Emre Kongar'ın odasında unuttuğum mektup

A. Mümtaz İdil

Emre Kongar'ın odasında unuttuğum mektup

1992 yılında Kültür Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nde genel müdürcülük oynuyorum.

Bir sabah Müsteşar Emre Kongar telefon etti ve ABD Ticaret Bakanı’ndan bir mektup geldiğini, elçiliğin bu mektubu bir görevli aracılığıyla kendisine öğleden sonra getireceğini, benim de orada hazır bulunmamı istedi.

Gittim…

Ben gittiğimde zaten ABD Elçiliğinden görevli oradaydı. Ayrıca Kültür Bakanlığı Dış İlişkiler Genel Müdürü Mithat Sirmen de çağrılmıştı.

Bir süre İngilizce Türkiye’deki durumu anlattı Emre bey. Arada bana dönüp onaylamamı istiyor, Murat Sirmen’den de göz ucuyla “okey” bekliyordu.

İşin açıkçası ne Mithat Sirmen telif hakları konusunda yeterli bilgi sahibiydi ne de Emre Kongar.

Sıkıcı konuşma bitti, ABD temsilcisi odayı terk etti, Kongar ayağa kalkıp mektubu Mithat Sirmen’e uzattı:

“Mithat,” dedi. “Fikri bey İngilizce bilmez, bunu çevirip bakan beye sunalım…”

Mithat ağabey bir adım geriledi. “Sayın Müsteşarım,” dedi. “Burada Mümtaz var, konuyu biliyor hem de elinde canavar gibi mütercimler var. Ona verin daha iyi…”

Emre bey bana döndü, “Çeviri sana emanet,” dedi.

Çıktık.

O sıralarda Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü Necati Bey Caddesi 55 numarada… Makam otomla yerime döndüm.

Bir saat kadar sonra Emre bey telefon etti, çeviri hazır mı diye sordu.

MEKTUP YOK

Hemen masamın üzerini, yanımda getirdiğim dosyaları, arabayı vb. aradım, ama mektup yok…

Beni bir telaş aldı doğal olarak. Mektubu bir yerde unutmuştum besbelli…

Çevirmenlere sordum, yok.

O sırada Günay Görmez (sonradan genel müdür yardımcısı olacak kadar yükseldi), Özlem Abacı, Esra Davutoğlu gibi bildikleri dile vakıf müthiş çevirmenlerim var. Telif haklarıyla ilgili WIPO’dan gelen tüm bildirileri yakından izliyorlar.

Ama mektup onlarda da yok.

Bir saat sonra Emre bey yine aradı: “Çeviriyi bekliyorum, bakan bey de bekliyor,” diye.

“Tamam sayın müsteşarım,” dedim. “Çeviri zor bir çeviri, arkadaşlar ilgileniyor.”

Ama yalandı söylediğim, mektup yoktu çünkü.

Akşama doğru Emre bey aradığında hala mektubu bulamamıştım.

Emre bey yeniden arayıp da mektubu sorunca uyandım… “Yarın sabah elinizde olacak efendim,” dedim ve düşünmeye başladım. Belli ki mektubu Emre beyin odasında unutmuştum ve onu oradan alma şansım yoktu.

HALDUN ARMAĞAN FAKTÖRÜ…

Ertesi sabah odama gelir gelmez ABD Büyükelçiliği’nde basın müşaviri olarak çalışan Haldun Armağan’ı aradım. Haldun ile ANKA Ajansı’nda birlikte çalışmıştık.

“Haldun,” dedim yalvaran bir sesle. “Başıma bunlar geldi. Ben mektubu bulamıyorum. Sizde ‘kripto’ olarak mutlaka vardır. Bir örneğini bana gönderir misin?

Haldun bir süre düşündü, istediğim çok da makul bir istek değildi sanırım, ama beni kırmadı, mektubun bir örneğini gönderdi.

Hemen Esra Davutoğlu’na gönderdim mektubu, yarım saat sonra da çevirisi geldi.

Bu arada Emre bey sürekli arıyor.

Atladım makam otoma, müsteşarın karşısına çıktım ve mektubu masasının üzerine bıraktım: “Buyurun…”

Emre bey afalladı…

“Bu ne,” diye sordu.

“Benden istediğiniz çeviri, dedim…”

“Nereden buldun?” diye sorunca kendi ağzıyla itiraf etmiş bulundu.

“Dün siz vermiştiniz ya çevirip bana getir diye…”

Emre Kongar bir süre yüzüme baktıktan sonra, elinde olmadan, gayrı ihtiyari çekmecesine doğru baktı. Birileri gece gelip çekmeceyi mi karıştırdı, diye…

Emre bey her şeyi anlamıştı o anda… Kalın gözlük camlarının arkasından bana bakıp, parmağını kaldırdı:

“Düşündüğüm şeyi yapmadın umarım,” dedi.

“Nedir düşündüğünüz,” diye sordum.

“Amerika büyükelçiliğini arayıp mektubun bir kopyasını istedin,” dedi.

“Hayır,” dedim. “Öyle bir şey yapmadım. Niye yapayım ki?.. Mektup bendeydi…”

Söylenecek söz kalmamıştı…

Yıllar sonra Kongar “Ben Müsteşarken” diye bir kitap yazdı. Değil bu konudan bahsetmek, benim adımdan bile söz etmedi.

Yok saydı beni…

Ama bu hikaye aramızda bir “sır” olarak kalacak sandı.

21.10.2016 (A. Mümtaz İdil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR