FAŞİZM(LER)İN GÜNCELLİĞİ VE IRKÇILIK

FAŞİZM(LER)İN GÜNCELLİĞİ VE IRKÇILIK

“Geçmiş katıdır, gelecekse sıvı.”[1]

 

Antonio Gramsci’nin, “Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmak için mücadele ediyor. Şimdi canavarlar zamanı,” diye tanımladığı bir kesitten geçerken; “Her yerde aynı dalga,”[2] diye haykıran bir neo-liberal bile kaygılı…

Soru(n) hep aynı ya da benzer: “Ne oluyor? Faşizm dünya çapında tırmanışa mı geçti? Eğer öyleyse faşizmden çok çekmiş dünya halkları bu gidişe karşı ne yapacak? Aşırı sağın, ırkçı partilerin yükselişinin gerçek nedenleri üzerinde durmak gerekmez mi? Görünen gerçeklerin arkasına bakmakta yarar yok mu? Bu türden bir değerlendirme yapabilmek için küresel çapta aşırı sağın durumuna bakmak iyi bir başlangıç noktası olmaz mı?”[3]

Bölgemizden başlayalım. Ortadoğu’da otoriter yönetimler iktidarda. Demokratik haklarla en küçük bir ilintisi olmayan, bu yönde bir gelişme için en küçük bir umut taşımayan ülkeler grubu bölgeyi belirliyor. Krallar, sultanlar, emirler bölgenin hâkimi. İran’da Ayetullahların egemenliğinde, katı din kurallarına bağlı, şimdilik değişmesi mümkün görünmeyen bir iktidar-devlet var. Irak, Kuzey’i ile Güney’i ile ABD işgali sonrasının demokratikleşme ile ilgisi olmayan travmasını yaşıyor. Türkiye’de ise iktidar, hep söylediğimiz gibi son anayasa değişikliği ile otoriterleşme yönünde attığı adımlara yeni bir ivme kazandırdı.

Tabloya, Uzakdoğu ve ABD’deki gelişmeleri de eklemekte yarar var. Bu da arızi, gelip geçici, konjonktürel bir olayla karşılaşmadığımızı, nedenleri konusunda biraz daha düşünmek gerektiğini gösteriyor. Bu yükselişin arkasında başka nedenler, yönlendirilmiş stratejiler, karşılıklı ön almayı amaçlayan politikalar var.

Kapitalist küresel ekonomi artık krizlerle baş edemiyor; iflasını ilan etmek yerine direnmeyi seçiyor. Derinleşen küresel gelir dağılımı bozukluğunun, ülkeler arası eşitsizliğin tetiklediği bu durumun emperyalist kapitalist devletlerin politikalarını şekillendirdiği, müdahaleci politikalara destek arayışının ise aşırı sağı güçlendirdiği ortaya çıkıyor.

Avrupa ülkelerinde güçlenen aşırı sağı tahlil edenler yalnızca bu ülkelerdeki yükselişin görünür nedenlerine değil, ülkelerin iç dinamiklerine, sınıfların konumlanışına, dünya çapında hızlanan paylaşım savaşlarına,[4] ekonomik politik kamplaşmalara, yeni mevzilenişlere dikkatle bakmalıdırlar ki, bu da faşizme, faşizmle “aşrı sağ” diye sunulan ırkçılık arasındaki bağa kafa yormayı “olmazsa olmaz” kılıyor…

Derin belirsizliklerden malûl böylesi bir ufukta, bilgiçlik taslamaktan çok, sorularla ilerlemek daha faydalıdır.

Örneğin İngiltere’deki Avrupa Birliği (AB) referandumunun sonucuna, muhafazakâr yükselişin güçlü işaretlerinden biri deniyor. Benzer kanıtılar çok: Macaristan, Polonya, Avusturya! Fransa!

Tabii ki ABD’de katilliği üst politika düzeyine yükseltmeye soyunmuş, patron kılıklı biri de var.

İngiltere’de referandumun sonucu ile ABD’de karanlık Donald Trump’ın yükselişinin zamanlama örtüşmesi rastlantısal değildir.

İçinde olduğumuz dalgayla faşizm ve ırkçılığın dünyasına yelken açılıp; uluslararası bir çatışmanın temelleri atılıyor; din ve etnik kimlik üzerine yeni düşmanlıklar inşa ediliyorken; faşizm ve ırkçılık insan(lık)ın bir kez daha gündem maddesi oluyor.

 

  1. I) “GENEL”E DAİR

 

Kelime olarak faşizm, Roma İmparatorluğunda devlet iktidarının ve siyasi birliğin simgesi küçük baltalara verilen isim “Fasces”ten gelmektedir. Ama toplumsal gerçeklik içinde ifade ettiği anlam çok daha farklıdır.

Georgi Dimitrov’un tanımıyla, “Faşizm, finans-kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür.”

Faşizm, sınıflar üstü bir uygulama veya yönetim biçimi değildir. O, emperyalizm dönemde ortaya çıkan bir devlet biçimidir.

Emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır. Emperyalizm aşamasında, ekonomide serbest rekabetin payı nispi olarak azalmış, tekeller egemen hâle gelmişlerdir. Emperyalizmin temel ekonomik özelliği onun tekelci niteliğidir.

Bu tabloda “Emperyalizm hem dış hem de iç siyasette demokrasiyi yıkmaya doğru, gericiliğe doğru mücadele eder. Bu anlamda emperyalizm su götürmez bir biçimde genel olarak demokrasinin, bütün demokrasinin inkârıdır,”[5] diye uyarır V. İ. Lenin…

Emperyalizmin tekelci özelliği siyasi alanda gericilikte somutlanırken; mali oligarşinin tekelci diktatörlüğü emperyalizm de -doğası gereği- demokrasiye taban tabana zıttır.

Bunlarla beraber kapitalizmin krizden çıkış yolu olarak faşizm, çürümenin karşı devrimci örgütlenmesi ve devrimini yürütemeyen proletaryanın kefareti özelliği taşırken; bir devlet biçimi olarak demokrasinin baştan sona inkârıdır. O, demokratik devlet biçiminin işlemez hâle geldiği koşullarda, kapitalist düzenin sürdürülebilmesi için, devlet aygıtının baştan sona militaristleşmesi ile muhalefetin açık terörle yok edilmesidir.

Sermayenin demokratik yollarla iktidarını sürdüremediği koşullardaki egemenlik biçim olan faşizm sınıfsal temeli -nihai kertede- burjuva mülkiyet ilişkileridir.

Faşizm, düşünce, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü gibi temel hakları kapsayan siyasal özgürlükleri yadsıyan gerici, baskıcı bir devlet biçimidir. Her devletin özünde baskı vardır, burjuva demokrasisi de, tekelci burjuvazinin emekçiler üzerindeki diktatörlüğüdür.

Faşizm, herhangi bir zamanın değil, kapitalizmin son aşaması olan Emperyalizm çağının bir ürünüdür. Faşizm, tekelci burjuvazinin sömürüsünün baskıyla, zorla sürdürülmesinin bir ifadesidir; tekelci burjuvazinin kriz ortamında başvurduğu gerici bir silahtır.

Sonuç olarak Faşizm, tekelci burjuvazinin, krizin sonuçlarını halk kitlelerine yıkmak üzere uyguladığı baskıcı ve terörcü yönetim biçimidir. 

Faşizmin ilk ortaya çıkıp, iktidar olduğu ülke İtalya’dır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist yağmadan “umduğu” payı alamayan, savaşta yarım milyona yakın insanın öldüğü yoksulluk ve ekonomisi yıkım içindeki İtalya’da faşizm, sosyalistlerin büyük prestij ve gücüne rağmen faşizm, kitle tabanı kazanmış ve 1922’de Benito Mussolini önderliğinde iktidara gelmiştir.

Faşist hareketin büyük kitle tabanı kazandığı ve iktidara geldiği bir diğer ülke de Almanya’dır. İtalya’nın aksine Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkmış, sömürgelerini kaybetmiş, ordusu dağılmış ve büyük mali yükümlülükler altına sokulan Almanya, 1919’da utanç verici Versailles anlaşmasını imzalamak zorunda bırakılmıştı.

Alman faşizmi, o yıllarda üye sayısı yüzü geçmeyen Nasyonal Sosyalist Parti tarafından temsil ediliyordu. 1921’de Nazi Hücum Kıtaları, SA’lar kurulup, terör faaliyetlerine başladı. Adolf Hitler, Yahudi düşmanlığı ve ateşli söylevleri ile parti içinde yükselip, “Führer/ Şef” unvanını aldı.

Almanya’da faşizmin gelişip, kitle tabanı sağlamasında, saçmalık düzeyine varan demagojisi etkilidir. Saçmalık düzeyine varması, faşizmin slogan ve söylevlerinin küçümsenmesi gerektiği anlamına gelmez. Çünkü bu sloganlar yığınların gerici ön yargılarına dayanıyor, onlardan besleniyordu.

Almanya’da faşizm, Versaille anlaşmasıyla ulusal gururu ayaklar altına alınan halkın milliyetçi ön yargılarına sarılıp, bunları körüklüyordu. “Ari” ırkının tüm kültür ve sanatın yaratıcısı olduğu, dünyanın efendisi olmaya muktedir tek ırk olduğu propagandasına sarılıyorlardı.

Nasyonal Sosyalizme göre, tüm ırklar ve uluslar, Almanların, Ari ırkının düşmanıydılar. Almanya’daki Yahudiler tüm kötülüklerin nedeni olarak gösterilip; Yahudi düşmanlığı körükleniyordu. Komünizm ise, onlara göre Yahudi iktidarından başka bir şey değildi.

Adolf Hitler kitlelerin desteğini alabilmek için ikiyüzlü bir politika sergileyip, bir yandan patronlarla gizli görüşmeler yapıp, öte yandan emekçilere Nazi partisini sosyalist bir parti olarak lanse etmişti.

Nihayetinde faşizm, yoğun propagandayla halkının gerici önyargılarını körükleyerek, geniş bir kitle tabanı sağlamıştır.

Faşizm, insanlığın tüm değer ve kazanımlarının inkârı olarak, kapitalizmin en barbar ve en vahşi devlet biçimidir. Tüm faşist diktatörlükler bunu kanıtlar nitelikteyken; Nazi iktidarıyla birlikte başta Almanya Komünist Partisi’nin toplantı ve yayınları yasaklandı; parti büroları SA’larca basıldı; binlerce komünist katledildi veya tutuklanıp işkenceden geçirildi.

Sosyal-Demokrat Parti, Bavyera Halkı Katolik Partisi, Merkez Partisi ve diğer burjuva partiler kapatıldı. 14 Temmuz’da “Alman İşçileri Nasyonal Sosyalist Partisi, Almanya’nın tek siyasi partisidir,” diyen bir yasa çıkarıldı. Parlamentonun yetkileri Nazi hükümetine devredildi.

31 Mart 1933’de Eyalet Meclisleri feshedildi; yerlerine olağanüstü yetkilerle donatılmış Nazi valileri atandı.

Nazi Parti’sindeki iç temizlikten sonra, Almanya çapında harekete geçen Naziler orduyu, polisi, adliyeyi, üniversiteyi ve gençlik kuruluşlarını Nazileştirdi.

Yahudi asıllı birçok bilim insanı üniversitelerden uzaklaştırıldı.

Yahudilere karşı terör kampanyası açıldı. Tüm Yahudiler yıldız taşımak zorunda bırakılmış, toplama kamplarında işkenceden geçirilip, yok edildiler.

Sendikalar ve kitle örgütleri kapatıldı.

Binlerce insan SA ve SS’ler tarafından katledildi.

Milyonlarca kitap meydanlarda yakıldı.

Grev ve toplu sözleşmeler yasaklandı.

Her türlü eylem ve kitle gösteri yasaklandı.

İşçilerin ve çalışanların ücretleri, patron ve işçilerin sözde işbirliği içinde düşürülmüştür.

İşsizlik sigortasının kapsamı çok büyük ölçüde daraltıldı; Yahudi kanı taşıyanlar veya Marksistlerle ilişkisi olanlar bunun dışında bırakılmıştır.

Sanayi, savaşa hazırlık gerekçesiyle tamamen militaristleştirildi.

İtalya ve Japonya ile Anti-Komintern Paktı kuruldu.

1938’de Avusturya, 1939 Mart’ında Çekoslovakya’nın Südetler bölgesi, 1939’da Polonya işgal edildi. Böylece İkinci Dünya Savaşının başlamasına vesile olundu.

İkinci Dünya Savaşı, 20 milyon Sovyet yurttaşı ile toplam 40 milyondan fazla insanın ölümüne yol açtı.

Almanya ve İtalya ile tüm örneklerinde görüldüğü gibi faşizmin uygulamaları ve ideolojisi tamamen kapitalizmin korunması, özel mülkiyetin kutsanmasını ve burjuvazinin çıkarlarının terörcü savunusudur.

Faşizmin kitle tabanıyla, onun sınıfsal özünü birbirine karıştırmamak gerekir. Faşizm işçi sınıfı ve emekçilere karşı finans kapitalin çıkarları doğrultusunda açtığı savaşıdır.

Faşist ideoloji çeşitli ülkelerde ve kültürel ortamlarda farklı biçimler almakla beraber öz olarak aynıdır. Faşizm, finans kapitalin çıkarlarının açık terör ile savunulmasıdır. Faşist ideoloji, “saf” bir milliyetçilik ve ırkçılıkla eşitlenmezken; milliyetçiliği ve ırkçılığı şovenist propaganda aracı olarak kullanır.

 

I.1) TANIM ARALIĞI

 

Roland Barthes’ın, “Faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir”; Ernest Hemingway’in, “Faşizm zorbalar tarafından söylenmiş bir yalandır,”[6] notunu düştükleri faşizm kapitalist krizin bir ürünüdür. Kapitalizmin “sıkışma anları”nda devreye girer.

“Faşizmde, lider kültü (lidere tapınma) esastır, tek parti-tek adam iktidarına dayanır. Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı kaşınır... Parlamento (Meclis) ve burjuva hukuku by-pass edilir, kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırılır ve devlet tam bir ‘parti devletine’ dönüşür. Başta basın özgürlüğü olmak üzere, her türlü özgürlüğün ve insan haklarının ezildiği bir terör rejimidir.”[7]

Yine George Dimitrov’un, “Kapitalist yönetime meydan okumadan faşizmi ortadan kaldıramazsınız, emekçi kitlelere demokratik haklarını veremezsiniz, bu hakları güvence altına alıp geliştiremezsiniz; çünkü faşizm, büyük iş çevrelerinin gaddar, terörist diktatörlüğünden başka bir şey değildir,”[8] saptamasının altını çizdiği faşizmin karakteristik özellikleri “kabaca” şunlardır: i) Zor aygıtlarının sistematik olarak ön plana çıkması; ii) Siyasi parti (ya da partiler), medya, din, eğitim gibi hegemonik aygıtların doğrudan baskı aygıtlarına bağlı hâle gelmesi ve/veya bizzat baskı aygıtı olarak da işlev görmeye başlamaları; iii) İşçi sınıfı ve her türlü toplumsal muhalefet organ, hareket, eylem ve sesinin zorla bastırılması ve susturulması; iv) İç ve dış düşman tehdidi algısının sürekli körüklenmesi ve her yerde düşman, komplo, nifak görme paranoyası ile ırkçı-şovenist-gerici kitle mobilizasyonu; v) Paramiliter sokak çeteleri terörü; vi) Narsistik[9] şef fetişizmiyle payandalamış güç ve şiddetle bütünleştirilmiş militarizm ve yayılmacılık; vii) Basitleştirilip kodlanmış, en ilkel içgüdülere hitap eden, tekrara dayalı, lümpenleşmiş, ataerkil, saldırgan, tekçi ve tek biçimli medya propagandası konsolidasyonu ve dili; viii) Anti-entelektüelizm ile bilim, kültür, sanat düşmanlığı; ix) Irkçı-şovenizm, milliyetçilik, dinci-mezhepçilik, hurafecilik, ataerkillik, geçmiş imparatorculuk ve her türden gericiliğin genellikle ırkçı-şovenist milliyetçiliğin baskın olduğu kombinasyonu.[10]

Evet, tekrar pahasına altını çizelim: “Olağanüstünün olağanlaştırışması”na denk düşen faşizm = Güçlü ve sürekli milliyetçilik;[11] + Irkçılık; + İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi; + Birlik için bir düşman belirlenmesi; + Ordunun ve militarizmin yüceltilmesi; + Cinsel ayrımcılık; + Kitle iletişim araçlarının kontrol altına alınması; + Milli güvenlik takıntısı; + Emekçinin katmerli sömürüsü, ezilmesi; + Entelektüellerin ve sanatın küçümsenmesi; + para-militer terör vd’leriyle betimlenir…

Bu çerçevede faşist parti sıradan kapitalist partilerden farklıdır; bir toplumsal harekete dayanır. Bu durum, parti ve hareket, parti ve devlet arasındaki sınırları bulanıklaştıran özgün bir dinamik yaratır. Hareket partiyi, devleti, devlet toplumu, lider “hepsini” kapsamaya başlarken;[12] korkunun iktidarı örgütlenir.

Aslında şu net olarak kavranabilir: Faşizm esas yapısı itibariyle insanların bıkkınlıkları ve korkuları üzerine kurulu bir ekonomi politiğe sahip. Korkuların siyasal iktisadı çok önemlidir…

Bütün faşist ideolojiler son derece yalındır, içinde hurafe barındırmayan, bilimle ve akılla çelişmeyen hiçbir faşist ideoloji yoktur… Faşizm ve Bilim ilişkisinde esas şudur: Rakamlara işkence ederseniz, onlar size istediğinizi söyleyecektir;[13] o kadar!

Ancak “Faşizm” nitelemesi gelişigüzel ve yüzeysel kullanılmamalıdır. Faşizm sadece, “diktatörlük, anti-semitizm, kitle histerisi, etkili bir propaganda aygıtı, psikopat bir liderin kitleleri hipnotize eden hitabeti” motifleriyle sınırlanarak açıklanamaz…

Böylesi bir tutum; faşizmin döl yatağı kapitalizmi aklama operasyonudur. Kapitalizmin ideologları, teorisyenleri ve fikir üreticileri piyasanın/kapitalizmin başarısızlıklarından kaynaklanan faşizmin günahlarını sistematik olarak bu tür motiflerle manipüle etmeye kalkışırlar.

Örneğin, klasik Avrupa faşizminin doğuşu, yükselişi ve yarattığı tahribattan çoğunlukla Adolf Hitler ve Benito Mussolini sorumlu tutulur. Ancak onları yükselten sosyo-ekonomik koşullarda hiç söz edilmez. Oysa faşizmin tezahürü, kapitalizmin kriz dönemlerinin karakteristiği olarak tekerrür eden bir fenomendir…

Faşizm keyfi bir şekilde tanımlanamaz. Nazi Almanya’sının liderlerinin bireysel olarak işlediği suçlara veya Adolf Hitler’in kafasındaki patolojik soru(n)lara, milliyetçi liderleri çılgınlıklarına indirgenemez.

Faşizm belirli sosyoekonomik koşullardan kaynaklanan özel bir tarihsel kategoridir. Ciddi ekonomik sıkıntıların ve derin toplumsal memnuniyetsizliklerin derinleşip/ yaygılaştığı momentlerde boy verir. Bir başka deyişle, faşizm aslında devrimci gelişmelerin önünü kesmek için uygulanan karşı devrimci bir stratejidir. Yani bir karşıtların birliği durumudur.

 Ekonominin büyüdüğü ve işsizliğin ve yoksulluğun görece düşük olduğu dönemlerde bu potansiyeller genellikle uyku durumunda olurlar; kriz dönemlerinde uyanıp geliştiği gibi…

Faşizmin gelişmesi ve zalimliğinin boyutu, ekonomik krizin şiddetine ya da sınıf mücadelesinin büyüklüğüne bağlıdır. Örneğin, Avrupa’da 1930’ların ekonomik krizinin şiddeti, sosyalist hareket ve örgütlerin gücü, Nazilerin iktidara gelmesinde önemli rol oynamıştır.

Gerçekte de egemen kapitalist sınıf, faşizmi demokratik önlemlerin istikrarı sağlayıp, etkili olamadığı zamanlarda, yani “demokratik” aygıtın yönetemez duruma geldiğinde devreye sokar.[14]

Çünkü faşizm şu koşullarda ortaya çıkar:

  1. i) Kronikleşen ve derinleşen ekonomik, toplumsal, siyasal, ideolojik-kültürel kriz. Bu krizin olağan yöntemlerle (örneğin hükümet değişikliği veya reformlar gibi) giderilemez olması ve sistemin zaten reform yapma, kendini yenileme yeteneğinin olmaması.
  2. ii) İşçi sınıfının bölünmüş, parçalanmış, örgütsüz olması.

iii) Devasa bir toplumsal çürüme, bayağılaşma, düşkünleşme yani bir bütün olarak beşeri değerler çöküşünün yaygınlaşması.

  1. iv) Meşruiyet ve hegemonya boşluğunu oluşması.
  2. v) Egemen siyasetin merkezinin çökmesi yanında resmi ideolojinin krizde olması.
  3. vi) Burjuva iktidar bloğunun çatlayıp, dağılması ve dolayısıyla da kutuplaşması.

Bu ve benzeri yapısal soru(n)ları hâlletmek için faşizm, sadece bir hükümet değil, bir devlet biçimidir.

Ve tabiri caiz ise rejimin tıkanan birikim krizine bir çözümdür!

Unutulmamalıdır ki Karl Marx’ın, “Kriz, tek ve bir olan etmenlerin zor yoluyla birbirinden ayrılması, ve birbirinden ayrışan etmenlerin birliğinin zor yoluyla yeniden kurulmasıdır,” notunu düştüğü tabloda birikim krizi (toplumsal üretici güçler/ üretim ilişkilerinin artan bağdaşmazlığı), Karl Marx’ın “iktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı büyük ya da az bir hızla alt üst eder”; V. İ. Lenin’in “üstyapının bütün eklemleri çatırdamakta, baskıya dayanamamakta ve zayıflamaktadır,” diye betimledikleri hâldir.[15]

Evet, “Güçlü Devlet” söylemi ve arzusuna yaslanan faşizm işçi sınıfının en acımasız düşmanıdır. Her şeyin önüne geçirilen bir “güçlü devlet” vurgusu ve devlet gücünün kutsanması, aslında faşist söylemin temel direklerinden biridir. Her ne kadar faşizmin “her ülkeye az çok uyan, genelleşmiş bir ideolojisi” olmasa ve “faşizm, iktidara yerleşebilmek için içinde hareket ettiği zaman ve mekân koşullarına bağlı olarak amacına denk düşecek uygun demagojiyi” kullansa bile, her örnekte “güçlü devlet” vurgusunu ayırt etmek mümkündür. Zira faşizm, kapitalist sömürü düzenini ve burjuva devleti tehdit eden güçlerin en acımasız yöntemlerle ortadan kaldırılarak “devletin bekasının sağlanması”nı hedefler.

Tam bir eklektizm ve katıksız demagojiye dayalı faşist söylemin ayırt edici unsurlarının başında, ne pahasına olursa olsun devlet ve düzenin korunması gelir. Devletin, onun sahip olduğu gücün ve düzenin kutsanarak, bunların açık ve çıplak diktatörlük araçlarıyla korunması, en abartılı ve en akıldışı noktalara gitmiş bir milliyetçilikle at başı gider: Amacına ulaşmak için kitleleri değişken demagojilerle aldatıp, siyasal iktidar tekelini de esasen açık baskı aracılığıyla sürdüren bir olağanüstü rejimin oldukça homojen ve dört başı mamur bir ideolojisinin olamayacağı aşikârdır. Yine de faşist ideoloji dendiğinde, genel anlamda devletin ve düzenin kutsanması, koyu bir milliyetçilik ve militarizm, kudurgan bir anti-komünizm gibi bazı ortak öğelerin damgasını bastığını söylemek doğru olur.

Kaldı ki faşizm hiçbir ülkede derli toplu bir doktrin ortaya koyabilmiş değildir. Net ve iç tutarlılığı olan bir politik programı ya da felsefesi yoktur. Bu özellik aslında onun zafiyeti değil bilakis beslendiği kaynaktır. Tüm faşist hareketlerde, programatik yaklaşım, felsefe vb. eylemin arkasından gelir. Eylemin ardından yapılan işi açıklamak ve haklı göstermek üzere türlü düşünceler ortaya atılabilir, bu düşüncelerin arasında bir tutarlılık aramak da boşunadır

Benito Mussolini, faşizmin kesin fikirlerden ziyade uygulama alanında izlenmesi gereken yolu gösterdiğini söylerken; Adolf Hitler, program hiçbir şeydir, eylem güç ve iktidar her şeydir derken bunu vurguluyorlardı. Bu nedenle, faşist ideoloji ve söylem aslında tam bir eklektizm ve katıksız demagoji örneğidir.

Faşist söylem, her daim geçmişten birtakım olayları, kahramanları veya sembolleri yüceltir. Bunlarda iç tutarlılık da aranmaz, tersine, tutarsızlık ne kadar göze batarsa, demagojik propaganda o kadar abartılı ve o denli histerik hâle gelir.

Faşizmin her ülkeye az çok uyan, genelleşmiş bir ideolojisi yoktur. Çünkü faşizm, iktidara yerleşebilmek için içinde hareket ettiği zaman ve mekân koşullarına bağlı olarak amacına denk düşecek uygun demagojiyi kullanacaktır. Bu nedenle faşizmin ideolojik sunumu, çeşitli palavralar ve boş vaatlerle bezenmiş, ortama göre renk değiştirecek bir bukalemun gibidir.

Ayrıca faşist söylemin “olmazsa olmaz” bir asli unsuru da korku, nefrettir. Gerek iç gerekse de dış “düşmanları” hedefine oturtan bir nefret, hem faşizmin tırmanışı sürecinde hem de faşizmin zaferinin ardından faşist terör ve şiddetin meşrulaştırılması için kullanılır.

Faşizm teriminin kaynağına baktığımızda bile, onun esas olarak devleti en gaddar biçimde koruma düşüncesine dayandığı görülür. Faşizm kavramı, Roma İmparatorluğu döneminde devleti temsil eden üst düzey görevlilerin muhafızlarının taşıdığı baltalara verilen “fasces” teriminden türetilmiştir. İtalyan faşizminin lideri Benito Mussolini faşizmi şöyle tanımlamıştı: “Faşizmin temeli devlet kavramıdır. Faşizmin temeli, devletin karakteri, ödevi ve amacıdır. Faşizm, devleti bir salt varlık olarak görür. Bütün bireyler ve topluluklar devlet karşısında görece bir nitelik taşırlar... Faşizmden söz etmek, zımnî olarak devletten söz etmek demektir.”

İtalya’da da Almanya’da da faşizm, aşağıdan bir sivil hareket olarak örgütlenip iktidara yürüdüğü için kitle desteğini kazanabilmek üzere her türlü demagojiye başvurmuştur. Her iki harekette de, anti-kapitalist bir demagoji, “zenginlerin bencilliği ve kibrine” karşıt söylemler belirgindir. Her iki faşist harekette de, “başkalarına karşı ödevler”, “yüksek yurttaşlık duygusu” gibi söylemlerle kişilerden ve kişisel özgürlüklerden ziyade genele, yani “ulus”a vurgu yapılması, aslında “ulus”u temsilen devletin önceliğine vurgu yapılması anlamına geliyordu. “Kişi yararından önce kamu yararı gelir” söylemi, faşistlerin elinde, kamunun yegâne ifadesi, temsilcisi ve hatta kendisi olarak devleti ve “devlet yararı”nı öne çıkarmak üzere kullanılıyordu.

Faşizm kişi hak ve özgürlüklerinin “güçlü devlet” yararına ortadan kaldırılmasını meşrulaştırırken, bunun için gerekli çarpıtma araçlarını genel burjuva ideolojisi içinde hazır bulur. Burjuva ideolojisi, zaten, ulus-devletin, ulusun “ortak iradesi”nin bir yansıması, ulusun “ortak çıkarları”nın bir ifadesi olduğunu savunur. Ulus ile devlet arasındaki bu ilişkide devletin güvenliği ile ulusu oluşturan bireylerin hakları arasında nasıl bir denge tutturulacağı sorusuna farklı burjuva akımlar farklı cevaplar verirler. Ulus ile devleti bir ve aynı şey olarak değerlendiren, “devlet ile milletin bölünmez bütünlüğü”nü vurgulayan faşist ya da faşizan ideolojiler, devleti bir kez kutsadıktan sonra, buradan bireysel hak ve özgürlüklerin ilgasını kolayca türetirler.

Faşizm bireyi ve bireysel özgürlükleri hiçe sayarken; ister Benito Mussolini’de olduğu gibi devletin öncelikli olduğu açıkça vurgulansın (“devletin amacı kendisidir”), ister Adolf Hitler’de olduğu gibi “halk için devlet” yalanıyla halk aldatılsın (“devletin içeriği halktır, amacı bu içeriği korumaktır”), faşizm devleti kutsayarak onun bekasını her şeyin önüne geçirir: “faşizmin her zaman ve her yerde devlet gücünü kutsayan, mutlaklaştıran ve bu güç sayesinde iktidarını sürdüren bir burjuva yönetim biçimi olduğu açıktır. Faşizmin bu özsel niteliği, Benito Mussolini’nin ünlü deyişinde ifadesini bulur: “Her şey devletin içindedir, hiçbir şey devletin dışında ve devlete karşı değildir.”

Dolayısıyla faşizm bireyi ve bireysel özgürlükleri de dikkate almaz. Birey, sahte bir kolektiviteye feda edilir ki, bu kolektivite devletin kendisidir. Faşist ideoloji, kişinin hakları, refahı, mutluluğu, özgürlüğü gibi kavramları bir tarafa bırakarak, yurttaşların devlete karşı görevlerini öne çıkarır ve Benito Mussolini’nin ifadesiyle de, “Özgürlük bir görevdir, bir hak değil,” der.

Haklar yerine görevler, özgürlük yerine otoriteye itaat ve disiplin, eşitlik yerine kaskatı bir hiyerarşi geçirilir: Faşizmin ilk vatanı İtalya, aynı gerçekliğin uzantısı olarak, aslında tüm faşist iktidarlar tarafından benimsenip uygulamaya sokulan totaliter devlet anlayışını açıkça dillendirmiştir. Buna göre, devlet bireylerin “hak ve özgürlük” alanını dilediğince düzenleme ve sınırlama hakkına sahiptir; devlet her şeydir, ulusu yaratan da odur. Bireylerin hakları olmaz, görevleri vardır. Bireyin görevleri, devletin gücüne inanmak, itaat etmek, onun koyduğu kurallar altında kaytarmaksızın çalışmak ve devlet emrettiğinde gözü kapalı savaşmaktır.

Benito Mussolini, faşizmde tek özgürlüğün “devletin özgürlüğü” olduğunu belirtirken; yine Ona göre, kişinin özgürlüğü doğrudan değil dolaylıdır, itaat edip hizmet ettiği devlet ne kadar güçlenirse o kadar özgür olacak, böylece birey de o özgürlükten nasiplenecektir. Zaten kişinin görevi kendi varlığını devlete feda etmektir.[16]

Kişisel haklar devletin ihtiyaçlarıyla çelişmediği sürece ve kadarıyla bir anlam içerebilir. Bunun ötesinde devletin dışında bir kişi olamayacağı gibi herhangi bir grup da (sınıflar, sendikalar, dernekler, siyasi partiler vb.) olamaz. Faşist ideoloji toplumun birbiriyle uzlaşmaz çelişki içindeki sınıflara bölünmüş olduğu gerçeğini kesin olarak reddeder. Ona göre, sınıflar yoktur, patron da işçi de bir “üretimci”dir, çıkarları birbirleriyle çelişmediği gibi her ikisinin de “görevi” devletin çıkarları doğrultusunda üretimin devamını ve büyümesini sağlamaktır.[17]

Faşist devlet totaliter bir devlettir. Bu yalnızca, devletin tüm erklerinin tek elde toplanması anlamına gelmez, aynı zamanda faşist devlet, bireyin yaşamının tüm alanlarına el atmaya, onu gündelik hayatının her anında belirleyip biçimlemeye girişir. Ne yiyip ne içeceğinden nasıl giyineceğine, nasıl eğleneceğinden nasıl yas tutacağına, ailesiyle ve karşı cinsle nasıl ilişki kurması gerektiğine, nasıl ve kaç çocuk doğuracağına vb. tüm davranışlar için tek tip kalıplar üretir ve dayatır. Devlet güçlendikçe birey silikleşir.

Faşizmde insan, tâbi olduğu devletin dışında hiçbir anlama da değere de sahip değildir: “Birey devletle uyumlu olduğu ölçüde önemlidir,” Benito Mussolini’nin ifadesiyle![18]

En nihayet Barış Akademisyenleri bildirisine imza attıkları gerekçesiyle KHK ile Ege Üniversitesi’nden ihraç edilen Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Nilgün Toker Kılınç’ın belirttiği üzere, “Faşizm sual edilemez bir hakikâte bağlanma hâlidir.”[19]

Bu kapsamda “Faşist iktidarlar güçlerinin büyük bir kısmını muhafazakârlıktan alırlar.[20] Muhafazakârlığı yükseltmek için toplumun yumuşak karnına oynarlar. O yumuşak karın ahlâktır. 

Vicdan ve akılla değil, korku ve inançla şekillenen sahte bir ahlâkın meyvesini toplamak için hayatın her alanında fırsatlar kollar, şartlar yaratırlar. Politik söylemlerini, toplumsal hassasiyetler bahanesiyle körükledikleri gericiliği onaylanmış bir hayat felsefesi olarak yaymak üzerine kurarlar. 

İnsanlara bedenlerinden ve isteklerinden korkmayı dayatırlar. Onları, gizlendikçe daha çok güvende olacaklarına ikna ederler. 

Kapalı kapıları, yorgan altlarını ve suskunlukları yüceltirler. İnsanları, utanmamaları gereken her şeyden utandıkça ödüllendirirler. 

Ve aslen utanılması gereken bir sürü şeyden utanmamaya eğitirler. Böylece ahlâk adına meşrulaştırılan ahlâksızlıklar toplum tarafından tehlikeli bir uysallıkla sindirilir. 

Ve ahlâk adına yasaklanan özgürlükler, yine toplum tarafından tehlikeli bir hassasiyet bahanesiyle yerin dibine gömülür. Kendi bedenlerinden ve kendi isteklerinden ölesiye korkan kalabalıklar muhafazakârlık kefenine sarılarak sahte bir ahlâkla gerçek bir cehennemde yaşarlar. 

Ve yaktıkları ateşte hem kendileri yanarlar, hem de kendileri gibi olmayanları yakarlar.”[21]

 

I.2) YÜKSELEN FAŞİZMİN KİTLE RUHU

 

Çoğunlukla Bonapartizm[22] ile karıştırılan faşizmin yükselişinin, kitlelerin “ruhu”/ psikolojisiyle doğrudan ilişkisi söz konusudur.

Örneğin Birinci Dünya Savaşını gözlemleyebilmiş psikanalist Wilhelm Reich, ‘Faşizmin Kitle Psikolojisi’ başlıklı yapıtında, toplumun çeşitli kesimlerinin emperyalist savaş karşısında aldıkları tutumu şöyle anlatır: “1914 seferberliğine tanık olanlar, emekçi kitlelerin farklı tutumlar gösterdiklerini bilirler. Azınlığı oluşturan bir kesimde bilinçli bir reddediş; kadere tuhaf bir teslimiyet ya da akıl tutulması; sadece orta sınıflarda değil sanayi işçileri içinde de şiddetli bir coşku. Hiç kuşku yok ki, pek çok kişideki akıl tutulması da diğer pek çok kişideki coşku gibi savaşın kitle psikolojisinin temeliydi.”[23]

Örgütsüz ve sınıf bilincinden yoksun kitleler, burjuva ideolojisinin etkisine açıktır. Bundan dolayı kitleler kendi yaşamlarını cehenneme çeviren sorunların, tepelerine çöreklenmiş burjuva iktidarlardan değil de çeşitli komplolarla ülkeyi zayıflatmaya çalışan iç ve dış düşmanlardan kaynaklandığı yalanına kanabilirler.[24]

Burjuva düzen, olağan koşullarda dahi kitleleri mevcut sömürü koşullarına boyun eğdirmek için, medya ve devlet baskısı dâhil çeşitli mekanizmalar kullanır. Kriz, savaş gibi olağanüstü koşullarda ise bu mekanizmalar çok daha fazla etkin bir biçimde kullanılır. Kapitalist devletin baskı aygıtlarının yanı sıra kitleleri manipüle edecek ideolojik aygıtlar da muazzam derecede devreye sokulur. Bir savaş psikolojisi oluşturulmadan kitlelerin “gönüllü” bir biçimde savaşa sürüklenmeleri düşünülemezdi.

Savaştan bıkkın çıkan umutsuz kitleler, 1922’de Benito Mussolini’yi desteklemeye başladılar. 1922’nin Ekim ayında Benito Mussolini finans kapitalin desteğiyle Roma yürüyüşünü başlattı ve iktidarı ele geçirdi. İşçi sınıfının tüm örgütlerinin ezilmesinin yolunu açan faşizm, burjuvazinin açık baskıcı diktatörlüğü olarak kendini örgütledi. İlk kez İtalya’da kurulan faşist rejim, Alman emperyalizminin de örnek alacağı bir rejim olacaktı. Adolf Hitler, 1923’te giriştiği darbe girişiminde başarısız olmuştu. Ancak Versay Antlaşmasıyla kolu kanadı kırılmış olan Alman emperyalizmi, kendisini bu sıkışmışlıktan kurtaracak bir lidere ihtiyaç duyuyordu. 1929’da dünya ölçeğinde gerçekleşen ekonomik çöküş, Almanya’daki ekonomik, siyasi ve toplumsal bunalımı daha da derinleştirmişti. 1928-1929 büyük buhranı Adolf Hitler için büyük fırsat olmuştu. Brüning ve Papen hükümetleri Alman emperyalizminin isteklerini yerine getiremeyince sıra 1933’te Adolf Hitler’e gelmişti.

Faşist ideoloji, hem İtalya’da hem de Almanya’da, başta küçük-burjuva yığınlar ve lümpen proleterler olmak üzere toplumun en umutsuz ve öfkeli kesimlerinde karşılık buldu. Umutsuz kitlelerin ruhunu okşayan, düzen, otorite, üstünlük gibi demagojiler çeşitli motiflerle iç içe geçirilerek sunuldu. Faşizm kitlelerin aklına değil duygularına, beklentilerine ve inançlarına hitap etti. Benito Mussolini, “Kitleler sadece basit ve uç (aşırı) duygulara aşinadır. Onları sadece imajlar etkiler” diyordu. “Faşizmin dini vatanıdır”, “bizim mitosumuz millettir, milletin yüceliğidir”, “kutsal İtalya, tanrısal İtalya”, “Tanrım, Duçe’nin şahsında İtalya’yı kurtar” ifadeleri faşizmin temel cümleleriydi.

Adolf Hitler ise, ‘Kavgam’da, doğru kitlesel psikolojik taktiği gerçeklerden vazgeçmek ve “büyük hedefi” durmaksızın kitlelerin gözünün içine sokmak olarak tanımlıyordu. Kitlelere gerçekler, kanıtlar ve eğitimler değil, duygularla ve inançla yaklaşılması gerektiğini vurguluyordu. Adolf Hitler şöyle diyordu: “Kim ki kitleleri elde etmek ister, kitlelerin kalbini açacak anahtarın ne olduğunu, nerde olduğunu da bilmek zorundadır. Bütün tarih boyunca, en şiddetli devrimleri harekete geçiren güç, kitleleri kendine bağlayan bir bilimsel düşüncenin yayılmasından çok, kışkırtıcı bir fanatizmde ve kitleleri çılgına çeviren gerçek bir histeride saklıdır... Akıl ve mantık size, bana yönelmemenizi salık verebilirdi: sizi bana getiren sadece imanınız oldu!”[25]

Faşist ideoloji, kriz ve savaşın kitlelerde yarattığı umutsuzluk ve çıkışsızlık üzerinde yükseliyordu. Adolf Hitler, propagandasını birkaç temel argüman üzerinden ateşli söylevlerle kutsallık atfettiği kitlelere ulaştırıyordu: Almanya çok büyük bir devletti, yenilginin utancıyla yaşanmazdı ve üçüncü imparatorluk kurulmalıydı. Almanlar üstün ırktı ve arîleşme yaşanmalıydı. Adolf Hitler, Alman İmparatorluğunun sınırlarının özellikle doğuya yani Sovyet topraklarına doğru genişletilmesini istiyordu: “Uğruna savaş verdiğimiz amaç, insanın tasavvur edebileceği en yüksek, en güçlü amaçtı: ulusumuzun özgürlük ve bağımsızlığı, gelecekteki yiyecek kaynaklarımızın güvenliği ve ulusal onurumuz.”[26]

Hayatları boyunca ezilen, hor görülen, yoksulluğa, sefalete mahkûm edilen kitleler, adına ne denirse densin ezilmenin, açlığın, sefaletin olmadığı farklı bir düzen özlemi duyuyorlardı. Sosyal Demokrat Parti ve Komünist Parti, izledikleri politikalarla kitlelerdeki bu özlemi boşa çıkarttı. Faşist hareket ise, Bolşevik bir önderliğin eksikliğini ganimet bildi. Faşist hareketin, Nasyonal Sosyalist Parti olarak adlandırılması bile farklı kesimlerin farklı duygularına, özlemlerine seslenmeyi amaçlıyordu. Mesela “nasyonal” vurgusu ile küçük-burjuvazinin milliyetçi duygularına seslenilirken, “sosyalizm” vurgusu ile işçi kitlelerin sınıfsız toplum özlemi sömürülmek isteniyordu. Öyle ki, SA üyeleri Adolf Hitler’in Almanya’nın V. İ. Lenin’i olduğunu söylemekteydiler. Bu temelde örneğin, 1933 baharında sanayi işçilerine dönük propagandada Nazi hareketinin “devrimci” karakterine vurgu yapılıyor ve 1 Mayıs kutlamaları gerçekleştiriliyordu. Adolf Hitler, işçilere üretim araçlarının kamulaştırılacağını ve yeni bir düzen kurulacağını vaat ediyordu. “Politik burjuvazi tarihsel etki sahnesini terk etmek üzeredir. Onun yerini, şimdiye dek ezilmiş olan, yumruklarıyla ve beyinleriyle çalışan halk, tarihsel misyonunu yerine getirecek olan emekçi halk alıyor” gibi ifadeler gazeteleri kaplıyordu.[27]

Faşist Almanya’nın “Halkı Aydınlatma ve Propaganda” bakanı Joseph Goebbels ise, kitlere şöyle sesleniyordu: “Marksizme karşı mücadelemizin nedeni, işçi hareketi olduğu için değil, işçi hareketinin kötü bir kopyası olduğu içindir, Avrupa’nın tek gerçek sosyalistleri bizleriz.” Bu faşist propagandist, kitlelerin sosyalizm özlemlerini kullanarak tam bir demagojiyle Yahudileri, Alman işçilerin gözünde düşmanlaştırmaktan geri durmuyordu: “Sosyalizm ancak Yahudilere karşı gerçekleştirilebilir. Bizler, sosyalizmi istediğimiz içindir ki, Yahudi düşmanıyız.”

Propagandanın sembolik unsurları da kitleleri etkilemede önemli bir araç olarak kullanılıyordu ve bunlar arasında özellikle bayrak simgesi dikkat çekiyordu.

Adolf Hitler, Nazi bayrağını şöyle yüceltiyordu: “Kırmızıda biz hareketimizin toplumsal düşüncesini görüyoruz, beyazda milliyetçi düşünceyi, gamalı haçta Ari ırktan insanın zaferi için mücadele misyonunu, ve aynı şekilde, aslında daima anti-semit olan ve olacak olan, yaratıcı çalışma düşüncesinin zaferini.”[28]

Adolf Hitler, işsizlikle cebelleşen, yoksulluk içinde kıvranan işçi kitlelere yeni bir düzen vaat ederken, öte yandan kapitalistlerle anlaşmalar yapıyor, onlardan maddi destek alıyor ve grev yasaklarını vaat ediyordu. Ne yazık ki faşist demagojiyle zihinleri teslim alınan kitleler, faşist ideolojinin çelişkilerini ve faşizmin, kapitalizmi en vahşi, en korkunç yöntemlerle sürdürme çabası olduğunu göremediler… Adolf Hitler işçilere, işsizlere başka bir düzen -ki bu daha çok Alman mitolojisine dayalı “büyük Almanya” vaatleriydi- vaat etmeseydi kitleleri arkasından sürükleyemezdi.

Tam da bu noktada Charles Chaplin’in, ‘The Great Dictator’deki, “Halkı diğerlerine karşı öfkelendirirsek karınlarının açlığını unuturlar,” sözünü anımsamakta büyük yarar vardır.

Faşist söylemler, kriz koşullarında bir çıkış yolu arayan kitlelerde ciddi bir karşılık buluyor ve oy olarak tahvil ediliyordu. 1928’de Komünist Parti’nin ve SPD’nin oyları artarken Nazi Partisinin (NSDAP) oylarında bir gerileme söz konusuydu. Ancak 1929 krizi sonrasında durum tersine dönmeye başladı. 1930’a gelindiğinde Nazi Partisinin oylarında yüzde 700 gibi bir artış görüldü. 1928 yılında NSDAP’nin oyları 800 bin iken, 1930 sonbaharında 6.4 milyona çıktı. 1932 seçimlerinde Komünist Parti ile SPD’nin oyları 13 milyon civarındayken, NSDAP ve Alman Milliyetçiler’in oyları 20 milyon civarındaydı. 1933 Ocak’ında Nazilerin tek başına oyları 17 milyona ulaşmıştı.[29]

Faşist propagandanın etkisiyle Nazilerin safına geçen kitleler arasında sadece apolitikler, kararsızlar yoktu, ama aynı zamanda Sosyal Demokrat Partiden ve liberal merkez partilerden kitleler de vardı. Keza faşist harekete kayan kitleler arasında Komünist Partili işçiler de vardı. Bunlar devrimci eğilim taşıyan işçilerdi ve Adolf Hitler’in partisinin dış görünümü, militan karakteri, güçlü söylemleri vb. bu işçiler üzerinde büyük etki yaratmıştı. 1933 Mart’ındaki seçimlerde Adolf Hitler, iktidarda olmanın getirdiği gücü de kullanarak, tam bir kaos ortamı yarattı ve daha önce seçime gitmeyen en az 5 milyon insanı harekete geçirerek zaferini ilan etti.

Sivil faşist örgütlenmeler, kitleleri terörize ederek, toplumsal ve siyasal krizi derinleştirerek güç elde etseler de, bu tek başına iktidarın ele geçirilmesine yetmez. Sivil faşizmin iktidarı ele geçirmesinde geniş bir toplumsal taban desteğine de ihtiyacı vardır. Nazi hareketi, ilk olarak küçük-burjuvaziyi (orta ölçek tüccar ve esnaf, orta ve küçük köylü, meslek sahibi okumuşlar), lumpen proletaryayı ve işçi sınıfının beyaz yakalı kesimlerini etkiledi. Kapitalist sistemin ağır kriz döneminde (1929-1932) Nazi hareketinin toplumsal tabanının çekirdeğini küçük-burjuvazi oluşturdu. 1932 seçimleriyle birlikte ise Naziler sanayi işçilerine daha fazla açılmaya başladılar.

 

ALMAN’LARIN HİTLER’İ SEÇMESİNİN ALTINDA YATAN 10 TEMEL SEBEP[30]

  1. Versay Antlaşması “Savaş Suçları Bendi”

Birinci Dünya Savaşının bitmesinin hemen ardından aslında İkinci Dünya Savaşının fitilini ateşleyecek bir antlaşma imzalandı. Birinci Dünya Savaşı’nın muzaffer devletleri mağlup ülkelere çok ağır şartlar dayattı. Bu antlaşmalarla zengin bölgeler mağlup devletlerin elinden alındı ve onları ağır tazminatlar ödetmek zorunda bıraktı.

  1. Fransızların Ruhr işgali

Alman hükümeti Versay Antlaşması ile ödemeyi vadettiği tazminatları hâliyle yapamadı. 1923 yılından itibaren ödemeleri düzenli olarak aksatmaya başladılar, üzerlerindeki bu yükün kaldırabileceklerinden fazla olduğunu ısrarla vurguladılar. Ancak Fransızlar, Almanların kendilerini provoke etmek için bunu kasıtlı olarak yaptığını düşünüyorlardı.

  1. Hiperenflasyon

Ruhr’un işgal edilmesinin ardından Almanya’da enflasyon kontrolden çıktı. Alman Markı inanılmaz bir değer kaybına uğradı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar 160 milyar marklık askeri harcama yapmıştı. Gelinen zamanda Almanların 156 milyar mark borçları ve 132 milyar mark savaş tazminatı ödemeleri vardı. Bunun üzerine bir de ekonominin can damarı Ruhr’un kaybedilmesi Alman ekonomisini yerle bir etti. Enflasyon inanılmaz rakamlara ulaştı. 1914 yılında, savaşın başlamasından önce 1 ABD doları 4.2 Alman markı ederken, 1923’te 1 ABD doları 4.2 trilyon mark ediyordu. Ülke genelinde ciddi bir kıtlık ve açlık vardı. Para artık değersiz bir kağıt parçasıydı, Almanların bir peni dahi tasarruf edecek hâlleri yoktu. İnsanlar takas ekonomisine geçti, çünkü değerli olan tek şey gıdaydı.

 

  1. Alman Komünizmi yükselmeye başlıyor

Bu zor günlerde yükselen sadece Naziler değildi, komünizmin ayak sesleri de ciddi şekilde duyulmaya başlamıştı. Rusya dışındaki en güçlü Komünist Parti Almanya’daydı. Alman komünist partisi, 1918 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte kurulmuştu. Rus Devrimi’nin ardından Alman Komünistleri de değişim geçirdi, SSCB’nin tüm desteklerini arkalarına alarak Almanya için bir Bolşevik Devrimi arzulamaya başladılar. Almanlar içerisinde yüzde 10-15’lik bir kesim komünistlere oy verme fikrine sıcak bakıyordu. Ülkenin geri kalanı komünizmin yükselmesini Almanya için çok daha kötü ve karanlık günlerin bir habercisi olarak görüyordu.

  1. Barmat Skandalı

1924 yılında Alman hükümetinde rüşvet skandalı patlak verdi. O zamanlar iktidarda olan Şansölye Gustav Bauer liderliğindeki Sosyal Demokrat Partinin, Danimarkalı yatırımcı Barmat Kardeşlere döviz spekülasyonu sırasında kendilerine bir servet kazandırmaları için milyar dolarlar verdikleri ortaya çıktı.

  1. Gittikçe büyüyen Yahudi nefreti

Almanya’da Yahudi karşıtlığı Nazilerin yükselişe geçmesiyle ortaya çıkan bir olgu değil, öncesinde de bu nefret zaten var. 1900’lerin başında Almanya’daki partiler Yahudi karşıtı platformlar oluşturmaya başlamışlardı. Rus devrimi, hiperenflasyon ve Barmat skandalının ardından Almanya’da Yahudi olmak çok daha zor bir hâle gelmişti. Almanların pek çoğu iflas edip batarken Yahudiler ayrıcalıklı, zengin ve yozlaşmış kimseler olarak görülüyordu. Almanya’da Yahudilerin nüfusa oranı sadece yüzde 1 iken, tüm avukatların yüzde 16’sı, doktorların yüzde 10’u ve editör ile yazarların yüzde 5’i Yahudi’ydi. Genel konuşursak, Almanlar açlık ve yoksullukla mücadele ederken Yahudilerin zengin bir yaşam sürüyor olmaları tüm nefretleri üzerlerine çekmelerine sebep oluyordu.

  1. 1929 Büyük Buhran

29 Ekim 1929’da ABD borsası çöktü. Bu, Büyük Buhran’ın başlangıcıydı ve bu buhranın en çok vurduğu yerlerin başında Almanya geliyordu. Alman ekonomisinden geriye kalan şeyler yabancı para üzerine inşa edilmişti. Almanlar sahip oldukları her şeyi yabancılarla ticaretten karşılıyor ve 1924’ten bu yana giderlerini Amerikan kredisiyle kapatıyorlardı. Büyük Buhran geldiğinde bu krediler kurudu ve üstüne ABD verdiği dış borçları geri istemeye başladı. Almanya felç oldu. Endüstriyel üretim yüzde 58 düştü. İşsizlik alıp başını gitti. 1929’un sonuna gelindiğinde 1.5 milyon Alman işsizdi. 1933’te ise bu rakam 6 milyona çıkacaktı.

  1. Sosyal Demokratlar demokrasinin etrafından dolanıyor

Büyük Buhran’ın başlamasından kısa bir süre sonra sosyal Demokrat Parti daha agresif bir tutum sergilemeye başladı. Bir azınlık hükümeti oldukları için diğer partilerin desteğini almadan herhangi bir karar alamıyorlardı. Bu nedenle, etrafından dolanma politikası gütmeye başladılar.

  1. Reichstag Yangını

Naziler gücü ele geçirmişti, ancak çoğunluğu elde edememişlerdi. Oyların sadece yüzde 37.3’ünü alan Naziler, tıpkı Sosyal Demokrat Parti gibi azınlık hükümeti olmanın getirdiği sıkıntılarla uğraşacaklarını düşünüyorlardı… Ta ki Reichstag yangınına kadar. Hitler’in şansölye olmasından günler sonra, Marinus van der Lubbe isimli bir Komünist, Alman Parlamento binası Reichstag’ı yaktı. Bu işi tek başına gerçekleştirdiği neredeyse kesin olsa da Naziler bu fırsatı kaçırmadı. Onlara göre bu olay Komünistlerin ülkeyi şiddet yoluyla ele geçirmeye çalışacağının bir kanıtıydı. Reichstag yangınını gerekçe gösteren Naziler 48. Maddeyi devreye soktu. İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, gösteri ve yürüyüş hakları askıya alındı bunun yanı sıra polis kovuşturmalarındaki tüm kısıtlamalar kaldırıldı ta ki komünistler tamamen kontrol altına alınana kadar.

  1. Hukuka aykırılığı ortadan kaldıran durum yasası

Naziler iktidara geldiğinde Almanya hâlâ demokrasiyle yönetilen bir ülkeydi ta ki meclisten “Hukuka aykırılığı ortadan kaldıran durum” (Enabling Act) yasası geçene kadar. Bu yasayla birlikte Naziler istedikleri her kanunu parlamentodan geçirmeden yürürlüğe sokabiliyordu. Ancak bu yasanın geçmesi için sadece Nazilerin oyu yeterli değildi parlamentonun 3’te ikisinin desteğine ihtiyaçları vardı. Reichstag yangınını hatırlatarak diğer partiler üzerinde bir baskı oluşturdular. Bir Nazi gazetesinde “Ya tam güç ya! Ya bu yasa ya da yangın ve cinayet!” manşeti atıldı. Hitler bu yetkileri son derece dikkatli şekilde kullanacağının sözünü verdi. “Hükümet bu yetkileri sadece son derece önemli tedbirler alınması gerektiğinde kullanacaktır” dedi. Hitler artık hep arzu ettiği mutlak gücün sahibiydi. Diğer siyasi partiler birer birer dağıldı ve kısa bir süre sonra da ülkedeki tüm seçimler durduruldu. Alman demokrasisi göz açıp kapayıncaya kadar yok olmuştu. Faşizm ülkenin kontrolünü tartışmasız bir şekilde ele geçirdi… Ve bu bizzat Almanların seçmiş olduğu bir faşizmdi.

 

Kriz dönemlerinde küçük-burjuva kesimler, kapitalist rekabete dayanamayarak tam bir yıkıma sürüklenirler. Küçük burjuvazi doğası gereği ikircimlidir ve alt sınıfa inmeye tahammülü yoktur. Büyük burjuvaziye ve güce tapma eğilimindedir. Küçücük mülkü ya da sosyal statüsü onun her şeyidir ve kaybetmekten ölesiye korkar.

Genel olarak küçük-burjuvazide devlet otoritesine bağlılık ve özdeşleşme durumu oluşur. Keza bu dönemde küçük-burjuvaziye yakın duran devlet memurlarının durumu da farklı değildi. Devlet dairesindeki memur, üstüne karşı asttı, alta karşı ise bu üstün temsilcisi ve bu durumda manevi (maddi değil) koruma altındaydı. Devlet dairesiyle, devletle, ulusla vs. bu özdeşleşme, şu formüle bürünüyordu: “Ben devletim, resmi daireyim, işletmeyim, ulusum.”

Adolf Hitler’in iktidara gelmesiyle birlikte özdeşlik bu kez onunla kurulmaya başlandı. Umutsuz kitleler kendilerini Führer ile bir hissetmeye, hayalinde kendini onun yerine koymaya ve onun özelliklerini yansıtmaya başladılar. Her Nazi kendisini “küçük” bir Adolf Hitler olarak hissetmekteydi. Bu özdeşleşme eğilimi, güya “Alman ulusunun büyüklüğünden” ileri geliyor ve ulusal kendini beğenmişliğin bir ifadesi sayılıyordu. Gerici küçük-burjuva kendini Führer’de ve otoriter devlette keşfediyor, bu özdeşleşmeye dayanarak kendini “ulusallığın”, ulusun savunucusu olarak duyumsuyordu.[31]

Faşizm: Bir insanın bastırılmış duygularını, ezikliğini; hayatta bir baltaya sap olamamışlığını; acizliğini, zavallılığını, vahşiliğini kendi milleti dışında herkesi yeren, söven, kendisini düşmanı üzerinden var edip; ırkının üstünlüğü iddiası ile örtbas etmeye çalışan düşüncenin tekelci kapitalist hükümranlığın hizmetindeki pratiğidir.

Bu kapsamda Ingeborg Bachmann’ın, “Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar,” düşüncesi önemsenmesi gereken bir tespittir.

Tıpkı Wilhelm Reich’ın, “Kitleler aldatılmadı, faşizmi arzuladılar”; William Carr’ın, “Almanya’nın felaketi tek başına Hitler değildir. Alman felaketinin sorumlusu, bir Hitler yaratan ve kendi kaderini onun ellerine kendi isteğiyle teslim eden Alman halkıdır”; Işıl Özgentürk’ün, “Alman halkı da Hitler’i arzu etmişti,”[32] saptamalarındaki üzere…

Bu hâl;[33] sıradanlığın ne yaptığının farkına bile varmadan kitlesel olarak faşistleşmesinden başka bir şey değildir.

Hannah Arendt ‘Kötülüğün Sıradanlaşması’ başlıklı yapıtında, Yahudi soykırımının mimarlarından biri olarak İsrail’de yargılanan Adolf Eichmann davasını anlatırken; “Adolf Eichmann sadist bir canavar değil tam tersine fazlasıyla ‘normal’ bir insandır; asıl korkutucu olan da budur!” der. Çünkü onun üzerinden baktığımızda Nazi Almanya’sında yaşanan şey, kötülüğün normalleşmesi, sıradanlaşması, dolayısıyla yaygınlaşmasıdır.

Adolf Eichmann, yaptığı şeyin bir kötülük olduğunun bile farkında değildir. O sadece emirlere uyan biridir. Binlerce Yahudi’yi vagonlara doldurup toplama kamplarına göndermiştir. Onun sorumluluğu bu kadardır, ötesi onun işi ve sorumluluğu değildir.

Adolf Eichmann’ın mantığına göre, ister Yahudileri vagonlara doldurup toplama kamplarına gönderin, isterseniz gazın musluğunu açan siz olun durum değişmez, sizin sorumluluğunuz aldığınız emirlerle sınırlıdır ve orada biter.

Hannah Arendt’e göre, Adolf Eichmann, kurallara, yasalara körü körüne bağlıdır, emre itaat etmeyi zorunluluk olarak kabul eder. O, Nazi ideolojisiyle şekillendirilmiş sıradan bir insandır. Devlete, güce, otoriteye itaat etme duygusu akıl yürütme ve sorgulama yeteneğini tamamen ortadan kaldırmıştır. Üstelik yalnız değildir, dönem Almanya’sında geniş kitlelerin yaşadığı tam da budur.

Normalde tek başınayken ve belli bir yönlendirme olmadan asla yapılmayacak olan bir eylem, belli bir yönlendirme ile (burada düşünme ve sorgulama yetisinin iptal olduğunu tekrar hatırlayalım) aynı duygular içinde olan insanlar bir araya geldiğinde yapılabilir olmaktadır. Nazilerin kitlesel eylemlerinde söz konusu olan tam da budur. Birey olarak bir hiç olan kişi, yığınla birlikteyken kendini var etmekte, güçlü hissetmektedir.

Nazizmin tırmandığı 1920’ler sonrasında en dikkat çekici olan, sıradan insanların oluşturduğu bu saldırı topluluklarıdır. Nazizmin, asıl vurucu gücünü de bu kitleler oluşturur. Fırıncı, Kasap, berber, bakkal, tesisatçı, ağırlıklı olarak esnaf kesiminin, lümpen işçilerin ve işsizlerin oluşturduğu bu kişiler mesaileri bitince sokağa çıkarlar, saldırganlıkta sınır tanımazlar ve önlerine geleni yakıp yıkar, dümdüz ederler. Adolf Hitler’in deyişiyle “Yığınlar hâlsiz ve tembeldir. Okumaz ve düşünmezler. Bir düşman ve bir de Tanrı’yı tanımalılar.” Böylece onlar kolayca yönlendirilebilirler, çünkü tek başına bir hiçtirler ancak birlikte yığın olurlar ve yığınlar şiddete meyillidirler.

Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı olarak adlandırdığı şey işte tam da budur. Bu kötülük, Nazi Almanya’sında bütün kitlesel katliamları olanaklı kılacak şekilde yayılmış ve sıradanlaşmış, herkes ne yaptığının farkına bile varmadan kitlesel olarak faşistleşmiştir.[34]

 

  1. II) DENEYLER

 

Faşizm ilk olarak İtalya’da 1922-1927 yılları arasında iktidar oldu. Ardından da bir dizi Doğu Avrupa ülkesinde ve Almanya’da iktidarı ele geçirdi. İşçi sınıfı ve halkın tüm demokratik haklarını en vahşi şekilde çiğneyen bu rejimlerin dış politikası da halklara düşmanlık ve yeni bir dünya savaşı tezgâhçılığı idi.

Yüzbinlerce insan faşist terörün kurbanı oldu: İşkence tezgâhlarında, sokak ortalarında, toplama kamplarında, darağaçlarında can verdi. Öteki emperyalist devletlerin göz yumması ve kışkırtmasıyla faşist bloğun çıkardığı İkinci Dünya savaşında on milyonlarca insan hayatını kaybetti. Nazi faşizmi, esas olarak Sovyetler Birliği’nin darbeleri altında yıkılmış olsa da, faşist diktatörlükler ve faşizm tehlikesi bugün de hem ülkemiz hem dünya halkları için güncel bir uygulama, bir tehlike olmaya devam etmektedir.

Özetle Chaz Bufe’nin, “Geleneksel değerler; milletimizi çimento gibi birbirine bağlayan değerler; bilinmeyene karşı duyulan korku, dine inanmayanlara karşı duyulan nefret; anti-entelektüellik; ırkçılık; cinsiyetçilik; eşcinsel düşmanlığı; cinsel bastırma; insan vücudundan iğrenme ve korkma; kendini ahlâklı zannedenlerin iğrenç cinsellik takıntısı; acının sadistçe eziyetinden zevk alma; bir cehalet-iyidir, akıl-değil-iman felsefesi; imanı gerçeklere tercih etme, çoğunluğun zorbalığına körü körüne inanma; sansür; enayilik; hükümeti düşünmeden destekleme, özellikle de savaş zamanlarında; katliama sevinmek; güçlü liderleri koyun gibi özlemek; yılışıklık; çevreye ve başkalarına ne zarar gelirse gelsin 1 kuruş para kazanma isteği; üstlere karşı dalkavukluk; astlara karşı kabadayılık; dar din -ahlâkından- bir santim sapan herkese karşı anlayışsız yaklaşım; -ahlâksız- olana acı çektirme isteği; ve şiddeti, baskıyı, işkenceyi, hapsi ve idamı kullanarak onları -ahlâklı- yapma isteği. Eğer bu geleneksel değerlerimiz olmasaydı, insanlık daha iyi yerlerde olabilirdi,” diye tarif ettiği önemli faşist deneylerden (Almanya ve İtalya) söz edecek olursak…

 

II.1) FÜHRER’Lİ ALMANYA’DA

 

1 Şubat 1933’te, Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Adolf Hitler’in seçim talebini onayladı. Hemen ardından, Adolf Hitler sözde “komünist terör faaliyetlerine” yönelik bir kararnameyi gündeme getirdi. “Alman Halkının Korunmasına Yönelik Kararname” cumhurbaşkanının onayıyla 4 Şubat 1933’te İçişleri Bakanı Wilhelm Frick’e gösteri ve yürüyüşleri ve kamu düzeni güvenliği açısından “tehlikeli” olduğu iddia edilen yayınları yasaklamak için yerel polisle çalışma imkânı sağladı. Ayrıca, Frick’in bakanlığına ve polise önemli bölgelerde grevleri yasaklama yetkisi de verildi. Yasaklı faaliyetler hakkında bilgisi olan fakat bunu yetkililere bildirmeyenlerin de gözaltına alınabileceği, genişletilmiş gözaltı yetkisi de verildi. “Alman Halkının Korunmasına Yönelik Kararname” sonuç olarak iktidara seçim gününe kadar komünist ve sosyal demokrat adayları yakalama ve muhalif kampanyaları felç etme imkânı tanıdı.

8 Şubat 1933 tarihli kabine toplantısında Adolf Hitler “yeniden silahlanma” planını açıkladı. Paul von Hindenburg tarafından atanan Savunma Bakanı Werner von Blomberg hemen duruma müdahil olup Alman ordusunun mevcut durumunda, yeniden silahlanmanın mutlak öncelik olduğunu ifade etti. İktidar ancak bu hâllolduğu zaman diğer amaçlarına yönelebilecekti. Bu toplantının tutanakları yeni başbakan ile Alman ordusu arasında bir mutabakat anlaşması olduğunu gösterir türdendi. Dahası, Adolf Hitler kendinden öncekilerden çok daha uzun süre başbakan kalmaya niyetliydi, iktidara geldiğinin ilk haftasında Almanya’yı yeniden silahlandırma planını hayata geçirmeye başlamıştı.

Genel olarak Alman sermayesi bir önceki seçimlerde Nazilere belirgin bir destek vermemişti. Fakat Adolf Hitler durumu değiştirmeyi umuyordu. 20 Şubat 1933’te Hermann Göering Almanya’nın önde gelen yirmi kadar sanayicisi ve finansörü ile gizli bir toplantı gerçekleştirdi. Donanımlı bir Birinci Dünya Savaş pilotu Hermann Göering sermaye elitleri arasında, gösterişsiz Avusturya’lılığı, hantal üslûpçuluğu ve demagojik yapısıyla, önde gelen patronları endişelendiren Adolf Hitler’den daha sıkı ilişkiler peşindeydi.

Aynı gün 1923-1930 yılları arasında Reichsbank’ın başında bulunan Dr. Hjalmar Schacht de ordaydı. Siyasi yelpazede kendisine bir yer tutmuş Schacht, 1920’lerin sonuna doğru sağa kaymaya başlamıştı. Adolf Hitler’in iktidara geldiği tarihe kadar zaten Nazilerle uzun süredir flörtleşiyordu. Hâliyle Schacht’in de toplantıda bulunması sermayeyi cesaretlendirdi, rahatlattı. Schacht böylece iktidarın seçim kampanyası için finansal destek ve bağış toplamayı başardı. Schacht sonraki ay Reichsbank’ın başındaki görevine yeniden atandı, bu defa yeni Nazi rejimi altında.

27 Şubat 1933’te Reichstag (Parlamento) binası yakıldı. Kundaklayanın akıl sağlığı şüpheli genç bir Hollandalı Marinus van der Lubbe olduğu iddia edildi. Olay yerinde yakalanmış, ertesi yıl da idam edilmişti. Yüksek rütbeli Nazi yetkilileri derhâl yangını iktidarı devirmek için inkârı imkânsız bir Komünist komplosunun k

7.01.2018 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR