HANGİ DİN?

HANGİ DİN?

Bu bir din arama, bulma yazısı değildir.
Bu yazı sadece inananlara yazılmış bir yazı değildir.
Bu yazı ateistlere yazılmış bir yazı da değildir.
Bu sadece bir kıyas ve akıl yürütme yazısıdır. Herkes payını alsın.


1400 sene önce, yani din henüz birinci eldeyken, ilk ağızdan anlatılırken de inanmayanlar vardı.


Hatta inananlar da, neye inandıklarını bilmiyorlardı. Hemen kızmayın örnek verelim:


Mesela sahabeler, yani peygamberin sürekli yanında olan, onunla savaşa girenler; sürekli savaş ganimetleriyle ilgili kavga ediyorlardı.


“Yaşlılar daha az pay alsın” diyorlardı. “Geri hizmettekiler daha az pay alsın” diyorlardı. Oysa bu söylemler inandıklarını söyledikleri dinle, ters düşmekti. Hem de din, daha birinci eldeyken.


Peygamber dönemi yani Asr-ı saadet, peygamber öldükten sonra 25 sene daha devam etti, hepsi bu kadar.


Ne vardı Asr-ı Saadet’te? Yoksul kalmamıştı. Küskünler barışmış, sükûnet hâkim olmuştu. Ve peygamberin ölümüyle birlikte 25 sene daha devam edebildi ancak.


Öldüğünde, cenazesini kaldıracak adam bulamadılar. Ayşe, en sonunda yalvararak “artık kokacak, cenazeyi kaldıralım” deyince, 6 kişiyle cenazesini kaldırdılar. Çünkü herkes, taht kavgasındaydı.


Bu yıllar içerisinde, İslam fazlaca bir genişleme yaşamadı. Yaşadığı bölgeyle sınırlandı.


Lakin son 25 seneden sonra ve İslam bozulmaya başlayınca, genişlemeye de başladı.


Peki, gerçeği değil de, sahtesi neden hızla genişledi? Bunun başlıca sebepleri var;


a- Efsaneleşmesi.
b- Kılıç zoru.
c- Kadınlar üzerindeki hâkimiyet.


Bunların hepsini toplayınca ortaya; örf, anane, töre olarak adlandırılan geçmişten gelen huylar ve yaşam şekilleri ortaya çıkar.


Efsaneler, büyüklerin küçükleri, yönetenlerin halk yığınlarını sindirmek için uydurduğu şeylerdir. Bu efsaneler, babadan oğula anlatılırken öyle etkiler bırakır ki, kişi başka bir şeyin doğruluğuna inanamaz.


Kulaktan kulağa oyunundaki gibi, “atladı” diye söylenen ilk hal, en sonuna “uçtu” olarak gelir. İnsanlar kendilerinin etkilendiği şeyi, bir başkasında da aynı etkiyi yapsın diye ballandırarak anlatmayı severler.


Buna bir örnek verelim; yakın tarihte bir arkadaşımın bizzat şahit olduğu bir olayı anlatayım; adamın biri meşhur dergâhlardan birine gider ve şeyhe; “ efendim oğlum sınava girecek, bu listede üniversite isimleri var, sizce hangisini yazması daha hayırlı olur?” diye sorar. Şeyh de namuslu bir adammış demek ki, eliyle kâğıda vurarak; “bana böyle şeyler sormayın. Ben nereden bileyim?” der. Fakat bizim işgüzar dışarı çıktığında olayı şöyle anlatır; “ kâğıda vurduğu anda, kâğıt bembeyaz oldu ve tek bir üniversitenin adı göründü…” İşte, şeyh uçuran mürit bu!


1400 sene önce, din birinci eldeyken inanmayanlar olmasına rağmen, 1400 sene sonra, hem de din adına yazılmış olan kitabı bile okumadan bu denli inanan insanların olması başka türlü açıklanamaz.


İslam dini, her ne kadar kitabı değişikliğe uğramasa da, pratikte değişmiştir. Arap dini, efsaneler dini olmuştur.


Şu anda yayılmaya çalışılan din, Arap kültüründen başka bir şey değildir.


Açın bakın peygamberin savaşlarını, bir tek esir, bir tek sivil; IŞİD’in yaptıklarına maruz bırakılmış mı? Peygamberin yapmadığını, din adına neden yapıyorlar?


Peygamberin ölümünden sonra, genlerdeki Arap kültürü hortlamış ve yerini İslam soslu Arap vahşeti almıştır.


Tarihte, İslam soslu Arap vahşetine, peygamberin ölümünden sonra sıkça rastlarız.


TÜRKLERE YAPILAN KATLİAMLAR


Bize en yakın ve ilgilendiren örneği, halife Haccac’ın generali Kuteybe’nin, onların ölümünden sonra gelen halifelerin, valilerin ve generallerin; Halife Velid Yezit İbni Muhellep’in, Cerrah ibni Abdullah’ın, Eset İbni Abdullah’ın Türklere yapmış olduğu katliamlardır.


Numişkent, Ramitan, Buhara, Horasan, Talkan, Curcan, Faryab, Bazgiz Kalesi, Suman, Kes, Nesef, Harzem, Dağıstan, Semerkant, Taberistan şehirleri yağmalanır.


Erkeklerin hepsinin, Arap töresine göre boğazı kesilir. Sadece, askerler çok yorulduğunda, 24 km boyunca, yol kenarındaki ağaçlara kalanları asarlar. Bu rakam, 100 binin çok üzerindedir ve bunlar genellikle askerler değil, sivillerdir.


Kadınların 5’de 1’i, savaş ganimeti olarak halifeye gönderildikten sonra kalan askerler arasından paylaşılır. Bir bölümü de Merv’deki esir pazarlarında satılır. Türklerin bütün birikimlerine, tarlalarına el koyulur. Türkler kendi tarlalarında köle olarak çalışmak zorunda bırakılır. Tüm bu göz korkutmalara ve vahşete rağmen, her fırsatta Türkler örgütlenmiş ve ayaklanma yapmışlardır. Yıl; 630-719 arasıdır ve fark ettiğiniz gibi, henüz buralarda ‘Kürt’ adıyla anılan bir millet yoktur. Bütün Arap belgelerinde “Türklere karşı yapılan savaşlar” diye geçer.


Araplar tüm bu vahşetleri yaparken, Ahzap ve Enfal surelerinden kendilerine haklılık payı tutarlar.


İnanamayanlara bazı örnekler verelim:


Arap şairi Kaah el-Aşkari, Arap askerlerinin kahramanlıklarını anlatmak için şöyle yazmıştır;


“Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.
Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı.
Binenler de o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler.”


Bir örnek daha:


Yezid ibni Muhelleb; Türkleri yendiğinde kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah’a yemin eder. Ve bu sözünü de tutar! 40 bine yakın kişinin kafasını kestirip nehre akıtır ve değirmenleri döndürür.


Kuteybe, Türk kellesi getirene 100 dirhem vaat eder.


Diyelim ki bunlara inanamadınız; Türk bilim adamı ve filozofu Biruni, şöyle anlatıyor:


“Kuteybe, her çareye başvurarak Harzemliler’in yazılı dilini bilenleri, geleneklerini koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece Türklerin sanat uğraşları ve bilim merakı, kısmi olarak Araplar tarafından, hem fiziki yasaklar ile hem de mistik İslam diniyle engellenmiştir.”


Bu saldırılar, Halife II. Ömer İbn Abdülaziz dönemine kadar devam etti. Bu tarihten sonra saldırılar durdu fakat işgal altındaki yerlerde baskılar ve ağır vergiler devam etti.


Tüm bu yaşananlara rağmen Türkler, Araplaşmış İslam yerine Türkleşmiş İslam’ı tercih ettiler. Türkler, Maturidi akımını kabullendiler. Yani bilim ve sanatı dışlamadan, aklı yok saymadan…


Bu dönem de, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı almasına kadar sürdü. Mısır’ın fethinden sonra Yavuz, Arap din adamlarını, Anadolu’daki medreselerin başına geçirerek, Eşhari anlayışının yayılmasını sağladı. Bu da Türklerde, Araplaşmış İslam’ın yayılmasını sağladı.


SONUÇ


Bunları neden yazdık?
Bugün, güneyimizde faaliyet gösteren IŞİD’in uygulamalarını, yukarıda yazdıklarımızla alt alta koyarak okuyun, ne göreceksiniz?


IŞİD, kendisine, işte yukarıdaki uygulamaları dayanak tutmaktadır. Kendisini ayakta tutabilmek için, askerlerine savaşmayı cazip kılabilmek için bu uygulamaları yapmaktadır.


Erkekleri öldürüyorlar ki, kadınları boşa düşsün ve zina yapıyor durumuna düşmesinler. Yani kendi nefisleri için. Kadın için!


IŞİD’e katılan bir Türk genci şöyle diyor;


“bana, iş kurma imkânı vaat ettiler.” Yani, para için!


Hani İslam’da nefis yoktu?


Hani, Ali; “ben seni savaşta Allah adına öldürecektim, ama sen yüzüme tükürünce, devreye nefsim girdi” diyerek kişiyi bağışlamıştı…


Şimdi bu hangi din?


Ali’nin dini mi? Yoksa Arap’ın dini mi?




Bu soruyu herkes kendisine sormalıdır.


Emrah Akgün


27.08.2014 (Emrah AKGÜN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR