HRANT’IN KOLEKTİF KATLİNİN ANATOMİSİ

HRANT’IN KOLEKTİF KATLİNİN ANATOMİSİ

“ölmez imiş bizim için ölenler.”[2]

 

“Gelin önce birbirimizi anlayalım... Gelin önce birbirimizin acılarına saygı gösterelim... Gelin önce birbirimizi yaşatalım,” diyen Ahbarik Hrant Dink katledileli tam 11 yıl oldu…

Yani cinayetin 11. yılındayız ve her şey hâlâ olduğu yerde…

“Tecellisi” konusunda birçok lafın edildiği “adalet(leri)” yine ve bir kez daha sınıfta kaldı…

Bu noktada “Bir kez daha düşündüm... Hrant öldü mü, diye... Hayır Hrant ölmedi!.. Onu öldüremediler... O yaşıyor... Yaşadığı içindir ki, her yıl ‘derin devletin’ üzerindeki örtü biraz daha yırtılıyor... Yurttaşlarını katledenler yavaş yavaş belirginleşiyor, faili belli cinayetlerin arkasındaki derin ilişkinin sırrı giderek daha da görünür hâle geliyor!”[3] diyen Fikri Sağlar gibi düşünmüyorum, düşünemiyorum!

Ahbarik Hrant’ın katlinde ilişkin hiçbir şey “görünür” değil; elbette katil belli olsa da!

Kolay mı? Dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Engin Dinç’in hâlâ ve utanmadan, “… ‘Düşünce aşamasındayken neden bir şey yapmadınız’ suçlamasıyla karşılaşıyoruz. Kaderin önüne geçemezsiniz,”[4] diyebildiği yüzsüzce suyu bulandırma çabalarıyla karşı karşıyayız…

Bunda şaşırtıcı hiçbir şey yok. Çünkü İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmanın 4. celsesinde Hrant cinayetinin azmettiricisi Yasin Hayal’in, “Dink Ailesi’nden ve Orhan Pamuk’tan özür diliyorum,” derken;[5] ESP ve SGDF üyelerine yönelik 4 Aralık 2015 sabahı gerçekleşen polis operasyonlarında insanların “Dink, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan anmaları”[6] gerekçesiyle gözaltına alındığı bir coğrafyada yaşamak zorundayız!

Evet, Ahbarik Hrant’ın cinayetinin çözülmesini engelleyenler, benzer yöntemlerle Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’yi, 28 Kasım 2015’te Dört Ayaklı Minare önünde basın açıklaması yaparken öldürdüler. Ömrünü faili meçhuller ve cezasızlık politikası ile mücadeleye adayan hukukçu ve insan hakları savunucusu Elçi’nin dosyası tozlu raflarda bekliyor. Soruşturmada hiçbir ilerleme kaydedilemezken fail veya failler bulunamadı;[7] tıpkı Hrant gibi…

Bu(nlar) tesadüf olamaz; coğrafyamızda Ermeni ve Kürt ya da öteki olmak faili (belli) meçhullerin garantisidir.

“Neden” mi? Lafı dolaştırmadan, Dink’in katledilmesinin 9. yılında Ankara Yüksel Caddesi’ndeki anmada ifade ettiğim gibi söyleyeyim:

“Hrant Ermeni Soykırımı var dediği için katledildi. Hrant soykırımcı Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından, İttihat ve Terakki’nin uzantısı Türkiye Cumhuriyeti tarafından katledildi. Hrant’tan söz edenler Ermeni Soykırımından söz etmezlerse, Hrant’tan söz edenler tarihsel bir yüzleşmede Ermeniler için tazminat hakkından söz etmezlerse yarım gerçekten söz ediyorlar ki bu bir gerçek olamaz. 9 yıl sonra, 9 yıl önce yaptığım ve büyük bir onurla 301 den yargılandığım davada dediğim gibi bir kere daha haykırıyorum bu devlet Hrant’ ı Ermeni Soykırımı var dediği için katletti. Dink katliamı Türkiye’de Ermeni Soykırımının devam ettiğinin kanıtıdır. Eğer bunları bu kadar net koyamazsak, Tahir Elçi’nin katliamından Kürtlerin Sur’da, Kürtlerin Hakkâri’de Kürtlerin kendi topraklarında nasıl katledildiklerinden yarım ağız bahsetmiş oluruz. Artık gerçekleri olduğu gibi, eğip bükmeden korkmadan ve diz çökmeden haykırmak zorundayız. Bir avuç olabiliriz, onlar çok olabilir, onların tankları topları olabilir ama dünyanın hiç bir yerinde tanklar ve toplar gerçeği teslim alamadı. Gerçeği bir kere daha söylüyorum; Hrant’ın katili devlettir. Hrant’ı Ermeni Soykırımı var dediği için katletmiştir ve bugün Kürtler katledilmektedir. Kürtler kendi topraklarında öz talepleri için katledilmektedir. Hep birlikte haykırmak zorundayız kahrolsun katil devlet, bu devlet katildir, bu devlet halkların kardeşliğin, eşitliğin, özgürlüğün düşmanıdır.”[8]

Aslında mesele bu kadar “basit” ve net…

 

CİNAYETİN HİKÂYESİ

 

Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Dink’in 19 Ocak 2007’de geliyorum diyen bir suikast ile katledilmesinin üzerinden yıllar geçti. Oluşturulan linç ortamı, İstanbul Valiliği, Perinçek, Veli Küçük ve Kerinçsiz grubunun hedef göstermelerinin ardından asker-polis-Alperen Ocakları-Ülkü Ocakları ortaklığıyla Dink, Halaskar Gazi Caddesi’nde katledildi. Cemaat-AKP iktidarı cinayetin ardındaki İstanbul ve Trabzon istihbaratını, Trabzon Jandarması’nı, polisi ve muhbirleri yıllarca kolladı. Adalet çağrılarına kulak tıkadı. Ermenileri, diğer azınlıkları, muhalefeti sindirmek için planlanan suikastin taşlarını yargı, medya ve hükümet bileşenlerinin nasıl döşediği ise ibretlik…

Dink’in katliyle sonuçlanan linç ortamı için 6 Şubat 2004’te Agos gazetesinde yayınlanan “Sabiha Hatun’un Sırrı” başlıklı haber kullanıldı. Agos’ta dikkat çekmeyen haber, 21 Şubat’ta Hürriyet gazetesinde Ersin Kalkan’ın imzasıyla, “Sabiha Gökçen mi Hatun Sebilciyan mı” başlığıyla Agos kaynak gösterilerek yayınlandı. Dink’in konuyla ilgili kişisel yorumunu da içeren haber geniş yankı uyandırdı.

Genelkurmay Başkanlığı aynı gün yaptığı açıklamada, söz konusu haberi “milli birlik, beraberlik ve değerler açısından tehlikeli” buldu. Haberin Hürriyet’te yayınlamasından 3 gün sonra ise Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’na ırkçılar (Perinçek, Veli Küçük ve Kerinçsiz grubu), suç duyurusunda bulundu. 24 Şubat 2004 günü, İstanbul Valiliği’ne çağrılan Dink, Vali Yardımcısı Ergün Güngör ve yanındaki MİT mensubu tarafından tehdit edildi. Birgün sonra Mehmet Soykan tarafından verilen şikâyet dilekçesi üzerine Şişli Cumhuriyet Savcılığı tarafından Dink’in başka bir yazısı için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla TCK’nin 301. maddesinden dava açıldı. 26 Şubat 2004’te de Agos önünde toplanan Ülkü Ocakları’na mensup bir grup, tehditler içeren pankartlar açarak gösteri yaptı. 301. maddeden açılan dava boyunca tehditler artarak sürdü. İktidarın Adalet Bakanı Cemil Çiçek ise 301’in mimarı ve Ermenileri hedef gösteren isimlerden biriydi.

Dink’e dava yolunu açan izin kararının altında dönemin Adalet Bakanlığı Müsteşarı Fahri Kasırga’nın imzası vardı. Kasırga’nın adı, Ergenekon soruşturmasında Veli Küçük’le yaptığı samimi telefon görüşmesinde geçiyordu. Soruşturmayı yürüten Şişli Cumhuriyet Savcısı Turgay Evsen, düzenlediği iddianame ile Dink hakkında Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ne iddianame sundu. İddianamede Dink’in işlediği iddia edilen suç ise “Türklüğü neşren tahkir ve tezyif etmek” oldu.

Hedef gösterenlerin sözcüsü gibi davranan Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Dink’in “Türklerin kanına pis diyerek aşağılayan bir Ermeni” olduğuna hükmetti. Bu dava süreci göz göre göre cinayeti de hazırlıyordu.

Cinayetin üzerinden yıllar geçse de, arkasındaki devlet örgütü, tam olarak ortaya çıkmış değil. İktidar siyasi hedefleri için Ergenekoncularla anlaşma yaptığından sadece cinayet sürecinde yer alan Gülen Cemaati üyeleri yargılandı. Yıllarca kamera görüntülerindeki istihbarat ve jandarma üyeleri de kamuoyundan gizlendi.

Dink, “beyaz bereli” bir tetikçi tarafından katledildi. Tetikçi Ogün Samast’ın olay günü yalnız olmadığı ilk görüntülerden anlaşılıyordu. 2016’da jandarma ve istihbarat keşif görüntüleri çıktı.

Trabzon Jandarma, Emniyet ve İstanbul Emniyet görevlilerinin, Dink cinayetinin işleneceğini ayrıntılarıyla bildikleri ortaya çıktı. Cinayeti işleyecek ekibi, muhbirler üzerinden hazırladıkları belirlendi. Belgelerin eksik gönderildiği, bazı belge delillerin yok edildiği, belgelerde tahrifat yapıldığı, sahte belgeler düzenlendiği, arşivlerde temizlik yapıldığı suikast sonrası ortaya çıkan detaylar oldu. Soruşturmanın ilerleyen aşamalarında Celalletin Cerrah’ın başında olduğu İstanbul Emniyeti’nde sahte rapor düzenlendiği de belirlendi.

5 yılda görülen 25 duruşma sonunda 17 Ocak 2012’de mahkeme, bütün sanıkların “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan beraatine karar verdi. Bu dönemde AKP ile Cemaat koalisyonu sürüyordu. Yasin Hayal, “Dink’i tasarlayarak öldürmeye azmettirmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Erhan Tuncel, 10 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. Aynı gün tahliye edildi. İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkları yeniden yargılamaya başladı.

14 Eylül 2010’da AİHM, ölümünden önce Dink’in ve daha sonra ailesinin yaptığı 5 ayrı başvuruyu ele aldı. Türkiye, Dink ailesine 113 bin Euro tazminat ödemeye mahkûm edildi.[9]

2013 sonlarında Cemaat’e savaş açılınca suikast de Cemaat’e yıkılmak istendi. Soruşturmada önemli bilgiler paylaşıldı. Bunlardan biri tetikçi Ogün Samast’ın İstanbul’a gittiği sırada Trabzon İstihbarat Şubesi’nden çok sayıda görevlinin terminalde bulunduğunun ortaya çıkmasıydı. Jandarma görevlilerinin Dink’in evinin çevresini de cinayetten önceki dönemde izledikleri ortaya çıktı. Yine cinayet gününe ait silinen banka kamera kayıtlarına ilişkin tutulan tutanak bulundu. 15 Temmuz girişiminden sonra ise soruşturma genişletildi. Trabzon Jandarma İstihbarat müdürlüğü görevlilerinin de olduğu 10 kişi tutuklandı.

Cemaat ile koalisyon sürecinde cinayette ihmal ve sorumlulukları olan kamu görevlilerinin soruşturulması bir yana, sorumlular çeşitli görevlere terfi ettirilerek ödüllendirildi. Dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler Kamu Güvenliği Müşteşarlığı’nın ardından İçişleri Bakanı yapıldı.[10]

 

“FAİLİ MEÇHUL”(?) DENİLEN CİNAYET

 

“Dink’i kim öldürdü?” sorusunu dillendiren Tolga Şardan’a göre, “Trabzon - Ankara - İstanbul hattında oluşturulan bir sistemin kurbanı”ydı.[11] Yani cinayetin fail(ler)i belliydi…

Hatırlayın: Dink’in hedef hâline getirilmesi sadece Sabiha Gökçen haberiyle olmadı. Öldürülmesi, bir grup bilgisiz, sorgusuz gencin “milliyetçi duygularının” depreşmesinin sonucu değildi. Ülkenin “amirali” ilan edilen gazetenin bir köşesinde, gazetecilik ilkeleri katledilip cımbızla laf seçilirken Dink hedef gösterildi. Amiralin peşine takılan tekneler de az değildi.

Genelkurmay, Valilik, Milli İstihbarat Teşkilâtı… 2004-2007 arasında, Dink her zaman bu kurumların bir “meselesi”ydi. Gerek resmi açıklamalarla, gerek “sohbet”lerle “ayar çekme”ye çalıştıkları bir gazeteciydi. Fethullah Gülen cemaati ile AKP’nin sıkı fıkı oldukları dönemlerde kendilerine “mesele” etmelerine rağmen, Dink’i tehditlere karşı korumayan, cinayete çanak tutan, başlarını çeviren devlet çalışanlarının yargılanması hep engellendi.[12]

Bu çerçevede Dink’in cinayete uzanan süreçte hedef tahtasına oturtulduğu “Türklüğe hakaret” davasında bilirkişiliği üstlenen Yrd. Doç. Dr. Hasan Sınar, Türkiye’de derin devleti açığa çıkarmak isteyenlerin, Dink davasının üzerine gitmesi gerektiği vurgusuyla, “Türkiye’de derin devleti gerçekten bulmak istiyorsak Dink’in mahkûmiyetine ilişkin kararı veren ve o kararı onayan Yargıtay hâkimlerinin daha sonra hangi noktalara geldiğine bakmak gerekir. Gerçekten derin devlet aranıyorsa o hâkimlere bu kararı aldırtan gücün peşine düşülerek, bu güç ortaya çıkartılmalı” derken;[13] aslî meselenin de altını çizmiş oluyordu!

Yeri geldi tekrarlayalım; çünkü tekrarda fayda var:

Dink, toplumun yüzyıl geciken sorgulamasını bir Ermeni aydını olarak, mecbur kalıp hatırlatması nedeniyle katledildi. Çünkü bu toplum, unutmaya ve kabullenmeye şartlandırılmış bir toplum; aynı zamanda suçun da ortağı...

Evet, Türkiye Cumhuriyeti devleti büyük bir insanlık suçu üzerine kuruldu. 1915 soykırımını planlayan ve gerçekleştiren zihniyet, Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurucusu oldu. Aynı zihniyet, soykırım mağduru bir halkın varlığını yok ettiği gibi, mallarına, tarihlerine, anılarına da el koydu. Ve bu, “el koyuş” toplum tarafından da kabul edildi, desteklendi ve ortak olundu. Sistemin temelini oluşturan milli burjuvazi, soykırımdan arta kalan mal varlığı üzerinden oluştu. Yani, herkes suçlu...

1915 Soykırımı, kolektif bir suçtur!... Ve cinayetin ardında yatan İttihatçı ve soykırımcı anlayıştır.[14]

“İyi de bu tabloda adalet mümkün” müdür?

Bakın bu konuda Pakrat Estukyan ne diyor:

“Türkiye’de fevkâlâde siyasallaşmış bir adalet vardır, militan bir adalet vardır. Yargı bütün bürokrasi yapısı gibi devletçi bir misyona sahiptir. Devletin bekçiliğini yapıyor. Bunu yaparken de hukuk ilkelerini yapmamayı sakınca olarak görmüyor.

Düğümü çözmek Mehmet Ağar’ın ifadesiyle duvardaki o tuğlayı çekmek demektir. O duvarın yıkılmasını hiç istemiyor. Mehmet Ağar, Uğur Mumcu’nun eşine böyle bir ifadede bulundu. Uğur Mumcu’nun eşi de ‘çek de yıkılsın’ dedi. ‘Yok’ dedi ‘yıkamayız duvarı.’ Duvar dediği devlettir işte. Bu da aynı şeydir. Bu konu da hiçbir şekilde bizim adalet dediğimiz anlamda bir adalete ulaşmayacak.”[15]

Durum tam da budur ve “karanlık güçler” edebiyatıyla gölgelenip, manipüle edilmeye kalkışılmaktadır.[16]

 

SORU(N)LAR, SAPTAMALAR VE “KORUMA(SIZLIK)

 

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ali İhsan Horasan’ın, Dink’in emniyette fiş kaydının ve Trabzon’dan cinayet tasarısına ilişkin istihbarat notlarının olduğunu anımsatarak, “Buna rağmen fiş kaydı olsa bile Hedef Şahıslar Programı’na alınması gerekir miydi?” sorusunun[17] yanıtsız kaldığı “dava süreci”ne ilişkin soru(n)ları sıralamakta büyük yarar var:

Dink cinayeti aydınlandı mı? Hayır!

Azmettirici mahkûm oldu mu? Hayır!

Cinayet ihbarını gizlediği öne sürülen polisler ceza aldı mı? Hayır!

Dink’i valiliğe çağırıp uyaran MİT’çiler yargılandı mı? Hayır!

Büyük abi Erhan Tuncel’e ne oldu? Tutuksuz!

Azmettirici Yasin Hayal’e ne oldu? Tutuksuz!

Vd’leri, vb’leri…

Sıkı AKP’li bir ‘Sabah’ yazarı Mahmut Övür’ün bile, “Dink’in öldürülmesi yakın tarihimizin en karanlık ve planlı cinayeti”[18] notunu düşerken; Dink’in katline ilişkin kamu görevlilerinin yargılandığı davada ifade veren Mülkiye eski Başmüfettişi ve Devlet Denetleme Kurulu üyesi Mehmet Ali Özkılınç’ın, Trabzon Jandarma görevlilerinin, kendilerine, inceleme aşamasında direnç gösterdikleri vurgusuyla, “Hazırladığımız raporlarda elimden gelen gayreti gösterdim. Ortada meydan okunurcasına işlenen bir cinayet var,”[19] dediği de unutulmamalıdır!

“Meydan okunurcasına işlenen bir cinayet”te; İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 18 Ocak 2017’de görülen duruşmada Ali Fuat Yılmazer, “MİT’in bu cinayetle ilgili hiçbir bilgi sahibi olmadığı kabul edilebilir mi?”[20] sorusunu ortaya atarken; “Sorumluluğun MİT kısmının ayağı ise bir türlü yere basmadı.”[21]

Geçerken bir bilgi daha vermeliyim: ‘Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları’ başlıklı kitabında, Emniyet görevlileri Faruk Sarı, Muhittin Zenit, Ali Fuat Yılmazer ve Ramazan Akyürek’i “terör örgütlerine hedef gösterdiği” iddia edilen gazeteci Nedim Şener’e, Yargıtay’ın bozma kararının ardından yeniden görülen davada ceza ertelendi. Oysa önceki yargılamada mahkeme, Şener’in kitaba konu belgelerin kitaptan önce gizliliğinin kalktığı, suç unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle beraatına hükmetmişti. Karara tepki gösteren Şener, mahkemenin erteleme kararının iyi niyetli bir durum olmadığını vurgulayarak, “Burada bir tehdit seziyorum ben. Mahkeme Dink konusunda çalışmamam konusunda tehdit mekanizması oluşturuyor,” dedi.[22]

Hrant cinayetinde gerçeklerin ortaya çıkarılması konusunda “engelleyici tehdit mekanizmasının mahkeme” olduğuna ilişkin iddia çok önemlidir ve kesinlikle de göz ardı edilmemelidir!

Burada durup bir şey daha ilave edelim: Dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay, Dink’in öldürüleceği bilgisinin istihbarat görevlilerinde olduğunu; ancak kendisine ne önceki emniyet müdürü Ramazan Akyürek’in ne de Mehmet Kurt kod adlı Yasin Hayal’den bilgi almadığını söylediği[23] durumda Hrant’a ilişkin bir koruma(sızlık) hâli söz konusudur.

Hatırlayın: İstanbul Emniyeti Müdürlüğü’nün Dink davasının görüldüğü İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği yazı, o dönem yazar Orhan Pamuk’a koruma sağlandığını ortaya koymuştu ve Pamuk 2005 yılındaki bir konuşması nedeniyle “Türklüğe hakaret” suçlamasıyla yargılanıyordu. Yazıdaki bilgilere göre Pamuk’un korunma talebi olmamıştı.

Buna dayanarak avukat Hakan Bakırcıoğlu, “Orhan Pamuk’a yönelik yaşanan olaylar dikkate alınarak sağlanan koruma, Dink’e yönelik yaşanan olayların yanı sıra 17 Şubat 2006’de Dink’in saldırıya uğrayacağı somut istihbaratına rağmen sağlanmamıştır,” diye sorarken; kasıtlı bir çifte standartlılığı da ortaya koyuyordu.

Ancak buna rağmen dönemin İstanbul Emniyet Müdürü olan sanık Celalettin Cerrah, “Dink’i korumak benim görevim değil” demiş, “Dink niye koruma istemedi? [Dink avukatlarına-yn] Siz uyarmadınız mı kendisini? Ben biliyorum. Dink’e koruma isteyelim dediler Dink kabul etmedi. Neden kabul etmedi?” diye savunma yapmıştı.

MİT İstanbul Bölge Başkanlığı ise, 22 Aralık 2005’te valiliğe verdiği cevabında Pamuk’un “Ermeni yanlısı görüşleri” olduğunu belirterek, terör örgütlerinin açık hedefi konumunda ve herhangi bir sebepten dolayı can güvenliğinin tehlikede olduğuna dair bir bilgi bulunmadığını kaydetmişti.[24]

Ne koruma(sızlık) değil mi ya?!

 

YARGI SÜRECİNİN (MALÛM) GARİPLİKLERİ

 

“Yılan hikâyesine dönen Dink soruşturmasında yıllardır sır perdesi bir türlü aralanamadı,”[25] vurgusuyla ekliyor Canan Coşkun: “Dink davasında değişen bir şey yok”![26]

Aslında her şeyin özeti bu ve böyle!

Kolay mı? Dink davasında sorgulanan dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Hasan Durmuşoğlu’nun, Yasin Hayal ile ilişkili Jandarma görevlileri hakkındaki tüm sorulara, “Bilmiyorum, hatırlamıyorum” yanıtını verirken;[27] eski İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın savunmasında, “Agos Gazetesi’nde çalışan üç sekreterin de ihmalle yargılanmaları gerekir,”[28] veya dönemin Trabzon Jandarma Komutanı Ali Öz’ün, cinayetten 6 ay önce öğrendiği ihbarla ilgili “Dişe dokunur olsaydı kayıtlara girerdi,”[29] sözlerinde somutlanan bir “yargı süreci” bu!

Bu kadar da değil; birkaç şey daha…

  1. i) Dink davasında tanık olarak dinlenen Ogün Samast’ın ifadesinde bahsettiği üçüncü kişinin istihbarat görevlisi olduğu ortaya çıktı.[30]İfadesinde ismi hiç duyulmamış üçüncü kişi olarak tanımlanan bir kişiden bahseden Samast, bu kişinin cinayetten bir saat sonra Yasin Hayal’in telefonlarını sistemden kontrol ettiğini, bu kişinin cinayetten hemen sonra Hayal’in telefonunu nereden bulduğunu ve Hayal’in bu olaya karıştığını nereden bildiğini sordu. Samast olaydan dakikalar sonra 3 ilden Yasin Hayal’in telefon numarasının sorgulandığını belirtti. Bunun açıklığa kavuşturulması gerektiğini belirten Samast, “Çünkü ben daha yakalanmamışım ve cinayet konusunda hiçbir bilgi yok. Ama cinayetten çok kısa bir süre sonra bu kişi cinayetin azmettiricisi Yasin Hayal’in telefonunu buluyor ve sorguluyor. Bu kişi kimdir? Kiminle bağlantısı vardır? Ona Hayal’in ismini kim verdi? Bu olayın yapılacağını nereden biliyorlar?” dedi. Bu kişinin “istihbarat görevlisi” olduğu, gözaltına alınarak ifadesinin alınacağı öğrenildi.[31]
  2. ii) Dink’in katledilmesiyle ilgili mahkemenin cinayetin işlendiği sırada Ogün Samast’ın arkasından geldiği iddia edilen kişinin sanıklardan Osman Hayal olup olmadığını tespiti için olay yerine ait kamera görüntüleriyle ilgili rapor istediği TÜBİTAK’tan ses yok.[32]

iii) “Benim yaptığım ihbar Dink’in korunması içindi, korunmadı” diyen Erhan Tuncel, cinayetten sonra yapılan telefon görüşmesinin basına servis edildiği, ardından televizyonlarda derin devlet tartışmalarının yapıldığı vurgusuyla şunları söyledi: “Cinayet konusunda aynı gün bilgi verilmiyor. Benim takip etme görevim yok. Benden yazılı belge alınması lazım, benden yazılı belge istenmedi. Zeynel’in bilgisi var, yazılı alınmıyor. İlişik kesildiğinde bildirilmiyor. Olaydan sonra aranıyorum, gayri yasal yollardan İstanbul’a getiriliyorum. Sıralı bir zincirleme var.”[33]

“Sıralı bir zincirleme” saptamasının altı defalarca çizilmeli!

Eski İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, sorgu sırasında Celalettin Cerrah’ın kendisinden evrak imha talebini dönemin Başbakanına da aktardığını söyledi…

Duruşmada savunma yapan Mülkiye Başmüfettişi Şükrü Yıldız da dönemin Trabzon Jandarma Komutanı Albay Ali Öz’ün soruşturmanın sağlıklı yürütülemediği gerekçesiyle görevden alınmasını talep ettiğini ancak talebinin reddedildiğini belirtti…[34]

  1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tanıklık yapan eski Polis Başmüfettişi Levent Yarımel, kamu görevlilerinin sorumluluğunun tespiti için gerekli olan “log kayıtlarının” kasıtlı olarak silindiğini söyledi…[35]

Oysa, dönemin Trabzon İstihbarat Şube Amiri Ercan Demir, “Eldeki bilgilerden bu cinayet maalesef engellenemedi,”[36] dememiş miydi?

Ogün Samast, soruşturma aşamasında savcılıkta verdiği ifadesinde, kamu görevlilerine ilişkin soruşturma nedeniyle dönemin İstihbarat C Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer ve eski İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in etkisinin kalmadığını, içinde olduğu korkuyu yenerek konuşmaya karar verdiği vurgusuyla, Dink cinayetinden 1 hafta önce Yasin Hayal ile birlikte Erhan Tuncel’in evine gittiklerini, Tuncel’in burada Dink’in 5-6 adet fotoğrafı ile adres bilgilerinin bulunduğu dosyayı kendisine verdiğini belirtmişti. Tuncel’in Hayal’e “Ramazan Akyürek ve Fuat Müdür arkamızda” dediğini duyduğunu kaydetmişti. Tuncel’in evinden çıktıktan sonra konuyu Hayal’e sorduğunda, Hayal’in kendisine “Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer arkamızda, hatta İstanbul Emniyet amiri biliyor, sırtımız sağlam,” dediğini aktarmıştı.[37]

Bu noktada avukat Hakan Bakırcıoğlu’nun, “Şimdi, bu organizasyon kimlere uzanıyor? Emri veren kim ya da kimler? Bunların araştırılması gerekiyor. Şu açık, ortada bir organizasyon var,”[38] sorusu ortadayken; hâlâ her şey “faili meçhul” bırakılıyor.

Hatırlayın: Dink cinayetinden sonra siyasi suikastlara kurban gidenlerin aileleri hep şunları anlatmıştı: “Benzer şeyleri bizler de yaşadık, ifadeler kayboldu, deliller yok edildi, fail olarak birileri, yönlendirme amaçlı belgeler gösterildi.”[39]

“Adalet” dediklerine ilişkin yargı sürecinin (malûm) gariplikleri coğrafyamızda sürpriz falan değildir: Ümit Kaftancıoğlu, Abdi İpekçi, Bahriye Üçok, Sabahattin Ali, İlhan Erdost, Musa Anter, Metin Göktepe, Kemal Türkler, Doğan Öz, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Ali İsmail Korkmaz, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Metin Lokumcu ve Dink coğrafyamızın değişmeyen gerçekliğinin altını çiziyor hala…

Kolay mı? Açılan davalar, zamanaşımına uğratılıyor. Cezasızlık kültürü oluşturuluyor, sorumluluğu olan idari yetkililer ile kolluk görevlileri cezalandırılmıyor. Adalet, “hâlen yerine oturmayı” bekliyor…

Tam da bu noktada Aydın Engin, “28 Nisan 2015 tarihinde, Dink cinayetinin kaçıncı olduğunu unuttuğum ve saymaktan da vazgeçtiğim duruşmalarından biri vardı. Davaya bakan İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi cinayeti aydınlatmamak, ille de aydınlatılacaksa “Bari bunu yapan ben olmayayım” hesabı ile bir duruşmayı daha geçiştirdi… Soykırım ile Hrantkırım arasında dağlar mı var?”[40] sorusunu dillendirirken; “Hrant dendiğinde aklıma sadece onun öldürüldüğü ve cinayetin ardından sergilenen pişkinlik geliyor” vurgusuyla Ümit Kıvanç ekliyor:

“Bu bir dava değil müsamere. ‘Dink cinayeti davası’ adı verilmiş bu müsamerede rol alıyoruz. Bu müsamereye müsamere dediğimiz için kimileri abarttığımızı düşünebilir. Ne de olsa mahkemedir, diye geçebilir insanların aklından. Ben size söz konusu müsamereden, kara mizahın doruğuna ulaştığı bir örnek anlatayım da her türlü şüpheniz dağılsın.

Biliyorsunuz veya söyleyince hatırlayacaksınız: Meşhur bir ‘valilikte tehdit’ olayı var, Hrant’ın öldürülmesine giden süreçte. Sabiha Gökçen’in Ermeniliğine ilişkin haber üzerine Hrant İstanbul Valiliği’ne çağrılmış, orada vali yardımcısı Ergun Güngör’ün odasında iki MİT’çi tarafından, usûlüne uygun şekilde ‘ikaz edilmiş’ti.

Devlete sorarsanız, bu, Hrant’ın selameti için yapılmış bir uyarıydı. Ancak hakikât istiyorsanız devlete sormazsınız herhâlde, niye soracaksınız!.. Hepimiz biliyoruz ki, bu, Yasin Hayal’in mahkeme girişinde ‘Orhan Pamuk akıllı olsun’ diye bağırmasıyla aynı şeydi. Hrant’a ‘akıllı ol!’ demişlerdi. Cinayete giden yolda sembolik uğraklardan biri olan tehdit, aynı zamanda, yaklaşan eylemin ‘resmi’ niteliğinin ispatı niteliğindeydi.

Mahkemede Dink ailesinin avukatları, nice uğraşlardan sonra, mahkeme heyetine taleplerini kabul ettirebildiler, mahkeme, ‘şu şu şu tarihte valilikte Dink’le görüşen iki kişinin isimleri ve görevlerinin’ İstanbul Valiliği’nden sorulmasına karar verdi. Soruldu da. Dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler, mahkemeye bir sayfalık bir cevabi yazı gönderdi. Yazıda her şey vardı ancak sorulan sorunun cevabı, yani iki kişinin isimleri ve görevleri yoktu.

Avukatlar mahkeme heyetine, ‘sorunun cevabı alınmadı, tekrar sorulsun’ dediler. Hâkim, gelen yazıyı gösterip, ‘İşte cevap’ dedi. ‘Sorduk, valilik de cevap verdi, dolayısıyla bir daha sormamıza gerek yok.’

Fıkra değil, espri değil, hiç eğlenceli değil. Böyle işte, yıllardır boyuna top çevrilen, hepimizle alay edilen o müsamere…”[41]

 

CİNAYETİN CEMAATE YIKILARAK AKLANMASI!

 

Yargı sürecinin (malûm) garipliklerine eklenmesi gereken bir diğer boyut da; AKP’li Markar Esayan’in, “Kayıplarımız siyasi amaçlara ulaşmak için üzerinde zıplayacağımız bir tramplen değildir.”[42] “… ‘Hrant’ın ‘arkadaşları’ ve Agos ‘Bu cinayet paralele sığmaz’ yazıları yazıp manşetler atacaklarına bu kritik soruları gündemleştirsinler,”[43] demagojisiyle cinayetin cemaate yıkılması girişimidir.

Bunlara ek olarak, cinayette AKP’nin sorumluluğunu Oral Çalışlar[44] gibilerin aklamaya kalkıştığı operasyona ilişkin birkaç veri de şöyle:

  1. i) Dink katledilmesine ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan dönemin İstanbul jandarma istihbarat görevlisi Hacı Şefik Şimşek ile Bekir Yokuş, kasten öldürme, FETÖ silahlı terör örgütü üyesi olmak, ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçlarından 2. Sulh ceza hâkimliğince tutuklandı.[45]
  2. ii) Dink cinayeti davasında tutuklu sanık Ramazan Akyürek ifade verdiği sırada duruşmaya verilen ara sırasında, duruşmada olmayan ancak bu mahkemenin üyesi olan Bünyamin Karakaş’ın, “Fetullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ) yönelik” soruşturma kapsamında odasından gözaltına alındığı öğrenildi.[46]

iii) Dink cinayeti soruşturma savcısı Gökalp Kökçü, cinayette sorumluluğu olduğu iddiasıyla soruşturmaya katıp takipsizlik verdiği kamu görevlilerini ByLock kullanıcısı olduğu iddiasıyla tekrar soruşturmaya ekledi.[47]

  1. iv) Dink’in öldürülmesine ilişkin açılan dava haricinde yürütülen soruşturmada 3’üncü iddianame de hazırlandı. İddianamede cinayetin FETÖ ile bağlantısına dikkat çekildi. 51 sanıklı iddianamede bir numaralı şüpheli ise Fettullah Gülen’ken iddianamede; eski savcı Zekeriya Öz, kapatılan ‘Zaman’ gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, gazeteciler Adem Yavuz Arslan, Ercan Gün, Faruk Mercan, Muammer Ay, avukat Halil İbrahim Koca ile meslekten ihraç edilen Tuğgeneral Hamza Celepoğlu, dönemin Trabzon İl Jandarma Komutanı Ali Öz, Trabzon Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Metin Yıldız, İstanbul Jandarma İstihbarat görevlisi yüzbaşı Muharrem Demirkale ile cinayet döneminde İstanbul ve Trabzon’da çalışan jandarma görevlileri Yavuz Karakaya, Ecevit Emir, Ali Barış Sevindik, Eyüp Temel, Metehan Kadir Yıldırım, Veysel Şahin, Önder Araz, Osman Kırçalı, Ergün Yorulmaz, Atilla Güçlüoğlu, Birol Ustaoğlu, Metin Balta, Murat Bayrak, Yüksel Avan, Volkan Şahin, Ünsal Gürel, Şeref Ateş, Okan Şimşek, Hüseyin Yılmaz, Gazi Günay, Cevat Eser, Adnan Acar, Rahmi Özer, Mustafa Küçük, Musa Yıldırım, Mikdat Özbek, Emre Cingöz, Yusuf Bozca, Abdullah Dinç, Bekir Yokuş, Hacı Şefik Şimşek, Niyazi Malkoç, Resül Kütükoğlu, Ahmet Faruk Aydoğdu ile bir yayınevinin sahibi olan Adem Sarıgöl ve cinayet döneminde çeşitli rütbelerde görevli polisler Tefik Cantürk, Ahmet Çetiner, Metin Balta, Yakup Kurtaran ve Metin Canbay da şüpheli sıfatıyla yer aldı.[48]
  2. v) Dink cinayetiyle ilgili hazırlanan 3. iddianameye göre jandarma istihbarat görevlileri tarafından Dink cinayetinin öncesi, cinayet anı ve sonrası, FETÖ tarafından kullanılmak üzere kaydedildi.[49]
  3. vi) İstanbul Jandarma İstihbarat Şube Müdürlüğü görevlilerinden Ali Barış Sevindik, Emniyet’teki ifadesinde, “Ben de her şerefli Türk askeri gibi bu FETÖ/ PDY terör örgütünün mağdurlarındanım” dedi. Aynı şube görevlilerinden Emre Cingöz de Emniyet’teki ifadesinde, “Bu örgütün sözcülüğünü yapan Mehmet Baransu isimli gazeteci ile ilgili hakkımda haberleşmenin gizliliğini ihlâl suçu ile sanık olarak yargılandım ve beraat ettim,” dedi.[50]

Burada durup Hayko Bağdat’ın, “Meseleyi sadece bir cenahın üzerine ihale etmeyi düşünenler varsa şimdiden söyleyeyim boşuna heveslenmesinler. Hepiniz oradaydınız işte ve bu durumdan kaçışınız yok”…[51]

Dink davası avukatı Bahri Belen’in, “Cinayetin işlenmesinde MİT’in dahli de olabilir. Genelkurmay İstihbarat’tan kişiler de olabilir… Bu cinayet Fethullah Gülen örgütünün bir cinayeti midir? Elbette bu cinayetin içinde bugün o örgütün üyesi olmakla suçlanan kişiler var. Ama kamu görevlileri ile ilgili açılan davada bu örgütün üyesi olmadığı hâlde Hrant’ın öldürülmesinden dolayı sorumlu tutulan kamu görevlileri de var. Dolayısıyla Hrant’ın öldürülmesi ile ilgili suçlamanın tamamının Gülen örgütüne veya Gülen örgütü üyesi olmakla suçlanan kamu görevlilerine yüklenmesi olayı doğru bir şekilde çözmeyecektir”…[52]

Garo Paylan’ın, “Şu anda devleti yönetenlerin motivasyonu paralel yapı denen yapının üzerine bir şeyleri yıkmak. Biz topyekûn ortak bir sorumluluğun olduğunu düşünüyoruz,”[53] saptamalarını hatırlatarak, Aydın Engin’den aktaralım:

 “Dink’in ölümü de Cemaat’in marifetiymiş. Şaşmam. Cemaat’in siyasi çizgisi Türk milliyetçiliğidir. Dink ise Ermenidir.

Cemaat’in dini çizgisi Sünnî Müslümandır. Hrant olsa olsa Hıristiyan olur. Herhâlde Müslüman değildir. Cemaat’in kendine yakıştırdığı ya da ona yakıştırılan ‘ılımlı İslâm’ yaftası darbe girişimi sırasında düştü. Artık ılımlı yerine ‘kanlı’ dense yeridir.

O yüzden Cemaat, Dink’i öldürtmüş olabilir. Hatta çoooook ileri görüşlü savcının yazdığı gibi, ‘Hrant’ı öldürterek 15 Temmuz darbesinin ilk kurşununu atmış’ olabilir...

Hrant 2007’de öldürüldü. Demek Cemaat 2016 Temmuz’unda girişeceği darbenin ilk kurşununu yıllar öncesinden atmış.

Zaten bugüne dek bir türlü yargıç önüne çıkarılamayan, cinayet sırasında Trabzon Jandarma Komutanı olan ve astlarından gelen cinayet ihbarını hasıraltı eden Ali Öz’ün de FETÖ’cü olduğunu AKP medyasının habercileri bizlere duyurdu. Nitekim Albay Öz de yargıç karşısına çıkıyor. Ayrıca cinayet sırasında Agos’un oralarda katil Ogün Samast için ‘çevre güvenliği’ alan jandarma astsubayı da tutuklandı. AKP medyasına bakılırsa zaten o da Cemaatçiymiş.

Eh, dönemin İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ve eski İstanbul İstihbarat Müdürü Ali Fuat Yılmazer zaten tutuklular. Suçları FETÖ üyesi olmak, Dink’in öldürülmesine bilerek göz yummak, cinayet yolunu açık tutmak...

Tastamam dokuz yıl sonra nihayet sanık olarak yargıç karşısına çıkarılan dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay, dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Ercan Demir de FETÖ’cü...

Böylece Dink davası da Cemaat’in, yani FETÖ’nün üstüne yıkıldı. Darbe girişimi bize, Cemaat’in bunu yapabileceğini kanıtladı. Ama inanmam. İnanmam için salak olmam lazım.

Dink cinayetini (de) Cemaat’in üstüne yıkıp kendilerinin ve yeni ‘müttefiklerinin’ ellerini yıkama dümenini yutmamızı bekliyorlar.

Eğer Dink cinayeti tümüyle ve yalnızca Cemaat’in marifeti ise, yıllar boyu polis şefleri ve İstanbul ve Trabzon valileri için yargılama izni vermeyenlerin de FETÖ tayfası olmaları gerek. Bu böyleyse 2007’den bu yana İçişleri Bakanlığı koltuğundan oturan bütün AKP’liler de FETÖ üyesi demektir.

Eğer Dink cinayetinin tüm suçu sadece Cemaat’in sırtına yıkılacaksa, Dink’in yargılandığı davalarda mahkeme salonunda yer tutan, adliye binasını kuşatanların safında yer alan Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz, Bedri Baykam gibi yiğitler de FETÖ üyesi olsalar gerek.

Yani ey AKP elebaşıları!.. Ey Cemaat’in ılımlı İslâm dümenine yatmış elebaşıları!.. Ey Perinçsizler, Kerinçekler, Veli Küçükler!.. Hepiniz oradaydınız... Kiminiz cisminizle, kiminiz isminizle, kiminiz milliyetçiliğinizle oradaydınız!”[54]

Evet, evet “Biri çıkar da ‘Şu Hrant Dink davasında AKP nihayet kolları sıvadı. Cinayete şu ya da bu ölçüde bulaşan kamu görevlileri de yargıç karşısına çıkacak’ filan derse inanmayın.”[55]

Hrant cinayetinde, dönemin AKP-Cemaat koalisyonunun medya gücü ve kalem erbapları tarafından planlı programlı bir şekilde karartılmış, iktidar bloğunun rolü ve sorumluluğu büyük bir özenle gizlenmiştir.

Hrant Dink adına verilen ödül için oluşturulan komitenin başına, iktidarın en önemli kalemlerinden biri olan Ali Bayramoğlu’nun geçirilmesiyle başlayalım. Komitenin başına bir AKP’li getirilmiş ancak bununla da yetinilmemiştir; komite, Ahmet Altan ve Alper Görmüş’ü ödüle layık görmüştür. Görmüş ve Altan’ın gazeteleri Taraf’ın cinayetteki rolünü çok daha iyi gördüğümüz Cemaatle bağlantıları ortadayken, bu iki isme ödül verilmiş olması sözünü ettiğim ihanetin büyüklüğünü göstermesi açısından son derece önemlidir.

Dahası, Taraf’ta Cemaatçi oldukları bilinen iki isim, Emre Uslu ve Önder Aytaç uzun yıllar polis-köşe yazarı olarak görev yapmış, her iki isim de köşelerinde hem bilinçli bir şekilde cinayeti karartmaya çalışmış, hem de Cemaatle ve Dink cinayetinin aydınlatılmasıyla uğraşan Ahmet Şık, Nedim Şener ve Oda TV çalışanı gazetecileri hedef tahtasına oturtmuştur. Bu isimlere yönelik, “Gazetecilikten tutuklanmadılar” manşeti Taraf’ın misyonunun ve o dönemin “zamanın ruhu”nun bir özetidir âdeta.

Taraf’ta bir kere dahi Ramazan Akyürek ya da Ali Fuat Yılmazer’in cinayetteki rollerinden bahsedilmemiş, Ogün Samast ve Yasin Hayal’in BBP’yle bağlantıları hiç gündeme getirilmemiş, hatta gazete Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin NTV stüdyolarından gönderilen sinyalle düşürüldüğünü dahi iddia edebilmiştir.

Baskın Oran ise Yazıcıoğlu’nun ölümünün ardından, sırf “ulusalcılar”a saldırmak için bir güzelleme yazısı kaleme almış ve Yazıcıoğlu’nu örneğin Mümtaz Soysal’la karşılaştırarak, “Buyurun, iki tarafı mukayese edin. Kim bu ülke için yeni çözümler araştırıyor, hangi taraf daha ‘ilerici’, karar verin. ‘Ulusalcılık’ nedir, daha iyi anlarsınız” diyebilmiştir.

Kendilerine “Hrant’ın Arkadaşları” diyenlerden Etyen Mahçupyan ve Hayko Bağdat, iktidar bloğunun gazetelerinde yazmaya, televizyon kanallarında program yapmaya devam etmiş, Dink’ten sonra Agos’un başına getirilen Mahçupyan AKP-Cemaat kavgasında katıksız bir yandaşa dönüşürken; Bağdat, Yılmazer’le derin bağlantılarını herkesin bildiği Nazlı Ilıcak’la utanıp sıkılmadan televizyon programı yapabilmiştir.

Cemaatle iktidarın kavgası vesilesiyle Dink cinayetine dair karanlığın bir parça da olsa dağılmaya başladığı, Cemaatle bu cinayet arasındaki bağlantının ifşa olduğu bir zaman diliminden geçiyoruz. Mahkeme sürecinde Cemaatin cinayetteki rolüne dair daha fazla bilgi açığa çıkacak, sanıklar da eski iktidar ortaklarına dair önemli şeyler söyleyecekler; böylelikle hem cinayetin aydınlanmasında önemli bir mesafe alınmış, hem de bu büyük ihanet kayda geçmiş, tescillenmiş olacaktır.[56] Hiç kuşku yok ki bu bir yarı-doğrudur. Elbette, Hrant’ın -taammüden- katlinde Cemaat mensupları rol aldı. Ama AKP’liler ve Ergenekoncular da öyle. Bu, kolektif bir cinayetti. Kolektif bir devlet cinayeti. Suçu (bugün aralarına niza girmiş) taraflardan birinin üzerine yıkmak, diğer failleri aklamaktır; başka bir şey değil!

 

KANITLARIYLA DEVLET CİNAYETİ

 

“Hrant katledileli yıllar oldu. Yakın tarihin acılı dönemeçlerinden biriydi bu cinayet. Görünüşe göre, her şey ortadaydı. Hrant, bir süredir tehdit ediliyor, hedef gösteriliyordu. Öyle gizli saklı da değil, apaçık ve küstahça bir cüretle yapılıyordu bütün bunlar. Hakkında uyduruk sebeplerle davalar açıldı. Yargılanması bile, linç gösterilerine dönüştü. Hrant, giderek büyüyen haklı bir tedirginlik duyuyordu. Bunu da defalarca dile getirdi. Cinayet geliyorum diyordu. Ve 2007 yılının 19 Ocak’ında geldi. Toplumun çok büyük bir bölümünün kayıtsız bakışları altında ve devletin bütün kademelerinin gözetiminde işlendi bu cinayet.

Bu şartlarda cinayetin nasıl planlandığını ve arkasında hangi güçlerin bulunduğunu ortaya çıkarmak, hiç de zor değildi, aksine bayağı kolay olmalıydı. Üstelik tetiği çeken kişi de, kısa süre içinde yakalanmıştı. Ama olmadı. Katilin ve onunla birlikte birkaç kişinin yargılanması, cinayeti aydınlatmak değil, karartmak üzerine kurgulandı.”[57]

Ama cinayetin fail(ler)i bir “sır” değilken; devlet cinayetinin kanıtları dava dosyasındaki ifadelerde kayıtlıydı.

  1. i) Dink suikastının “abisi” Erhan Tuncel, Yasin Hayal’in Mcdonald’s bombalamasından 11 ay sonra cezaevinden tahliye edildiğinde, dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun Hayal’in sorgusuna girdiğini, kendisine “helal olsun” dediğini söyledi…[58]
  2. ii) Dink cinayetinde kamu görevlilerinin ihmali olup olmadığının araştırıldığı soruşturmada, Dink’i öldüren Ogün Samast’ın Trabzon’dan İstanbul’a gittiği sırada Trabzon İstihbarat Şubesi’nden çok sayıda görevlinin terminalde bulunduğu ortaya çıktı…[59]

iii) 19 Ocak 2007 tarihinde öldürülen gazeteci Dink cinayetinde kamu görevlilerin ihmali iddiasına yönelik soruşturmada savcı, devlet kurumlarının organize bir şekilde delilleri yok ettiğini ve cinayetin aydınlatılmasının engellendiğini tespit etti. Savcının işaret ettiği kurumlar arasında paralel yapının emniyet ve yargı içindeki uzantılarının yanı sıra TİB, TÜBİTAK ve Adli Tıp yer alıyor.[60] Soruşturmada “Kamu görevlilerinin ellerindeki yetkiyi cinayeti işleyen yapının lehine kullanarak, delillere ulaşılmasını engellediği”[61] tespitine yer verildi…[62]

  1. iv) Dönemin Samsun TEM Şube Müdürü Metin Balta, katil Ogün Samast’ın görüntülerinin kayda alındığı sırada MİT bölge başkanı ve şube müdürlerinin orada olduğunu söyledi. İlk dava süreci boyunca MİT mahkemeye “Elimizde bu cinayetle ilgili herhangi bir bilgi yoktur,” demişti…[63]
  2. v) Dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğü çalışanı polis Özkan Mumcu, “Dink cinayeti tasarlanırken MİT ve jandarma istihbarat hiçbir şey yapmamış,” dedi…[64]
  3. vi) Dönemin İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler savunmasında, “Dink’in öldürüleceği bilgisinin gizlendiğini” söyledi…[65]

vii) Dönemin İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek savunmasında, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın cinayetten sonra kendisini arayarak Trabzon’dan İstanbul’a gönderilen F4 raporunu imha etmesini istediğini belirterek, Cerrah ve ekibini, 11 ay önce haberi verilen Dink cinayetini önlemek için hiçbir tedbir almamakla suçladı…[66]

viii) 19 Nisan 2016’da savunma yapan polis memuru Muhittin Zenit, “Dink’in öldürüleceğine dair somut tek bilgiyi devletin arşivine intikal ettiren bir Muhittin Zenit var karşınızda. Devlet olarak bir insanın ölmesine göz yumduk.”[67] “Devlete cinayetin işleneceğini 10 ay önce bildirdim.”[68] “Ben bir polis memuru olarak, Dink’in Yasin Hayal tarafından ne pahasına olursa olsun öldürüleceğini raporlarımda bildirdim,”[69] ifadelerini kullandı…

  1. ix) Dönemin Trabzon İstihbarat Şube’’sinden Engin Dinç’in savunmasında, İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler’i arayarak “Dink’i öldürecekler. Bu adamı korumak lazım” demesine karşın 17 Şubat 2006 tarihli raporda bu konuya yer verilmedi…[70]
  2. x) Dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Faruk Sarı, “Cinayetin azmettiricileri jandarma bölgesinde yer almaktadır,” diye konuştu…[71]
  3. xi) Dönemin Trabzon İstihbarat Şubesi’nden Engin Dinç, Yasin Hayal’in telefonlarını orada olduğu sürece dinlediklerini belirterek, “Eğer ben orada olsaydım operasyon yapılırdı,” dedi…[72]

xii) Dink cinayetinde Trabzon’daki Jandarma İstihbarat görevlilerinin “şüpheli” hareketleri soruşturma dosyasına girdi. HTS kayıtlarına ilişkin raporda Trabzon Jandarma İstihbarat görevlilerinin telefonlarının Dink cinayetinden önce 9-11 Ağustos 2006’da Dink’in evine 5 dakika mesafede sinyal verdiği tespit edildi…[73]

xiii) İstihbaratçılar cinayetten sonra da Dink’in katili Samast’ı takip etmiş… İstihbarat Daire Başkanlığı tarafından yapılan binlerce kamera görüntüsünün incelenmesi sonucu o dönem Jandarma İstihbaratta görevli 1 yüzbaşı ile 5 astsubayın izine ulaşıldı… Savcılık HTS kayıtlarına göre cinayet günü Ogün Samast’ı 6 jandarma istihbarat görevlisinin takip ettiğini belirlemiş ancak görüntüler ortadan kaybolmuştu. Görüntüler ve telefon HTS kayıtlarının incelenmesi üzerine bazıları hâlen görevde bazıları ise emekli olan 6 jandarma istihbaratçının ilk olarak cinayetten bir gün önce Şişli’ye gittikleri belirlendi. Cinayetten bir gün önceki kayıtlara göre 6 jandarma istihbaratçı, Dink’in öldürüldüğü AGOS Gazetesi’nin bulunduğu Halaskargazi Caddesi’nde dolaşıyor. Yeniden incelenen tüm görüntülerde şok ayrıntılar! Görüntülerde Dink’in öldürdüğü 19 Ocak 2007 günü saat 15.00 öncesinde 6 jandarma istihbaratçısı bölgeye gelip katil Ogün Samast’ı adım adım izlemeye başladıkları ortaya çıktı. Kamera görüntülerine göre jandarma istihbaratçılar ilk olarak cinayetten 2 saat önce yani saat 13.00’da Şişli’ye geliyor. Saat 13.00 - 14-00 arası olay yeri olan Halaskargazi Caddesi ve Şafak Sokak’ta dolaşmaya başlayan jandarma istihbaratçılar Samast’ın bölgeye gelmesiyle onu yakın takibe alıyor. Cinayet anına kadar çapraz şekilde ayrılarak takibi sürdüren jandarma istihbaratçılar cinayet sonrası bir süre takibe devam ediyor…[74]

xiv) Dink davasında, cinayetle ilgili rapor hazırlayan Başbakanlık Teftiş Kurulu Müfettişi Ayşegül Genç, İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü görevlilerinden Volkan Altunbulak ile görüştüklerini belirterek, “Bize cinayetten sonra Yasin Hayal’in telefon görüşmelerini araştırdığını ancak Ankara’dan ‘Bu işi karıştırmayın’ talimatı aldığını söyledi” dedi…[75]

  1. xv) Dink cinayetinin ardından kamu görevlilerinin ihmali olup olmadığı konusunda İçişleri Bakanlığı tarafından araştırma yapması için görevlendirilen İçişleri Bakanlığı Mülkiye Başmüfettişi Şükrü Yıldız’ın bilirkişi olarak görevlendirilen iki polis başmüfettişine, “Biz Trabzon ve İstihbarat Daire Başkanlığı ile ilgili soruşturmayı bitirdik, onların bir kusuru yok. Trabzon ve İstihbarat Daire Başkanlığı’nı karıştırmayacaksınız” demiş…[76]

xvi) Dönemin Trabzon İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürü sanık Metin Yıldız savunmasında, cinayetten 6 ay önce dönemin Trabzon İl Jandarma Komutanı Albay Ali Öz’e hitaben, “Arkadaşların elde ettikleri önemli bilgiler var. Yasin Hayal, Dink isimli gazeteciyi öldürmeyi planlamış” dediğini ve Öz’ün de kendisine, “Sonra görüşelim” cevabını verdiğini söyledi…[77]

xvii) Dink’i öldürme planını 6 ay önce öğrendiklerini ve üstlerine bildirdiklerini belirten jandarma görevlisi Veysel Şahin, bu durumun cinayetin ardından Trabzon Alay Komutanı Ali Komutanı Öz’ün emriyle örtbas edildiğini belirtti…[78]

xviii) Dink’in katledildiği dönemde İstanbul Vali Yardımcısı olan Ergün Güngör’ün, kamu görevlileri hakkında yürütülen soruşturma kapsamında verdiği ifadenin detayları ortaya çıktı. El Cezire Türk’ten Selahattin Günday’ın haberine göre Güngör, Dink ile 2004 yılında Valilik’te yaptığı görüşmeyi “Tehdit edilmedi, toplumsal infial için uyarıldı” sözleriyle açıkladı…[79]

xix) Dink soruşturması tutuklusu gazeteci Ercan Gün, Trabzon Jandarma İstihbarat görevlisi Veysel Şahin’in kendisine Yasin Hayal’in Trabzon MİT’e gidip geldiğini söylediğini aktardı…[80]

  1. xx) Dink’in öldürülmesine ilişkin davanın dosyalarının taşınması sırasında, Dink’in katili Ogün Samast’ın Samsun’da yakalanmasına ilişkin bir CD’nin kırıldığı anlaşıldı. Posta yoluyla gönderilen dosya, 26 Ocak’ta mahkemeye ulaştı. Taşıma sırasında Ogün Samast’ın Samsun’da yakalanmasına ilişkin bir CD yere düştü ve kırıldı. CD’nin kırılmasıyla ilgili tutanak hazırlandı. Tutanağa göre; dosyalar, 27 Ocak’ta mübaşir İ.D. ile hizmetli M.S. tarafından çuvallardan çıkarılırken hangi klasörden düştüğü tespit edilemeyen ve çavullardan birisinin içinde bulunan bir CD zarfı yere düştü. İçinde 8241 101 M C 46104 seri numarası bulunan ve üzerinde Samsun-O.Samast yazılı bir adet verbatim marka CD’nin üç yerden kırıldığı anlaşıldı…[81]

xxi) Katledilen gazeteci Dink’in 9. ölüm yıldönümünde cinayete ışık tutabilecek “Akbank görüntülerinin” banka şubesinden farklı zamanlarda 10 kez ‘kopyalanarak’ alındığı ortaya çıktı. Al Jazeera’ye konuşan banka müdürü, gelen polislerin kendilerini “istihbarat, asayiş, terör büro” şeklinde tanıttıklarını söyledi. Olay mahallindeki Akbank şubesinin müdürü olan B. İ. görüntülerin bankadan ‘kopyalanmak suretiyle’ alındığını, bu işlemin cinayeti izleyen günlerde sık sık tekrarlandığını, en sonunda polise görüntülerin orijinal hâlini de verdiğini söyledi. Akbank güvenlik kamerasından alınan görüntüler, Dink cinayetini aydınlatabilecek en önemli kanıtlarından biri. Cinayet günü bankadan alınan görüntünün ise saat 10.00 ile 12.00 arasındaki bölümünün silinmiş olduğu belirlendi…[82]

xxii) Mahkemenin cinayetin işlendiği sırada sanık Ogün Samast’ın arkasından geldiği ileri sürülen kişinin sanıklardan Osman Hayal olup olmadığının tespiti ile ilgili TÜBİTAK “bilirkişilik yapabilecek ehliyette personeli” bulunmadığını bildirdi. Bu yanıt üzerine görüntüleri inceleme işi İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde zabıt kâtipliği yapan Murat Güngördü’ye kaldı. Zabıt kâtibi bilirkişi Güngördü, hazırladığı ilk raporda (24 Ağustos 2015) görüntülerdeki yanlış kişiyi inceleyince 1 Eylül 2015 (iki gün önce) tarihli ikinci bir rapor daha hazırlamak zorunda kaldı. Kâtip her iki raporda da söz konusu kişinin Osman Hayal olup olmadığı ile ilgili herhangi bir bilgiye yer veremedi, sadece görüntüleri kâğıda geçirmekle yetindi…[83]

xxiii) Cinayetin tetikçisi Ogün Samast’ın avukatlığını İstanbul Barosu avukatlarından Hüseyin Işık, üstlendi. Emekli Albay olan Işık’ın 2014 yerel seçimlerinde AKP’den Şişli Belediye Başkan aday adayı olduğu ortaya çıktı…[84]

xxiv) Dink cinayetinde ismi geçen kamu görevlileri “ödüllendirilmeye” devam edilirken; cinayetin kilit isimlerinden ve davanın sanıklarından dönemin istihbarat daire başkanı Engin Dinç, Eskişehir Emniyet Müdürlüğüne atandı.[85] Dinç’in Trabzon’daki görev yıllarındaki dosyası oldukça kabarık. TAYAD’lılara linç girişimi, Mc Donald’s bombalanması ve Rahip Santoro’nun öldürülmesi, Dinç’in görev yaptığı dönemde gerçekleşmişti. McDonald’s bombalanmasının faillerinden biri olan Erhan Tuncel’in, soruşturmanın dışında tutularak muhbir yapılması da yine Din

13.02.2018 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR