GÜNCELDEN TARİHSELE İŞÇİ SINIFI

GÜNCELDEN TARİHSELE İŞÇİ SINIFI

“Kendi alevlerinizde

yanmaya hazır olmalısınız:

Önce kül olmadan

kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?”[2]

 

Güncelden tarihsele işçi sınıfını konuşmaya başlamadan önce, Horace Mann’ın, “İnsanlar, dünyada çabuk yükselen şeylere değer verirler. Ama hiçbir şey toz ve tüy kadar çabuk yükselemez,” uyarısının altını çizmem gerek.

“Neden” mi?

André Gorz’un 1980’lerdeki “Elveda proletarya” söylenceleriyle zuhur eden “sınıftan kaçış”ın kapısını aralayan zırvalara -asla- prim vermediğimi bir kez daha hatırlatmak için.

Eğer bu zırvalara hâlâ prim veren(ler) varsa, beni dinlemeseler de olur. Çünkü V. İ. Lenin “Hangi cinsin hangi cinsle eşitliği? Hangi ulusun hangi ulusla eşitliği? Hangi sınıfın hangi sınıfla eşitliği? Hangi boyunduruktan ya da hangi sınıfın boyunduruğundan kurtuluş? Hangi sınıf için kurtuluş? Bu soruları ortaya atmaksızın, bunları ön plana çıkarmaksızın, bunların sessizce geçiştirilmesine, gizlenmesine, örtbas edilmesine karşı savaşmaksızın politikadan ve demokrasiden, özgürlükten, eşitlikten ve sosyalizmden söz eden kimse, emekçilerin en acımasız düşmanıdır,” uyarısına büyük değer verenlerden birisi olarak, ben de onları kaale almıyorum.

Hadi söze “sınıf” ile “işçi sınıfı” gerçeğiyle başlayalım.

 

  1. I) SINIF VE İŞÇİ SINIFI

 

  1. İ. Lenin’in, “Tarihi olarak belirlenmiş bir üretim sistemi içindeki yerlerine, üretim araçları ile olan ilişkilerine, emeğin toplumsal örgütlenmesinde oynadıkları rollere ve dolayısıyla toplumsal zenginlikten aldıkları payın büyüklüğüne ve bu payı alırken kullandıkları yola göre birbirinden ayrılan insan gruplarına sınıf denir,” diye tanımladığı durum konusunda Maksim Gorki de şunları ekler:

“Her sabah nereye gittiğini bilmeden işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan; sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıklar yüzünden yaşamaya karşı yüzünde ne bir sevgi, ne bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen; her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren; gecelerini bir sıkıntı yorganının altında yalnız ya da yanındaki yabancı gövdeyle geçiren bütün ölü kentlerin, ölü doğmuş çocukları! Size bu ölü yaşamı hazırlayan sermaye sahibi egemen sınıftır, bu acımasız oyunun varlığı siz izin verdiğiniz sürece devam edecektir.”

Bunlar tam da böyleyken; Ellen Meiksins Wood’un, ilişki ve süreç olarak tanımlayıp, çözümlediği sınıf,[3] kapitalizmde artı değer sömürüsünün ortaya çıkardığı, gelir düzeyi ile harcanan emeğin ters orantılı olduğu hâlin özetidir.[4]

Kişinin toplumdaki yerini gösteren “sınıf” (Alm. klasse; Fr. classe; İng. class) hem Marksist kuram hem de sosyal bilimlerin en önemli kavramlardan biridir.

Marksist kuram için sınıf kavramının özel bir anlamı vardır. Marksizmin siyasal mücadele ile kopmaz bağları olması nedeniyle, sınıf kavramı üzerine yürütülen her tartışma, mevcut koşullardaki siyasal mücadelenin strateji ve taktiklerine yönelik belirgin sonuçlar yaratmıştır. Sınıf, işçi sınıfı, iki ana eksen üzerinde farklılaşan dar ya da geniş kapsamıyla ve nesnel ya da öznel oluşumuyla tanımlanır.

Birinci tanım, işçi sınıfını fiili olarak sanayi sektöründe istihdam edilen ve artı-ürün üreten mavi yakalı kesimlerle sınırlayan dar yorumdur.

İkinciyse, verili andaki istihdam biçimine bakmaksızın sınıfı üretim araçlarının mülkiyetinden yoksunluk ölçütüyle tanımlayan geniş yorumdur.

Karl Marx’ın eserlerine baktığımızda, işçi sınıfının en önemli özelliğinin üretim araçlarından yoksun bırakılmışlık anlamında mülksüzleşme ve buna bağlı olarak kapitalizm koşullarında piyasaya sürebileceği emek-gücü sahipliği olduğu açıktır. Başka bir deyişle, bir işçi kapitalizm öncesine ait her tür yükümlülük ve bağdan kurtulup sermaye sahibiyle “özgür” bir iş akdi yapabildiği sürece, emek-gücünün hangi sektörde değerlendirildiğinin, emek-gücünün karşılığının ne tür bir ücret rejiminde alındığının, hatta emek-gücünün bir istihdam-ücret zinciriyle fiilen realize edilip edilmediğinin sınıf tanımında belirleyici bir rolü yoktur.

Bu çerçevede Marksist değerlendirmenin, sınıfın geniş yorumuna denk düştüğünü söyleyebiliriz.

Ayrıca Marx’ın özgün katkısının sınıfların ya da sınıf mücadelelerinin varlığını göstermesinde değil, sınıf ayrışması ile üretim ilişkileri arasındaki bağı bilimsel olarak çözümlemesinde yattığının altını çizerken;[5] kapitalizmin sınıflı toplumların en açık ve en son biçimi olduğunu, kapitalizmde temel çelişkinin işçi sınıfı ile burjuvazi arasında olduğunu ve toplumsal yapıyı sınıf eşitsizliklerinden kurtarabilecek tek grubun da işçi sınıfı olduğunu göstermiştir. Marksist kuramda işçi sınıfına tanınan ayrıcalıklı konumun en önemli nedeni budur.

Zira Marx’a göre, sınıflı toplum deyişi, içerisinde sınıfların olduğu toplumdan çok, ancak sınıf ilişkilerinin belirleyici olduğu bir bakış açısıyla anlaşılabilecek bir tarihsel yapıyı ifade eder. Dolayısıyla, tarihsel ve toplumsal bir formasyon olarak kapitalizm, barındırdığı özgün sınıfsal yapının karakterinin ve buradan kaynaklanan sınıf mücadelelerinin çözümlenmesi sayesinde anlaşılabilir. Bu anlamda, sınıf kavramı, kuramsal ve felsefi olduğu kadar, tarihsel, sosyolojik, etik, estetik ve siyasal nitelikler de taşır.

Marksist sınıf yaklaşımında önceliğin, insanların üretim ilişkileri içindeki konumunda olduğu açıkken; üretim araçlarından yoksun bırakılarak mülksüzleştirilmiş ve piyasada emek-gücünden başka satacak hiçbir şeyi olmayan insanlar nesnel olarak aynı sınıfın üyeleridir. Bu nesnel konum, sınıf aidiyetini belirlediği kadar, sınıf çıkarının da üzerinde tanımlanacağı tek gerçek zemindir.

Aslı sorulursa “proletarya” kavramı Marx’ın icat ettiği bir kavram değildir. Marksist edebiyat kuramcısı ve eleştirmen Terry Eagleton, proletaryanın eski çağ toplumlarında alt sınıftan kadınları tanımlamak için kullanıldığından bahseder. Sözcük olarak “proletarya” Latince kökenli bir sözcüktür ve üremenin sonucunda ortaya çıkan “çocuk” kelimesinden türemiştir. Bu anlamda “proletarya” kelimesi, devlete hizmet etmek için rahimlerinden başka sunacak bir şeyleri olmayan çok yoksullar anlamına gelir. İktisadi yaşama hiçbir biçimde katkıda bulunamayacak kadar yoksun ve yoksul olan bu kadınlar işgücü olarak çocuk doğurmaktaydı. Toplumun onlardan talep ettiği üretim değil üremeydi.[6] Şu hâliyle kavramın ilk ortaya çıkışında üretim sürecinin dışında yer alanların rolü büyüktür, diyebiliriz.

Modern işçi sınıfının ortaya çıkışıyla proletarya yeniden tanımlandı. Emek gücünü ücret karşılığında kapitalistin kullanımına sunan her kişi proletaryadır esasen. Engels’in Komünist Manifesto’nun 1888 tarihli İngilizce basıma notunda altını çizdiği gibi, proletarya derken “hiçbir üretim aracına sahip olmadıkları için ancak emek güçlerini satarak yaşayabilen modern ücretli emekçiler sınıfı kastedilmektedir.” Tanım bu kadar açıktır. Ayrıca bu tanıma işsizler de dâhil edilmelidir. Çünkü işsizlik, dar anlamda sanayi olmasa bile, bir bütün olarak kapitalist üretim ve dolaşım alanının çeperinde hazır kıta bekleyen bir “yedek ordu” anlamına gelir.[7]

İşçi sınıfının türdeş değil, değişik katmanlar ve bölünmeler içeren tarihsel bir oluşum olarak gördüğü gerçeklik için Marx, kapsayıcı bir kategori olarak kolektif işçi kavramını önermişti.

Üretim ilişkileri bağlamında benzer deneyimleri paylaşan insanlar bütününe denk düşen kolektif işçi sınıfının, sınıf olabilmesi için ortak bir bilinç oluşturmasına gerek yoktur. Sınıf, sınıf bilincinden önce de vardır. Bu durumdaki gruba “kendisinden sınıf/ class in itself”, sınıf bilincini oluşturabilmiş sınıfa ise, “kendisi için sınıf/ class for itself” denebilir.[8]

 

I.1) İŞÇİ SINIFI

 

İşçiler modern dünyanın ücretli köleleridir. Üretim ilişkilerinde üreticiyi, emeği ortaya çıkarana verilen isimdir. Marksizme göre kapitalist düzeni yıkacak tek devrimci sınıftır. Çünkü Marksist felsefeye göre, (diyalektik materyalizm) gelişen ve üreten sınıflar devrimcidir. Bu yüzden işçi sınıfına-proleterlere- devrimci gözüyle bakılır Marksist ideolojide. Emeğini satarak geçimini sağlayan bu grup çelişkiyi kaldırabilecek yegâne sınıftır.

Marksizm proletarya ve burjuvayı (kapitalist sınıf) birbirinin zıttı iki pozisyona koyar, örnek olarak fabrika işçisi ücretini olabildiğince fazla almak isterken patron sayılan üretim araçlarına sahip insanlar da olabildiğince az vermeye çalışır. Bunun da ötesinde, her iki sınıf, üretimdeki yerleri ve toplumsal yaşamdaki konumlarıyla tamamen çatışma hâlindedirler. Bu çatışma geçici ve aşılabilir değildir aksine, ancak sınıfsız topluma geçildiğinde bitecek bir çatışmadır. Proletaryanın sınıfsal çıkarları, Marksist teoriye göre, mevcut toplumsal sistemin tamamen aşılmasını ve bir sınıf olarak kendisinin de ortadan kalkmasını gerektirmektedir, oysa burjuvazi kendi varlığını bu sistemin devam ettirilmesin de bulur.

Marksizm’e göre kapitalizm işçi sınıfının burjuva (“kapitalistler”, üretim araçlarına sahip olanlar) tarafından sömürülmesine dayanır. Bu sömürü şöyle gerçekleşir: işçiler, kendi başlarına üretim araçlarına sahip olmayanlar, hayatlarını sürdürmek için bir iş bulmak zorundadırlar. Bir kapitalist tarafından işe alınırlar ve onun adına çalışmaya başlayarak ortaya çeşitli ürünler koyarlar. Daha sonra bu mal/ürünler kapitalistin kendi malı olur ve kapitalist bunları pazarlayarak/satarak gelen paranın hepsine el koyar. Kazanılan paranın bir bölümü işçinin “yevmiye”sine ayrılırken, diğer kısım (artı değer) giderler çıktıktan sonra kapitaliste kar olarak kalır ve döngü böyle devam eder. Bu yüzden Marksistlere göre, birileri ortaya konan ürünün karşılığını tam olarak alamamakta, birileri de emek harcamadan ürünün karşılığını hak etmeden almaktadır.

Karl Marx’ın, “Sermaye; vampire benzeyen, yalnızca canlı işçilerin kanını emerek yaşayan ve daha fazla sayıda işçinin kanını emdikçe ömrünü uzatan ölü demektir,” diye tanımladığı kapitalist vahşet,[9] ücretli köleler için Karl Marx’ın, “Demek ki, hatta işçi için en elverişli olan toplum durumunda bile, işçi için zorunlu sonuç, aşırı çalışma ve zamansız ölüm, makine düzeyine, kendi karşısında tehlikeli bir biçimde biriken sermayenin kölesi düzeyine düşürülme, rekabetin yeniden canlanması, işçilerden bir bölümünün açlıktan ölmesi ya da dilenciliğidir,”[10] diye tanımladığı hâldir.

Bu noktada öncelikle ücretli köleler için “Çalışan için yaşam, işin bittiği yerde, masada, kahvede, yatakta başlar. Öte yandan, bu on iki saatlik emek, kendisi için dokuma, eğirme, yol açma vb. olarak değil, kendisini masaya, kahveye, yatağa götüren kazanç olarak anlam taşır. Eğer ipekböceği, varlığını bir tırtıl olarak sürdürmek için koza örseydi, tam bir ücretli işçi olurdu,” diyen Karl Marx’ın, “İşçinin çalıştığı süre, kapitalistin ondan satın aldığı emek gücünü harcadığı süredir. İşçi eğer bu süreyi kendisi için harcarsa, kapitalisti soymuş olur,” notunu asla göz ardı etmemek gerek![11]

Friedrich Engels’e göre, “İşçi sınıfı, toplumun, geçim araçlarını herhangi bir sermayeden elde edilen kârdan değil, tamamıyla ve yalnızca kendi emeğinin satışından sağlayan; sevinci ve üzüntüsü, yaşaması ve ölmesi, tüm varlığı emek talebine, dolayısıyla işlerin iyi gittiği dönemler ile kötü gittiği dönemlerin birbirlerinin yerini almasına, sınırsız rekabetten doğan dalgalanmalara dayanan sınıfıdır.”

Tamamıyla mülksüz olan bu sınıf emeklerini, karşılığında zorunlu geçim araçları edinmek için burjuvalara (sermaye sahiplerine) satmak zorundadır.

Mülksüzleştirilmiş, sadece emeği ve kaybedecek tek şeyi de sadece çocukları olanların oluşturduğu işçi sınıfının iki hâlinden birisi “kendinde”, diğeri de “kendi için” olan işçi sınıfı, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de ortaya çıkan sanayi devriminin bir sonucu olarak doğmuştur. İşçiler, ilk aşamada, dağılmış ve rekabet yüzünden parçalanmış bir “kitle” durumundadır.

Ancak sanayinin gelişimi bir yandan işçi sayısını arttırırken bir yandan onların yaşam koşullarını en düşük düzeyde eşitlemiştir. Bunun sonucunda işçiler, ortak sorunlara sahip olduklarını ve bu sorunlara karşı birlikte mücadele vermelerinin gerektiğini fark etmeye başlamışlardır. Böylece, tepkiler işçilerin tek tek sürdürdükleri mücadeleden işçi sınıfının yine bir sınıf olan burjuvaziye karşı verdiği mücadeleye dönüşmüştür.

Bu durum, aynı zamanda, işçilerin kendiliğinden bir sınıf olma durumundan, “kendisi için” bir sınıf olma durumuna geçtiğinin de göstergesi olmuştur. İşçi sınıfının “kendisi için” bir sınıf olmaya başlamasının en önemli sonucu ise burjuvaziye karşı verdiği sınıf mücadelesini, örgütlü bir siyasi mücadele bakış açısıyla örmeye başlamasıdır.

T.“C” Başbakanı’nın “ayak takımı” olarak gördüğü; alın terinin sembolü olmuş ve sermayenin olmazsa olmazı olarak artı-değer sömürüsüne uğrayan modern kölelerden oluşan işçi sınıfı devrimi gerçekleştirebilecek tek sınıftır. Onun devrimci mücadelesi doğası gereği sınıfı kapitalist devletle yüzleşmeye iter.

Ancak Paul Lafargue’ın, “Ne var ki; işçi sınıfı, bütün uygar ulusların üreticilerini bağrında toplayan o büyük sınıf, bağımsızlaşarak insanlığı kölece çalışmadan kurtaracak ve insan - hayvanı özgür bir varlık durumuna getirecek olan işçi sınıfı, tarihsel görevini unutup içgüdülerine ihanet ederek, kendini çalışma dogmasına kurban etmiştir. Cezası sert ve korkunç olmuştur. Tüm bireysel ve toplumsal yoksulluk, çalışma tutkusundan doğmuştur,” uyarısını da yönelttiği işçi sınıfı, uygarlığın yükünü omuzlarında taşıyandır.

Her gün artmakta olan dünya nüfusunun topraksız işçiler sınıfına yaptığı ilavelerle, rolü pasif ve toplum içi kaynaşmalarda ayak takımı güruhu, savaşlarda asker ve diğer zamanlarda ise işyerlerinin-fabrikaların emekçileri ve varlıklı sınıfın kölesi olanların kolektif varlığıdır.

Ve işçi sınıfı biricik “üreten güç”tür! Bir an düşünün: Tüm bu zenginlikleri yaratan; ne kadar çok üretirse, o kadar az tüketen; ne kadar çok değer üretirse o kadar çok değersizleşen; zenginler için sermaye, kendisi için yoksunluk üreten; saraylar yaratıp, kendisi viranelerde yaşayan kimdir? Yanıt, işçilerdir!

Ancak bu kadar değil! İşçi sınıf yıkan ve yaratan; dünyayı değiştirme eylemiyle, yeni dünya(lar) yaratan güçtür. Onun için aslolan dünyayı değiştirmektir. Karl Marx’ın Paris Komünü’nde proletarya iktidarının özünü, V. İ. Lenin’in Sovyetlerde komünü gördüğü gerçekliğin yaratıcısıdır. Eskimişi yıkıp, yeniyi kuran işçi sınıfı değiştirici; dönüştürücü güçtür; bunu Paris Komünü, Ekim Devrimi ile gördük...

Karl Marx’ın, “Özel bir haksızlığa değil, haksızlığın ta kendisine uğradığı için özel bir hakkın davasını gütmeyen, bundan böyle artık tarihi değil, yalnız insanî bir haklılık gerekçesi ileri sürebilecek olan... nihayet, toplumun bütün diğer kesimleri karşısında kendini özgür kılmadıkça ve özgürleşmedikçe özgürlüğünü kazanması mümkün olmayan, tek kelimeyle, insanın topyekûn yitişi olduğu için ancak insanın topyekûn kazanılmasıyla kendini kazanabilecek olan bir kesim” diye tanımladığı proletaryayı en genel soyutlama düzeyinde (örneğin Kapital’de) ismi “emek” olan sınıfın, kapitalist toplumsal formasyon düzeyindeki adıdır. Böylece emek-sermaye arasındaki uzlaşmaz (antagonistik) çelişki, kapitalist üretim tarzı içerisinde proletarya ile burjuvazinin çatışması olarak görülür.

Marksizme göre proletarya üretim araçlarına sahip olmayan sınıftır. Proletarya, feodalizmin çözülmesiyle malı mülkü kalmamış olan insanların, emek gücünü para karşılığında satarak yaşamını sürdürmek zorunda kalan insanların, üretimdeki konumları itibariyle belirli bir grup oluşturan sınıfıdır.

George Orwell’in hakkında “Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler,” dediği ve Karl Marx’a göre de, toplumsal konumu gereği proletarya, sınıflı toplumsal yapıyı sona erdirecek olan iradedir.

Kimilerinin Sovyetler Birliği’nin likidasyonu ile “Elveda” dedikleri sınıf; Karl Marx’a göre de, zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri olmayan, devrimin öznesi olabilecek yegâne toplumsal kategoridir.

Mülksüz emekçilerden oluşan proletarya, Roma’da “altıncı sınıf”, “tek vasfı çocuk yapmak” olan “proles” sözcüğünden türemiştir, Latince “çocuk” demektir.[12]

Kökeni çocuklarından başka kaybedecek şeyi olmayandan gelirken; geçimini herhangi bir sermayenin kârıyla değil, ancak ve yalnız kendi emeğinin satışıyla kazanan, sevinci ve tasası, yaşamı ve ölümü, tüm varlığı emek olan sınıftır...

Dünyanın lanetlenmişleri; geleceğin mimarları; en çok korkulan hayaletin eti kemiğidir; dünyayı sırtında taşıyanlardır. Ya da patrona işgücünü satarak aldığı ücret karşısında yaşamını sürdüren emekçilerin oluşturduğu toplumsal sınıf olarak işçileri, tarihte daha önceki dönemlerde ortaya çıkmış ve sömürülen sınıflardan ayıran temel özellik, özgürleşmiş emeğin tecessümü olmalarıdır. Bu “özgürleşme” iki boyutludur. Birinci boyut, emeğin kölelik veya serflik bağımlılığından kurtulması, emek gücünün meta hâline gelmesi ve böylece özgürleşmesidir. İkinci boyut ise, üretim araçları mülkiyetinden özgürleşmesi, kopmasıdır (mülksüzleşme). İşçi geçimini sağlayabilmek için işgücünü satmaktan başka yolu olmayan ve ayrıca işgücünü satabilme özgürlüğüne sahip bulunan ve üretimi kendi başına sürdürebilecek başka olanaklara sahip bulunmayan ücretlidir. 

İşçi sınıfı, belirli bir ücret karşılığı emek gücünü satan kişileri tanımlayan sosyal sınıftır; Friedrich Engels’in, “Burjuvazi adı altında toplumsal üretim araçlarının sahibi olan ve ücretli emeği sömüren modern kapitalistler sınıfı karşısında, kendilerine ait üretim araçlarına sahip olmadıklarından yaşayabilmek için emek güçlerini satmak zorunda olan modern ücretli işçiler sınıfıdır,”[13] notundaki üzere…

Karl Marx’a göre, işçi sınıfı, kapitalist sistemde aldığı ücretin niteliğinden öte, emeğinin üstünde hakkı olamayan bir sınıftır. Marksist tanımda, “işçi sınıfı” veya “proletarya”yı belirli bir ücret karşılığı emek gücünü satan ve üretim araçlarına sahip olmayan sayıca fazla birey yığınları olarak tanımlar. Ayrıca aşırı derecede fakir, işsiz, evsiz, ya da fahişelik yapanlar da bu kategoriye dahildir.

Karl Marx’a göre feodalizmin çöküşüyle mülksüzleşen insanların, belli bir ücret karşılığında emek gücünü satmasıyla oluşan işçi sınıfı “bal yapan arılardır”; kapitalist sistemin devamlılığı için en gerekli olan ve geçim kaynaklarının sahiplerine ekonomik ve siyasal bağımlılığı bulunan sınıftır.

Proletarya, her şeyden önce sınıf bilincine sahip olmalıdır. Çünkü işçi sınıfının köleleşmesinin nedeni, üretim araçlarını tekelinde tutanlara ekonomik bağlılıktır. Bu durumda proletaryanın kurtuluşu, kapitalist tekelin yıkılmasından geçer.

Ancak, “Dünyada proletaryanın geleceği kuracak, bunun imkânlarına sahip sınıf görünümü vermediği… Bu bakışla bakıldığında, ‘tarihî bir zorunluluk’ olarak bir ‘devrim’ yok…” diyen Murat Belge’nin umudunu tamamen kestiği, artık bir devrimin lideri, öncüsü olacak, nitelikte görmediği kitle;[14] burjuva sınıfının zorunlu düşmanı, kapitalizmin mezar kazıcısıdır. Çünkü sınıflı-sömürücü sistem “değişim” dedikleri başkalaşımları yaşasa da, “değişimde” değişmeyen, ücretli köleliğin kendisidir; işçi sınıfının sömürüsünün her daim baki olduğudur.

Jack London’ın ‘Demir Ökçe’sinde en can alıcı biçimiyle betimlediği; emeğini işverene satan; kapitalizmin mezar kazıcısı özelliğiyle; “devlet olmayan devlet”in sönümlenmesiyle kendi varlığına da son verecek biricik güç özelliği taşıyan işçi sınıfı, çoğunlukla gücünün ve potansiyelinin farkında değildir. Bir diğer deyişle alın teri ile yoğrulan hayatta pek çok meslek grubunun kendini bir türlü içinde görmediği sınıftır.  Geçinmek adına iş yaparken, yaptığı iş sonunda kendinden kat kat fazlasını patrona kazandıran, sermayenin ezdiği herkes işçidir ve bu sınıfa üyedir oysa…

İşçi sınıfı dediğiniz, sadece ter kokan, gecekondu meskenli, köyden göçen, eğitimsiz ve amelelikle uğraşanlar değildir. Muhasebeci, bankacı, doktor, mühendis, reklamcı, gazeteci... vs. hepsi de bal gibi işçidir. Kolektif işçi sınıfının üyesidir. Hepsinin de cesarete, karaktere ve özgür kafaya ihtiyacı vardır ki hakkını savunmak için eyleme geçebilsin.

Marksist görüşe göre, kapitalist toplumda burjuvazi tarafından sömürülen, emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan emekçi sınıf, kendisini sömüren mülkiyet düzenini yıkacağına ve yalnızca kendisini değil, fakat tüm insanlığı kurtaracağına inanılan evrensel ihtilalci sınıftır.

Bu bağlamda, kapitalizm içinde, orta sınıfın yok olup, işçi sınıfının bir parçası hâline gelmesi sürecine proleterleşme; proletaryanın, kapitalist devleti yıktıktan sonra, sosyalizme geçişi hızlandırmak ve üretim araçlarını sosyalleştirmek amacıyla kuracağı rejime proletarya diktatörlüğü adı verilir.

Karl Marx’ın “İşçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedebileceği bir şey yok ama kazanacağı bir dünya var,” notunu düştüğü “son devrimci sınıf”, yani işçi sınıfının devrimciliği öznel ve nesnel gerekçelere dayanmaktadır.

İşçi sınıfının devrimci bir sınıf olmasının nedeni, nesnel olarak, tamamen üretim sürecindeki yeri ile ilişkilidir. Mevcut kapitalist üretim ilişkileri içinde üretim araçlarından yoksun kalmış olması, yani üretimdeki ve sömürünün kaynağındaki vazgeçilmez “nesnel” konumu onu tek devrimci sınıf kılar. Bu nesnel konum gereği oluşan işçi sınıfı bu hâliyle “kendinde sınıf” olarak algılanmalıdır.

Meselenin öznel yanı ise işçi sınıfının tarihsel çıkarlarının farkına varması ile ilgilidir. Karl Marx bunun ancak karşıt sınıfla pratik bir mücadele içinde gelişebileceğini ifade etmiş ve yaşanan dönüşümün sonucunda “kendi için sınıf” hâline geleceğini vurgulanmıştır.

İşçi sınıfının “son” devrimci sınıf olmasına gelince: ‘Komünist Parti Manifestosu’ okunursa görüleceği üzere, işçi sınıfının çıkarlarının kendisi dahil tüm sınıfları ortadan kaldırmak olduğu gerekçeleri ile ifade edilmiştir. Yani işçi sınıfı, kapsamı mülkiyet ilişkileri ile belirlenmiş, mevcut düzene son verme potansiyelini “nesnel olarak” barındıran, gerçekleştireceği devrimin ardından üretim araçlarının özel mülkiyeti ilga edileceğinden kendisi dahil tüm sınıfları yok edeceği için “son” devrimci sınıftır.

Ancak işçi sınıfının devrimciliği, sınıf bilinci+örgütlülüğü+mücadele kapasitesiyle oluşur; yani otomatik değildir.

Geçerken anımsatayım: Çok önceleri Friedrich Engels’in, “Bugünün işçisi, sanki özgürmüş gibi görünür. Çünkü, o bir kez ilk ve son olarak satılmaz, gündelik, haftalık, yıllık olarak parça parça satılır; özgürmüş gibi görünür. Çünkü onu, sahibi bir başkasına satmaz; bunun yerine belli bir kişinin kölesi olmadığı, tüm mülk sahibi sınıfın kölesi olduğu için, kendisi, kendini satmaya zorlanır,”[15] notunu düştüğü işçi sınıfı günümüz dünyasında içler acısı bir hâldedir. Çünkü dibin dibi olan en alt katmanda olan işçi sınıfı maalesef, toplumun diğer üst sınıfları burjuvazi patron sınıf gözünde makinelerin bir parçasına indirgenerek, yabancılaşmanın nesnelerine tahvil edilmişlerdir.[16]

Bu hâl -emeğini satıp, üretim araçlarında somut biçimde söz sahibi olamadığı hâlde- işçi sınıfının bazı “sosyalist” çevreler tarafından -harekete geçemedikleri için!- suçlanmasına yol açmıştır! Öncelikle şunu unutmamak gerekir ki sınıfın eyleme geçmemesi, onun eylemselliğe karşı olduğu anlamına gelmez. Yeterli şartların (sınıf bilinci+örgütlülüğü+mücadele kapasitesi) olmadığı anlamına gelir!

Tam da bu noktada “İşçi sınıfı bitti” çığlıkları eşliğinde, “mutlak kapitalizm düşüncesi(zliği)”ni pazarlayanların illüzyonları; sürdürülemez kapitalizmin dizginsiz kâr hırsını, savaşları, “Yeni Dünya Düzeni” diye sunulan “demokrasi”, “insan hakları” yalanlarını ört bas edemezken unutulmasın: Günümüz dünyasında ideolojik kuşatmalar hâlâ gücünü koruyor. Fakat ekonomik istatistikler hâlâ aynı şeyi vurguluyor. Merkez kapitalist ülkelerde üretimin oranı asla düşmüyor. İstatistikler gösteriyor ki; işçi sınıfının merkezinde bulunduğu üretimler hâlâ dünyada ağırlığını koruyor.

Örneğin Prof. Charles Goodhart ve Manoj Pradhan’ın bir araştırmasına göre, gelişmiş ülkelerde emek piyasası nüfusu 1990’da 685 milyon kişiymiş. Çin ve Doğu Avrupa bu nüfusa 820 milyon yeni işçi ekleyerek dünya işçi sınıfı rezervini ikiye katlamışken;[17] Karl Marx’ın, “Çok sayıda işçinin, bir ve aynı ya da farklı, ama aralarında ilişki bulunan süreçlerde bir arada yan yana çalışmalarına, elbirliği etmek ya da elbirliği içinde çalışmak denir. (…) Elbirliği yapan işçi sayısı arttıkça, sermayenin egemenliğine karşı direnenler de artar ve bununla birlikte sermayenin bu direnmenin üstesinden gelmesi için karşı baskı gereği de fazlalaşır”;[18] V. İ. Lenin’in, “Ne zaman ki birey olarak işçi, kendisinin bütün işçi sınıfının bir üyesi olduğunu fark eder, ne zaman ki o teker teker, işverenlere ve hükümet görevlilerine karşı verdiği küçük günlük mücadelenin, bir bütün olarak burjuvaziye ve bütün hükümete karşı verdiği mücadele olduğunu fark eder, yalnızca onun mücadelesi sınıf mücadelesi olur!” uyarılarını anımsama zamanıdır!

 

 

 

  1. II) İŞÇİ SINIFININ GÜNCEL HÂLİ

 

Karl Marx’ın, “Bu açgözlülük ve para hırsı ortamında, bir tek insanca duygu ya da görüşün lekelenmeden kalması olanaksızdır,” biçiminde formüle ettiği ücretli kölelik dünyasında Uluslararası Çalışma Teşkilâtı’nın (ILO) verilerine göre küresel işgücü piyasalarında işsiz sayısı 200 milyonu aşmış durumda. Yoğun işsizliğin baskısı altında 900 milyon emekçi (tüm küresel istihdamın yaklaşık yüzde 30’u) günde 2 dolarlık yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Bu kadar da değil! Dünyada ayrıca 1.1 milyar tarım işçisi var. Bunların 450 milyonu mevsimlik tarım işçisi.. Bu işçilerin yüzde 60’ından fazlası yoksulluk sınırının altında. Yüzde 80’inin sosyal güvencesi yok. Yüzde 70’i tarlalarda çocukları ile birlikte çalışıyor. 15-49 yaş arası mevsimlik kadın tarım işçilerin yüzde 90’ı ilkokulu bitirmemiş. Bu gruptaki kadınların yarısı evde doğum yapıyor. Yine bu gruptaki kadınların yüzde 44’ünün yeterli tetanoz aşısı yok. Mevsimlik tarım işçilerinin üçte ikisi temiz içme suyundan yoksun...[19]

ILO söz konusu yoksulluk ve sömürü tablosunda artan ölçüde kadın istihdamına yönelindiğini vurguluyorken; günümüzde dünya nüfusunun yüzde 75’ini oluşturan 5.1 milyar kişinin sosyal güvenlik güvencesinin olmadığı ve temel sağlık hizmetlerinden de yararlanamadığı tahmin ediyor.[20]

Yine ILO’ya göre, dünyada her yıl 40 milyon genç iş aramaya çıkıyor ve yalnızca 3 milyon genç için yeni istihdam yaratılıyor. 37 milyon açıkta. Türkiye’de de genç işsizlik oranı yüzde 20’nin üzerinde.[21]

Küresel ekonomik krizin de etkisiyle kritik hâle gelen genç işsizlik konusunun altını çizen ILO verilerine göre, dünya genelinde 74.5 milyon genç her sabah işsizlik kâbusuna uyanıyor. Dahası, küresel düzeyde yaklaşık 228 milyon genç çalışıyor olmasına rağmen yoksulluk sorunuyla karşı karşıya. Yani, “çalışan yoksul” konumunda!

Merkez ülkelerinde iş arayan her 3 gençten biri, en az 6 aydır işsiz. Yükseköğretim mezunu gençler, niteliklerinin altındaki işleri kabul ediyor. Avrupa Birliği’nde istihdamdaki her 10 gençten 4’ü geçici iş sözleşmesi ile çalışıyor.

Çevre ülkelerinde ise her 10 gençten 6’sı sürekli olmayan işlerde çalışıyor. Çalışan her 10 gençten 5’i nitelikleriyle uyumsuz bir işte çalışıyor. İstihdamdaki her 10 gençten 6’sı, ortalama ücret düzeyinin altında kazanıyor. Dünya üzerinde her 10 gençten 9’u gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor. İstihdamdaki her 10 gençten 8’i kayıtdışı çalışıyor.[22]

ILO verilerine göre, dünyada tam zamanlı çalışan 168 milyon, tam veya yarı zamanlı çalışan 264.5 milyon çocuk işçi bulunuyor. 168 milyon çocuk işçinin 85 milyonu tehlikeli işlerde çalışırken, çoğunun can güvenliği bile yok.[23]

Bunların yanında ILO yetkilisi Corinne Vargha, ‘Dünyadaki Çocuk İşçiler 2015’ başlıklı raporda, çevre ülkelerindeki çocukların yaklaşık yüzde 30’unun 15 yaşında çalışmaya başladığına ve 5 ila 14 yaş grubu arasında dünya genelinde 120 milyon çocuk işçi bulunduğuna dikkati çekti. Yaşları 15 ila 17 arasında değişen 47.5 milyon çocuğun ise tehlikeli işlerde çalıştığını ifade edip, çocuk işçi sayısındaki azalmanın bu yaş grubunu etkilemediğini söyledi.

Bir diğer ILO yetkilisi Azfar Khan de çocuk işçilerin sayısının yaklaşık 78 milyon ile en fazla Asya-Pasifik bölgesinde olduğunu, Asya Pasifik bölgesini, 59 milyon çocuk işçiyle Sahraaltı Afrika bölgesinin izlediğini ve çocuk işçilerin en çok tarım sektöründe çalıştırıldığını ifade etti.[24]

Devamla: Kriz koşullarında Amerikan işgücü piyasalarında reel ücretlerdeki gerileme işsizlik baskısıyla birlikte sürdürülmekteydi. Nitekim elimizdeki veriler Amerika’da işgücüne katılım oranının 1970’lerden bu yana en düşük düzeyine gerilemiş olduğunu; umudu kırılmış ve iş aramaktan vazgeçmiş nüfus ile birlikte gizli işsizlik oranının da yüzde 10.7 ile birlikte hâlâ kriz öncesi oranların üzerinde seyretmekte olduğunu belgelemektedir. Genç ve Hispanik nüfus içerisindeki işsizlik oranı ise yüzde 11’i aşmaktadır.

Japonya, Çin, Rusya ve Yunanistan’ın öncülük ettiği ekonomik buhranın etkisiyle dünya devleri peş peşe kıyıma gidiyor. 2015 yılında 30 bin kişiyi işten çıkaracağını açıklayan HP ilk sırada yer alırken, işten çıkarmalarda petrol şirketleri öndeyken en çok işçi çıkaran 8 şirket şöyle: i) HP: Dünya devi bu yıl 30 bin kişilik kıyım yapacağını açıkladı. ii) SLB: Ucuz petrol her ne kadar araba sahipleri için iyi olsa da, petrol şirketi Schlumberger’de çalışanlar için “işten çıkarılma” demekti. 20 bin kişilik işçi çıkarımında bulunan şirket ikinci oldu. İii) BHI: Petrol şirketlerine araç-gereç sağlayan Baker Hughes, 13 bin kişiyi işten çıkardı. iv) HAL: Petrol yatağı servisi Halliburton, 11 bin 800 işçi kaybetti. v) CAT: Çin’deki ekonomik sıkıntılar ve ucuz petrolden nasibini alan Caterpillar ise bu yıl 10 bin kişiyi işten çıkardı. 2018’e kadar bu sayının daha da artabileceğini söyleyen CAT, yıllık 1.5 milyar dolar da tasarruf etmeyi planlıyor. vi) A&P: Önde gelen süpermarketlerden biri olan A&P de işçi kaybedenler arasında. 8 bin 500 işçisinin işine son verdi. vii) Microsoft: Şubat 2014’ten itibaren 25 bin 800 kişiyi işten çıkaran dünya devi bu yıl 7 bin 800 kişiyi işten çıkardı. viii) RadioShack: 6 bin 500 kişinin üzerinde kayıp verdi.[25]

Yine bir ILO raporuna göre, küresel düzeyde en az 21 milyon işçinin zorla çalıştırıldığını ortaya koydu. Üstelik, bu çalışma biçiminin gizli olması sebebiyle gerçek rakamların çok daha yüksek olabileceği belirtiliyor.[26]

Ayrıca ILO’nun verilerine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Orta ve Güneydoğu Avrupa ülkeleri ve Bağımsız Devletler Topluluğu’nun olduğu bölgede zorla çalıştırılanların sayısı yaklaşık 1 milyon 600 bini buluyor. Türkiye’de zorla çalıştırma açısından en çok mağdur olan gruplar, sokakta yaşayan çocuklar, seks işçiliği için Türkiye’ye gelen kadınlar ve iç savaş nedeniyle başta Suriyeli olmak üzere Türkiye’ye sığınan ve çok kötü koşullarda çalışmak zorunda bırakılan göçmenler. Türkiye’de çocuk ve mülteciler de dahil edildiğinde yasa dışı yollarla zorla çalıştırılanların sayısı yaklaşık olarak 100 bine ulaşıyor. Üstelik, bu kişilerin önemli bir bölümünün borç esareti içinde zorla çalıştırıldığı tahmin ediliyor. Türkiye’de en az 42 bin çocuk sokaklarda yaşıyor ya da çalışıyor.[27]

Tüm bunlarla birlikte ‘The Financial Times’ın kıdemli iktisat yazarlarından Martin Wolf’un, 26 Ocak 2016 tarihli, “Ekonominin Mağlupları Seçkinlere Karşı Ayaklanıyor” başlıklı yazısı (buradaki “seçkinler”, aslında Batı kapitalizminin egemen sınıflarıdır) şu soruya odaklanıyor: Yoğunlaşan bölüşüm gerginlikleri Batı siyasetine nasıl yansıyacaktır?

Bölüşüm gerginlikleri nelerdir? Wolf, önce Blanko Milanovic’in ülke verilerini birleştiren dünya gelir dağılımı tablolarını özetliyor. Bunlara göre, 1988 ile 2008 arasında reel gelir düzeyi düşen iki grup vardır. Birinci grup, yoksul ülkelerin en düşük gelir dilimlerinde yoğunlaşmıştır. Bunlara, “azgelişmişlerin sefilleri” diyebiliriz. Bu insanların emperyalist işgal, iç savaş, kuraklık, salgın gibi felaketlerin yoğunlaştığı “Güney” coğrafyasında yer aldığı anlaşılıyor.

Bu yirmi yıl içinde reel gelir düzeyleri düşen ikinci grupta yer alan insanlar, Batı ekonomilerinin alt ve alt-orta gelir dilimlerinde yoğunlaşmıştır. Tüm dünya nüfusunun yüzde 15’ini oluşturuyorlar. ABD ve Avrupa’nın (işsizlerin de dahil olduğu) sıradan emekçileri söz konusudur.

Elbette ki “azgelişmişlerin sefilleri” ile “Batı’nın yoksul emekçileri” arasında gelir düzeyleri bakımından uçurumlar vardır. Ancak, farklı dünyalarda yaşayan bu iki grubu birleştiren ana özellik, 1988-2008 arasında karşılaştıkları mutlak yoksullaşmadır.

Wolf’un vurguladığı ikinci araştırma, 1948 ile 2013 arasında ABD’de ortalama “mavi yakalı” işçilerin saatlik ücretleri ile emek verimi hareketlerini karşılaştırıyor. 1948’i izleyen çeyrek yüzyıl (“kapitalizmin altın çağı”) boyunca, ücretler ile emek verimleri paralel seyretmiştir. Bu, emek ve sermayenin katma değerden elde ettiği payların değişmediği anlamına gelir.

Sonraki kırk yıl, iki büyük krizi ve neo-liberalizmi kapsıyor. Bu uzunca zaman diliminde emek verimi ile ücretler arasındaki makas çarpıcı boyutlarda açılmıştır. Sonuç, katma değer içinde emek payının belirgin oranlarda düşmesidir. Bunlar ABD’ye özgü sonuçlar değildir. ILO bulguları dahil çok sayıda araştırma, tüm metropol ülkeleri için benzer sonuçlara ulaşmaktadır. Bu tür hesaplamalar, “üretken” sektörlere özgüdür. Dolayısıyla, bulgular, Batı kapitalizminde sömürü ve artık değer oranlarında hızlı yükselişler anlamına geliyor.[28]

Washington’daki ‘Ekonomi Politikaları Enstitüsü’nden (EPI) Josh Bivens imzalı bir rapor,[29] Amerika’da ücretli emek gelirleri ile emeğin üretkenliği arasındaki makasın hızla açılmaya devam ettiğini gösteriyor. Raporuna göre, 1973 ile 2014 arasında net emek üretkenliği toplam yüzde 72.2 (yılda ortalama yüzde 1.33) büyüme göstermesine karşın; enflasyondan arındırılmış ortalama reel ücretler toplam sadece yüzde 8.7 artmıştı (yıllık ortalama sadece yüzde 0.2!). Kaldı ki bu artışın büyük bir bölümünün 1995 - 2002 arasında gerçekleştiği izlenmekte, diğer yıllarda reel ücretlerin sürekli azalma içinde olduğu görülmektedir.

Kaynakların reel üretken sektörlerden giderek spekülatif finansal varlıklara aktarılması; sanayisizleşme; işgücü piyasalarında esneklik adı altında güvencesiz enformel istihdam biçimlerinin yaygınlaştırılması; küresel çapta üretim atölyelerinin giderek ucuz işgücü deposu çevre ülkelerine kaydırılması gibi bir dizi nedene dayalı olan bu olgunun sonucu açıktır: emeğin milli gelirden aldığı pay sürekli gerilemekte ve gelir dağılımı bozulmaktadır. Nitekim EPI uzmanlarının hesaplamalarına göre Amerika’da 2000 sonrasında şirketler toplam geliri içinde emeğin gelir payı yüzde 6.5 gerilemiştir. Bu rakam yıllık bazda hesaplandığında, sermayeye 535 milyar dolar net transfer anlamına gelmektedir.[30]

Nihayet ‘Oxfam’ın yayınladığı ‘Yüzde 1 İçin Ekonomi’ başlıklı raporda “yüzde 1”den kastedilen, gezegenimizin en zengin gelire sahip yüzde 1’lik nüfusunun, toplam gelirden aldığı paydır.

Oxfam raporuna göre, söz konusu yüzde 1 süper zengin zümrenin sahip olduğu servet, gezegenimizin geride kalan yüzde 99’unun toplam servetinden daha fazla. Rapor bununla da yetinmiyor ve dünyanın en zengin 62 (altmış iki!) kişisinin toplam servetinin, dünyamızın yoksul ikinci yarısının (yani toplam 3.6 milyar kişinin) tüm servetinden daha yüksek olduğunu belirtiyor. 2010 yılında dünyanın yoksul yarısından daha zengin olan kişi sayısı 388 imiş. Söz konusu 62 kişinin, 53’ünün erkek, 9’unun kadın olduğu da ayrıca not edilmiş.

Daha vahim olan bulgular ise dünyamızda yoksulluğun ve gelir dağılımındaki çarpıklığın uzun dönemli seyrine ilişkin. Bulgular burada vurgulanan en zengin 62 kişinin toplam serveti 5 yılda (küresel kriz döneminde) yüzde 45 arttığını ve 1.76 trilyon dolara ulaştığını gösteriyor. Oysa aynı dönemde dünyanın yoksul ikinci yarısının, 3.6 milyar kişinin, servetleri yüzde 38 gerilemiş. Dünyamızın en yoksul yüzde 10’unun yıllık geliri çeyrek yüzyılda yılda 3 dolardan daha az artış gösterebilmiş. 25 sene içerisinde dünyanın en yoksul yüzde 10’unun günlük gelirindeki artış 1 sentten daha az!

Küresel kriz, genişleyen işsizler ordusunun yanına “güvencesiz istihdam” biçimlerinin de yaygınlaşmasına zemin sağlamakta. ILO, “güvencesiz” istihdamı, “kendi hesabına çalışanlar” ve “ücretsiz aile işçisi” olarak tanımlıyor. 2015 yılında bu tanıma giren emekçilerin sayısının 1 milyar 100 milyon kişiye ulaşmış olduğu tahmin ediliyor. Bu rakam gelişmekte olan ülkelerde istihdam edilenlerin yarısından fazlasına; aralarında Türkiye’nin de bulunduğu yükselen piyasa ekonomilerinde ise üçte birine ulaşıyor.

Düşük üretkenlik - güvencesiz istihdam ve enformalleşme tuzağına sıkışmış geniş emekçi kitleleri gerek kendilerinin, gerekse ailelerinin sağlık ve eğitim becerilerine gerekli katkıyı sağlamaktan mahrum olarak, bu sürecin küresel anlamda yeniden üretilmesine seyirci kalmaya itiliyorlar. Böylece, toplam işçi nüfusunun üçte birinin (toplam 457 milyon emekçi) günde 2 dolardan daha az bir gelir ile yoksulluk sınırının altında çalışmak zorunda kaldığını görüyoruz![31]

Tablo üç aşağı, beş yukarı böyleyken; birkaç tane daha somut örneği aktarmadan geçmeyelim:

  1. i) ‘The Guardian’, 2022 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapmak için 62 milyar dolar ayıran; yeni stadyumlar, oteller, alışveriş merkezleri ve metrolar inşa eden Katar’da göçmen işçilerin modern kölelik koşullarında çalıştırıldığını yazdı.

Gazeteye göre haftada 12 işçi yaşamını yitiriyor. Katar’da inşaat sektöründe çalışan göçmen işçilerin çalışma koşullarının düzeltilmesi için FIFA ve Katar hükümetini göreve çağıran Belçika merkezli Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ITUC), 1.2 milyon göçmen işçinin mevcut koşullarda çalıştırılması hâlinde, 2022 Dünya Kupası’nın başlama vuruşu yapılana kadar 4 bin işçinin yaşamını yitireceği uyarısında bulundu.[32]

Evet, Katarlı şirketler; Katar Turizm, Emirates ve Etihad... 100 milyonlarca doları... Sponsorluk anlaşması sonucu... İspanya’nın Barcelona takımına akıttı… İtalya’da Milan’a... Fransa’da Paris Saint Germain’e... İngiltere’de Manchster City’ye de sponsorluk sonucu avrolar, sterlinler yağdı… Firmalar bir yana Katar yönetimi, 2022 yılındaki Dünya Kupası’na ev sahipliği yapabilmek için FIFA’ya rüşvet verdi.

Peki, dünyaya para yağdıran Katar’da işçilerin durumu ne? Dünya Kupası öncesi altyapı inşaatlarında göçmen işçiler köle gibi çalıştırılıyor. Bugüne kadar onlarca Nepalli işçi hayatını kaybetti. Bazı işçilerin pasaportlarına ve kimliklerine el konularak kaçak işçi konumuna sokuldukları... Bazı işçilerin 24 saat çalıştırıldığı, işçilere çöl sıcağında su verilmediği... İnsanlık dışı çalışma koşullarının... 45 milyar dolarlık bir projeyle sıfırdan inşa edilen stadın inşaatında bile yaşandığı basına yansımıştı.

Nesren Jake çalışmalarıyla... Büyük organizasyonlarda sponsor olarak gözlerimizi dolduran markaların kirli yüzlerini bize gösteriyor. Katar’da inşaat işlerinde çalışan işçilerin yemek, giyim ve yaşam koşulları sanatçının çalışmalarında sponsoru olan markaların arka planında çıkıyor karşımıza![33]

  1. ii) İnşaatlarda, mezbahalarda, lokantaların mutfaklarında, bahçe ve parklarda, paket servislerinde hatta yaşlıların kaldığı yurtlarda bile karın tokluğuna çalışmak zorunda olan yüz binlerce emekçi için değişen bir şey olmayacak. Çünkü onlar Almanya’nın yeni köleleri...

Doğu Avrupa’dan gelen işçilere “göçmen işçi” denmiyor. Bu işçiler “göçebe” işçiler. Çünkü nerede iş bulurlarsa bu işçiler oraya göçüyor. İş bulamazlarsa ise geldikleri ülkeye geri gönderiliyorlar. Her ne kadar sürekli Romanya ve Bulgaristan’dan gelen işçiler gündeme getirilse de, göçebe işçiler bütün Doğu Avrupa’dan geliyorlar.

‘Der Spiegel’ haberinde de belirtildiği gibi, Doğu Avrupa ülkelerinden gelen işçilerin ezici bir çoğunluğu ya taşeron firma üzerinden çalışıyor ya da “serbest meslek sahibi” olarak herhangi bir işte “kendi hesaplarına” çalışıyor. Her iki modelde de işçiler kelimenin tam anlamıyla karın tokluğuna çalıştırılıyor.

Haberde verilen birçok örnekten biri de Polonyalı bir emekçiyle ilgili olanı. Tek bir firmada çalışmasına karşın 3 ayrı iş sözleşmesi olan işçinin çalışma koşullarına bakıldığında, Doğu Avrupalı emekçilerin hangi şartlarda çalıştıkları biraz olsun anlaşılıyor: Almanya’ya değişik vaatlerle getirilen işçiye önce, “yarım iş”lik bir sözleşme imzalatılıyor. İş Almanya’da olmasına karşın sanki Polonya’da çalışılacakmış gibi hazırlanan sözleşmede, “Polonya’da hafif bahçe işleri için aylık 190 avro karşılığında yarım iş” deniliyor ve ayrıca “ek olarak 10 saat daha fazla çalışmaya hazır olma” ve “Almanya’da bahçe işlerini öğrenmek izin staj yapma” koşulu bulunuyor.

“Yarım iş”in ne anlama geldiği net olarak belirtilmemesine ve “10 saat daha fazla çalışmaya hazır olma” koşulunun neye göre belirleneceği bilinmemesine karşın işçiye sözleşmeyi imzalaması dayatılıyor![34]

iii) Ford Köln’de hastalanıp çalışamayan işçilerin oranı giderek artıyor. Özellikle Fiesta montaj bandında çalışan emekçiler arasında hastalanma oranı yüzde 10 dolayında seyrediyor![35]

  1. iv) ABD’de 1 Şubat 2015’de ‘Birleşik Metal İşçileri Sendikası’na (USW) bağlı ve Shell’e ait dokuz petrol ve kimya fabrikasında başlayan greve çıkan işçiler ise daha iyi ücret, güvenli çalışma koşulları talep ediyor. Sendikanın açıklamasına göre şirketlerin zorunlu konular ile ilgili müzakereyi reddetmesi, bilgilendirme konusunda hassas davranması ve geciktirmesi ile işçilerin greve katılmamaları için tehdit edilmesi kötü niyetlerinin göstergesi sayıldı![36]
  2. v) Teknoloji dünyasının en güçlü ismi Apple’ın merhum kurucusu Steve Jobs ile Google CEO’su Eric Schmidt’in, birbirlerinin çalışanlarını kapmama ve ücretleri düşük tutma konusunda gizlice anlaştıkları ortaya çıktı![37]
  3. vi) Gıda şirketi Nestle satın aldığı kakaoların üretiminde çocuk işçi kullanılmadığından ve başka ihlâller meydana gelmediğinden emin olmak için gereken denetimleri yapmamakla suçlandı![38]

vii) OECD tarafından yayımlanan ‘Yaşam Koşulları Endeksi’ne göre, çalışanların en yüksek iş - yaşam dengesine sahip olduğu ülkeler sıralamasında Danimarka, İspanya ve Hollanda ilk üçte yer alıyor. OECD’de çalışanların yüzde 13’ü haftalık 50 saatin üzerinde çalışıyor. Uzun çalışma saatleri nedeniyle özel hayata ayrılan süre azalıyor. Buna karşılık, Danimarka’daki çalışanların sadece yüzde 2’sinin çalışma süresi haftalık 50 saatin üzerinde, ayrıca doğum izni 52 hafta, doğum izninde ücretin tamamı ödeniyor, kadın istihdam oranı da yüzde 70’in üzerinde. İkinci sırada yer alan İspanya’da çalışanların günlük boş zamanı ortalama 16.1 saat.

Türkiye, Meksika, Güney Kore ve Japonya en uzun çalışma saatlerine sahip ülkeler. Meksika’da ebeveyn izinleri sınırlı. Güney Kore’de doğurganlık yüzde 1’lere inmiş, Japonya’da uzun çalışma ve trafik nedeniyle doğurganlık sürekli azalıyor. Türkiye’de haftalık 50 saatten fazla çalışanların oranı yüzde 40.9. Bu, OECD ortalamasının neredeyse 3 katı.[39]

viii) ‘Uluslararası Özel İstihdam Büroları’ (ÖİB) şirketinin kurduğu CIETT’in verilerine göre, 40 milyon kiralık işçinin sadece 1/4’ü tam zamanlı işlerde çalışmaktadır, üstelik belirli bir süreye bağlı projelerde. Ortada bir güvence varsa, ÖİB tekellerine büyük ve kararlı bir piyasa yaratılmasıdır

Uluslararası 8 (evet sekiz) ÖİB şirketinin kurduğu CIETT’in verilerine göre, 40 milyonu aşan bir işçi kitlesi, dünyanın çeşitli ülkelerindeki 23 milyon şirkete “kirala”nmaktadır.

ÖİB’larının dünya genelindeki cirosu CIETT verilerine göre 415 milyar Euro’yu aşmıştır. Bu gelirin en büyük payı ise yüzde 68 ile işçi kiralamadır. Yani ÖİB’nin “piyasa”dan asıl nemalandığı yer işçi kiralamadır![40]

  1. ix) Bangladeş’te iş bırakan işçiler, Dakka’daki Gazipur ve Savar endüstri havzalarında ana yolları ulaşıma kapattı. Gazipur sanayi bölgesinin emniyet müdürü Abdul Baten’in açıklamalarına göre 200 bine yakın işçi eyleme katıldı. Polis, eylemlere göz yaşartıcı gaz ve plastik mermiyle saldırırken işçiler de kırık tuğlalarla karşılık verdi. Çatışmalarda en az 50 kişi yaralandı.Bangladeş’te aylık asgari ücret 38 dolar.Sendikaların talebiyse en az 100 dolar![41]
  2. x) Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh’de grev yapan tekstil işçilerinin üzerine askeri polis kurşun yağdırdı. İşçilerin kurdukları barikatlarla ve taşlarla kendini savunduğu çatışmada en az 3 işçi ölürken, 2 işçi de yaralandı. Görgü tanıkları, başkent Phnom Penh’in güneyinde yolu trafiğe kapatan yüzlerce tekstil işçisi ile askeri polis arasında çatışma yaşandığını belirtti. Askeri polis, direnen işçilere AK-47 tüfeklerle ateş açtı.

Kamboçya askeri polis sözcüsü ise, “Sadece bize verilen görevi yerine getiriyoruz. Şimdi bölgede güvenliği sağladık” dedi. Gösteriyi izleyen insan hakları örgütü Adhoc yetkilisi Chan Soveth ise, eylemde çok sayıda kişinin öldüğünü ve yaralandığını belirtti.

Kamboçya’da tekstil işçileri, aylık ücretlerinin 160 dolara çıkarılması talebiyle ülke çapında greve gitme kararı aldı. Hükümet, işçilerin talebini geri çevirerek en fazla 100 dolar ödeme yapabileceğini açıkladı. Tekstil çalışanları şu anda ortalama 80 dolar kazanıyor. Gelirinin büyük bir kısmını tekstil ihracatından kazanan Kamboçya’da yaklaşık 650 bin işçi, tekstil sektöründe çalışıyor. 400 bin tekstil işçisi ise, Gap, Nike ve H&M gibi dünya markaları için fason üretimde çalışıyor![42]

 

 

 

II.1) TÜRKİYE/ ANADOLU İŞÇİ SINIFI

 

Katmerli sömürüye maruz bırakılan Türkiye/ Anadolu işçi sınıfına gelince:[43] Asgari ücretin 300 euronun altına gerilediği Türkiye, asgari ücret sıralamasında Avrupa’da son sıralarda yer alıyor.[44]

Coğrafyamızda, fazla mesaide rekor kırılıyor. ‘Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne (OECD) üye ülkeler arasında fazla mesaide birinci sırada bulunan Türkiye’de emekçiler haftada ortalama 47.8 saat çalışıyor.[45]

Türkiye’de erkek çalışanların yüzde 45’i, kadın çalışanların ise yüzde 31’i çok uzun saatler çalışıyor.[46]

OECD’nin ‘Daha İyi Yaşam’ indeksine göre Türkiye iş güvencesi açısından en kötü durumda olan 4’üncü ülke konumunda.[47]

Türkiye’de artan işsizliğe hükümet tarafından çözüm olarak esnek çalışma gösterilirken, rakamlar iş güvencesinin daha az olduğu, iş kazalarının ve işçi ölümlerinin yüksek olduğu sektörlerde kârlılık oranlarının daha yüksek olduğunu gösteriyor. Sektörlerde kâr kanla geliyor. Çünkü iş cinayetlerinin yoğunlaştığı sektörlerde kârlılık da yüksek ve 2006- 2014 arasında kârlılık oranı en yüksek sektör yüzde 10 ile madencilik oldu. Sekiz yılda madencilik sektörünün kârı tüm sektörler ortalamasının iki katından fazla arttı. Sanayi Bakanlığı’nın Girişimci Bilgi Sistemi verilerine göre 2006-2014 arasında tüm sektörlerde faaliyet kârı yüzde 137 artarken, madencilik sektörünün kârında yüzde 288 artış yaşandı. İnşaat sektörü de yüzde 216 kâr artışı sağladı. Sektörlere göre kârlılık oranlarına bakıldığında 2006-2014 döneminde; i) Ulaştırma ve depolamada faaliyet kârı yüzde 216 arttı. ii) Tarım ve ormancılık sektöründe kâr yüzde 447 arttı. iii) İmalat sanayinin faaliyeti kârı yüzde 158 artış gösterdi.[48]

Her gün ortalama 4 işçinin yaşamını kaybettiği Türkiye’de, her saat 80 iş kazası yaşanıyor.[49]

Neo-liberal saldırganlık ve özelleştirmelerden ötürü işçi sendikalarının hem üye sayılarını hem de güçlerini yitirdiği Türkiye’de 10 işçiden ancak 1’i sendikalara üyedir. Türkiye’deki sendikalı işçi oranı 1980’li yıllarda yüzde 20 iken bugün sadece yüzde 4.5. Çocuk işçilerin toplam nüfus içindeki oranı yüzde 5.9’dur.[50]

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre 12 milyon 200 bin işçiden yalnızca 1 milyon 300 bini sendika üyesi. Buna göre sendikalaşma oranı yüzde 10.6 düzeyinde.[51]

Türkiye sendikalaşma oranı bakımından 29 AB ülkesi içerisinde de 26. sırada yer alırken; baskılar nedeniyle sendikalaşmanın çok düşük olduğu Türkiye’de, toplam 166 işçi sendikasından 111’i işkolu için gerekli olan yüzde 1’lik işkolu barajını bile aşamadı. Sendikalaşmanın en az olduğu yer ise aynı zamanda “iş cinayetlerinin” de yoğun olarak yaşandığı inşaatlar.[52]

Türk Metal Sendikası Araştırma Merkezi’nin analizine göre tüm işkollarında çalışan toplam işçi sayısı 12 milyon 663 bin 783. Sendikalı işçi sayısı ise 1 milyon 514 bin 53. Türk-İş’e üye sendikalarda[53] örgütlü toplam işçi sayısı 877 bin 587. Sendikalı işçilerin yüzde 57.96’sı Türk-İş’te, yüzde 28.82’si Hak-İş’te, yüzde 9.53’ü DİSK’te örgütlü bulunuyor. Türkiye’de toplam 166 işçi sendikası bulunuyor. Bu sendikaların 33’ü Türk-İş’e, 22’si Hak-İş’e, 21’i DİSK’e bağlı… İstatistiklere göre, Türk-İş’e bağlı 33 sendikadan 31’i, Hak-İş’e bağlı 22 sendikadan 18’i, DİSK’e bağlı 21 sendikadan da 5’i yüzde 1 barajını aştı.[54]

Bu tablonun en önemli yanı işçi sınıfının elinden sadece ekmeğinin alınması değil, onuru da gaspıdır!

“Nasıl” mı? İşte birkaç örnek!

  1. i) 16 yaşındaki bir çocuk sıva yaparken 5’inci kattan düşerek, 17 yaşındaki Suriyeli işçi ise yüksek gerilime kapılarak hayatını kaybetti. Mermer işçisi Fikret Kaya ise 7 metreden düşüp yaşamını yitirdi…

Aydın’ın Efeler ilçesinde çalıştığı inşaattan düşen 16 yaşındaki işçi, hayatını kaybetti. Cuma Mahallesi’ndeki inşaatın 5’inci katında alçı sıva yapan Burhan Tultan dengesini kaybederek beton zemine düştü. Ambulansla Aydın Dev

15.12.2017 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR