soyunun mutlaka son temsilcisiydi,

 Zaman zaman aynaya bakan hüzünle.

 Tuğralı alnıyla eski bir berat gibi

 Avunan solgun yüzüyle.

 Geçmişe tahta kapılardan geçerdi

 Kuş tokmaklı, asma kilitli.

 


Onunla iki kişiydik

 Daha doğrusu bana öyle gelirdi.

 Tam olarak bilmiyorum

 İlk ne zaman seslendi.

 Sanırım bir akşam durup dururken

 Apansız çağırdı beni.

 


-Hey ahbap; niye düştün yollara, 

Kaçılacak yer yok ki!

 
-Olmasın ne çıkar,

  Yoruyorum ya peşimdekini.

 


Muhacirlik günlerinden kalma

 Sanki yetim biriydi,

 Oluruna bırakmış her şeyi.

 Kararsız ve tedirgin

 Boğazımda rastlantıyla

 İsimsiz bir ot gibi bitiverdi.

 


Bazen karıştırırdım

Onunla kendi sesimi.

Susar yeniden başlardım söze

Çünkü yüzüme uygun değildi.

Ama o kurnaz ve çocukça biraz da

Hep benim sesime gizlenirdi.

 


Bir ses ki için için

Diplerde derinlerde şimdi.

Bekliyor sırasını sabırla, seçerek sözcüklerini.

Çıkmak için gün ışığına

Hazırlıyor konuşmaya kendini.  

 

-Hey ahbap; bu acı var ya, 

Kuş olsan kaçırmaz seni.


-Öyleyse biri eski yazıyla 

Sağdan sola yazsın beni.

 


Onunla bir kişiydik, iki kişi gibi.

Benden ona, ondan bana

İnce bir kanalla geçilirdi.

Biledi paslı direncimi

Umutsuzlukla

Ve beni hiç terk etmedi.


(Dijital Resim: Adam Martinakis)

 

Lale Dilligil

http://tutkuylayasamak.blogspot.com/

20.09.2013 (Lale Dilligil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR