ESNAFLIK,  ÂYÂNLIK

Ayfer Tuzcu Ünsal

ESNAFLIK, ÂYÂNLIK

Çok sevdiğim çocukluk arkadaşım, ilkokul birinci sınıfta bana kızdığı için, “sen zaten esnafsın, biz âyânız” demişti. Esnafın manasını biliyordum, ben esnaf değildim ki... Kavram kargaşası yaşadığım için anneme ve babama sordum. Önce, dakikalarca güldüler... Sonra da, “sen tabii ki esnaf değilsin, kelimeyi seni aşağılamak için, -biz asiliz, sen değilsin- anlamında yanlış kullanmış olmalı” dediler. Doğal olarak, herkese ama herkese, eşime bile anlatıp, dalga geçtiler. Benim ismim de “esnaf” kaldı! Şimdi eşim, halen beni bazan “esnaf Ayfer” diye çağırır.

Geçen gün, bir vefat ilanı gördüm. Ölen kişi tanınmış biriydi herhalde “........... eşrafından” diyordu. O zaman, bir kez daha benim esnaf olduğum aklıma geldi! Bu konuyu birazcık araştırayım dedim. Eşraf, âyân kimdi, neden ve nasıl o payeleri almışlardı?

 Önce eşraf kelimesinden başlayalım. Eşraf kelimesi Arapça, şerif kelimesinin çoğulu. -Evet, İngilizceye de geçmiş, halen Amerika’da halk tarafından seçilen kentin Emniyet müdürü veya yöneticisi olan şerif...- Seçkinler, bir yerin zenginleri, sözü geçenler, ileri gelenler demek.

 Âyân ise, aynı manada memleketin önde gelenleri, seçkinler, eşraf demek...

  Karştırdığım kitaplardan edindiğim izlenim, âyân Osmanlı devleti tarafından tanınan veya atanan, eşraf ise yerli, parasal olarak zengin kişilere verilen payeydi. Para zengini olun da, nasıl olursanız olun. İşte, İlhan Selçuk tarafından Latin harflerine çevrilen, Osmanlı ordusunda subay olan Yüzbaşı Selahattin  kitabında geçen bir diyaloğu okutayım size:

.....................

Azerbaycan’ın son istasyonu Ahıstafa’ya geldiğim zaman bu bölgenin kumandanı olan Cemal Bey’le karşılaştık. Onunla baş başa vererek dertlerimizi konuşuyorduk. Artık ne devlet, ne ordu kalmıştı. Cemal bana dedi ki:

                -Senin emrinde burada yüzden fazla benzin ve petrol vagonu var. Bunları Batum’a taşımaya uğraşıyorsun. Götüremezsin, gel şunları burada sat. Komisyon verecekler... Ne olacağımızı bilmiyoruz. Üç-beş kuruşumuz olursa kendimize bir yol buluruz.

                -Ama bu hırsızlık olur. Hırsızlığa karar verdikten sonra komisyona ne hacet, bu vagonların hepsini satar, parasını cebime koyarım. O da milyonu bulur.

                Cemal yüzüme hazin hazin baktı:

                -Belki sana hırsız derler, ama çocukların asil olur.

Fotoğraf: Sipahi Ocağından kalan arazi ve bugün yabanileşen atlar... Ortasından yol geçen bu arazi ekilip biçilmiyor. Ormana, İbradı bölgesindeki bu yer mera olarak kullanılıyor.

.............

Şimdi de Kudüs kitabından bir alıntı yapayım:

 Ayân teriminin “ileri gelenler”in eş anlamlısı olarak sık sık kullanılmasının esas kaynağı büyük olasılıkla âyâna hitaben yazılmış çok sayıda ki fermandır. Bu terim yaygın olarak kullanılagelmiştir. Ayân elit tabakadan veya önemli konumlardaki insanları tanımlamak için kullanılan genel bir terimdi ve yerel ileri gelenlerle Osmanlı yöneticileri veya onların maiyeti arasında bir ayrım gözetmiyordu.

   Diğer çoğu belgede olduğu gibi, bu belgede de adı ayân diye geçenler sipahi birliğinin komutanı, sancakbeyinin yardımcısı ve kale komutanıdır

yüzyıldan itibaren Osmanlı tarihinin, imparatorluğun Avrupa ve Atlantik dünya ekonomisinin çevre kuşağına dönüşüm süreci olarak görüldüğü neo-Marksist ekonomi terorilerinde, aynı mesele farklı bir bakış açısından incelenir. Bu bağlamda timardan* iltizama** geçiş, bölgenin çevrelleşme sürecinin bir parçası olarak görülür. Yeni tarım sistemi bir yerel eşraf tabakasının yükselmesine ve tarımın ticarileşmesine neden olmuştu. İltizam yoluyla siyasi ve ekonomik olarak yükselen bu tabaka eski ekonomik sistemi terk etmiş, toprak kaynaklarını tüketmiş ve bütün bölgeyi Batı Avrupa’nın hegemonyası altına sokmuştu. Bu nedenle, tarım ilişkilerinin eksiksiz bir anlatımı, 17. Yüzyılda böyle bir sürecin ve ardından gelen dünya ekonomisiyle bütünleşmenin yaşanıp yaşanmadığını gösterebilir.

 Bir alıntı da Osmanlı’da günlük yaşamı anlatan Suraiya Fraoqhi’den alıntı yapalım:

                Yerinden Yönetim ve Yerel İktidar Sahipleri

  1. yüzyılda ve 17. Yüzyılın bir bölümünde Osmanlı devleti o zamanın teknik olanakları çerçevesinde doğrudan merkezden yönetilirdi. Fakat 17. Yüzyıldan itibaren sürekli artan parasızlık, valilere yerel yönetim için kaynak aktarılamamasına yol açmıştı. Bunun üzerine valiler görevlerini yerine getirmelerini sağlayacak ekonomik kaynaklar için halktan vergi toplamak zorunda kaldılar. Çok sık değiştirilidiklerinden, ayrıca yerlerinde genellikle pek bulunmadıklarından, valiler bölgeye vergi tahsildarları atarlardı. Bu tahsildarların elinde hatırı sayılır yetkiler vardı. Vergi yükümlülüğü altındaki bir vilayet sekenesinin götürü vergilerini, az ya da çok yasadışı kazanç olanaklarının ortaya çıktığı bazı köy ve mahallelerde bazı aileler kontrol altına almış ve nüfuz sahibi olmuşlardı. 18. Yüzyılda ve 19. Yüzyılın başlarında, bu taşra ileri gelenlerinden bazıları büyük mülkler edinmişlerdi; ama bu mülkler, onların yaptırım güçlerinin mutlak önkoşulu değildi.
  2. 18.Yüzyılda birçok bölge artık yalnızca görünüşte padişahın denetimi altındaydı. Bu bağlamda Tuzcuoğulları Karadeniz sahilinin doğusuna egemendi, Orta Anadolu’da esas güç Çapanoğullarının elindeydi, Ege sahilinde Karaosmanoğulları pamuk ve tahıl ihracatını denetliyordu. Balkan yarımadasında da böylesi iktidar sahipleri vardı, kimi zaman bir eyaletin bütününü denetime almışlardı. Hatta 1808 yılında bu âyânın oluşturduğu bir koalisyon devlet yönetiminde resmen söz sahibi olmuş, bunun üzerine II. Mahmut bu derebeylerini yıpratabilmek için uzun süren ama başarılı bir mücadele vermişti. Bu derebeylerinden sadece bazıları politikaya karışmadan, toprak sahipleri olarak varlıklarını sürdürebildiler. Bu yüzden günümüze ulaşan yapıların pek azı büyük toprak sahiplerine ait olup, çoğunluğu daha az nüfuzlu yöre eşrafından kalmadır.

 Fotoğraf: Fotoğrafta gördüğünüz sevimli restoran Kastamonu'daki İzbeli Konağı. İzbeli ailesinin Osmanlı döneminde Sipahi Ocağı olarak kullandığı arazi halen ekilip biçiliyor.

*Timar: Beslediği sipahilerle harbe giden beylere –öşrünü almak üzere- ayrılan arâzi.

**İltizam: Eskiden a’şar resmi gibi devlet gelirlerinden birinin toplanması işini üzerine alma

A’şar: mahsüllerden alınan onda bir vergiler.

 

               

Faydalanılan kaynaklar:

Kudüs, 17. Yüzyılda bir osmanlı sancağında toplum ve ekonomi Dror Ze’evi Tarih Vakfı Yurt Yayınları 2000 İstanbul

Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam, Ortaçağdan yirminci yüzyıla Suraiya Fraoqhi Tarih Vakfı Yurt Yayınları 1995 İstanbul

Bizans Döneminde Anadolu İktisadi ve Sosyal Yapı (900-1261) M. Murat Baskıcı Phoenix  Yayınevi 2009 Ankara

Bizans’ta Günlük Yaşam, Tamara Talbot Rice Göçebe Yayınları 1998 İstanbul

Yüzbaşı Selahattin’in Romanı (1) İlhan Selçuk, Cumhuriyet Kitapları 12.Baskı 2005, İstanbul

 

23.04.2017 (Ayfer Tuzcu Ünsal)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR