EGEMEN MEDYAYA İTİRAZ VE ALTERNATİF ( 2 )

EGEMEN MEDYAYA İTİRAZ VE ALTERNATİF ( 2 )

 

COĞRAFYAMIZDAN GAZETECİ VE YAZAR CİNAYET(LER)İ

1

Rupen Zartaryan, Ermeni yazar, 41 yaşında

24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” (sürgün) edildi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.

2

Siamanto, Ermeni yazar, 37 yaşında

24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.

3

Yervant Sırmakeşliyan, Ermeni yazar, 45 yaşında

24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.

4

Armen Darian, Ermeni yazar, 23 yaşında

24 Nisan 1915’de gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.

5

Levon Laents, Ermeni yazar, 33 yaşında

24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.

6

Erukhan, Ermeni yazar, 45 yaşında

24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.

7

Tılgadints, Ermeni yazar, 55 yaşında

24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.

8

Krikor Zohrab, Ermeni gazeteci, yazar, hukukçu ve milletvekili, 64 yaşında

24 Nisan 1915’de Çankırı’ya “tehcir” edildi. 15 Temmuz 1915 tarihinden sonra Urfa yakınlarında Çerkez Ahmet ve Nâzım tarafından başı taşla ezilerek öldürüldü.

9

Taniel Varujan, Ermeni yazar, şair, 31 yaşında

24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. 13 Ağustos 1915’te öldürüldü.

10

Rupen Sevag, Ermeni şair, hekim, aynı zamanda Balkan Savaşı gazisi, 30 yaşında

24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. Ağustos 1915’te öldürüldü.

11

Sabahattin Ali, Gazeteci-Yazar, Marko Paşa, Kırklareli, 16 Haziran 1948

Yurtdışına kaçma girişimi sırasında, Bulgaristan sınırında katledilmesinden 2.5 ay sonra 16 Haziran 1948’de cesedi buldu. Öldürülme tarihi ise 1 Nisan 1948’di.

12

Zeki Erginbay, ‘Teknik Güç’ dergisi yazı işleri müdürü, 3 Şubat 1977, İstanbul

23 Ocak 1977 Pazar günü gözaltına alınıp kaçırıldı. 12 gün sonra cesedi Şile yolu üzerindeki Ömerli Barajının kıyısında bulundu. İşkence edilmiş ve kalbine sıkılan tek kurşunla öldürülmüştü.

13

Bülent Ülkü, ‘Körfeze Bakış’ gazetesinin sahibi ve yazı işleri Müdürü, Bursa, 31 Mart 1992

Kaybedildikten bir süre sonra 31 Mart 1992’de işkence edilip, kafasına kurşun sıkılarak öldürüldü.

14

İhsan Uygur, ‘Sabah’ gazetesi muhabiri, İstanbul, 6 Temmuz 1993

Gazetenin şoförlerinden Yüksel Alptekin ile birlikte kaybolur ve akıbetleri konusunda hiçbir haber alınamaz. 6 Temmuz 1993’e bindikleri gazetenin otomobili İstanbul Pendik’te yakılmış olarak bulunur.

15

Ferhat Tepe, ‘Özgür Gündem’ gazetesi, Bitlis, 3 Ağustos 1993

Ferhat Tepe, ‘Özgür Gündem’ gazetesinin Bitlis muhabirliğini yapıyordu. 28 Temmuz 1993’de içinde üç kişinin bulunduğu bir arabaya zorla bindirilerek gözaltına alınır ve kaçırılır. Cesedi 9 Ağustos 1993’de Elazığ Devlet Hastanesi’nde bulunur.

16

Nâzım Babaoğlu, ‘Özgür Gündem’ gazetesi, Siverek/Urfa, 12 Mart 1994

Nâzım Babaoğlu, ‘Özgür Gündem’ gazetesinin Urfa muhabiriydi. 12 Mart 1994 tarihinde bir haber için Urfa’dan Siverek’e gider ve kendisinden bir daha haber alınamaz.

17

İsmail Ağay, ‘Özgür Ülke’ gazetesi, 29 Mayıs 1994, Batman (dağıtımcı)

‘Özgür Ülke’ gazetesinin Batman dağıtımcısıydı. 29 Mayıs 1994 tarihinde kaybedildi ve akıbeti konusunda hiçbir haber alınamadı.

18

Seyfettin Tepe, Yeni Politika gazetesi, Bitlis, 29 Ağustos 1995

Yeni Politika gazetesinin Batman muhabiriydi. Gözaltına alınıp kaybedilen kardeşi Ferhat Tepe ile ilgili araştırma yapıyordu. 1995 Ağustos’u başlarında Batman’da gazete bürosundan gözaltına alınarak Bitlis’e götürüldü. Birkaç gün sonra da Bitlis Emniyet Müdürlüğü’nde “intihar etti” denilerek cesedi ailesine teslim edildi.

19

Metin Göktepe, Evrensel gazetesi, İstanbul, 8 Ocak 1996

Gözaltında işkence yapılarak öldürüldü

20

Metin Alataş, ‘Azadiya Welat’ gazetesi çalışanı, Adana, 4 Nisan 2010

Türkiye’de Kürtçe olarak yayımlanan tek gazete olan ‘Azadiya Welat’ gazetesi Adana çalışanıydı. 3 Nisan 2010’da kayboldu, 4 Nisan’da bir portakal bahçesinde ağaca asılı olarak bulundu.

 

Cinayetler tarihinden[40] bugünlere hızla sıralarsak: 1925’te patlak veren Şeyh Sait İsyanı’yla devreye sokulan Takrir-i Sükûn Kanunu’yla Şark İstiklâl Mahkemesi’ndeki gazeteciler davası basına gözdağı verilmesi açısından çok etkili oldu. Gazetecilere, adeta, neyi yazmaları neyi yazmamaları gerektiğini öğütleyen Şark İstiklâl Mahkemesi’nin faaliyetlerine, artık bu mahkemelere gerek kalmayınca, 7 Mart 1927’de son verildi.

Basın bu duruşmaların ardından artık tamamen tek sesli hâle geldi. Gazeteler uzunca bir süre iktidarın hoşuna gitmeyecek hiçbir şey yazamaz oldular. 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulduğu günlerde basında nispeten bir çokseslilik hissedildiyse de bu dönem uzun sürmedi. 25 Temmuz 1931’de yeni bir Basın Kanunu yürürlüğe girdi. Bu kanunla, hükümete, “ülke çıkarlarına ters düşen yayınları” nedeniyle gazete ve dergileri kapatma yetkisi yeniden tanındı. Böylece 1929’da kaldırılmış olan Takrir-i Sükûn Kanunu’nun basınla ilgili hükmü bir başka kanunla yeniden yürürlüğe girmiş oldu.

Basındaki tekseslilik 1946 başına kadar kesintisiz sürdü.[41]

Bu çerçevede denilebilir ki, Tek Parti döneminin muhalifleri sindirme ve kontrol etme araçları esas olarak, 1920’den beri faaliyette olan İstiklal Mahkemeleri ile 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu’ydu. Bunların eksik kaldığı yerleri dolduran 1931 tarihli Matbuat Kanunu, 1932’de iki kez, 1933, 1934 ve 1938 yıllarında birer kez ağırlaştırılmıştı. Bu dönemde çeşitli eğilimlerden onlarca gazete kapatılmış, gazeteciler yargılanmış, bazıları örnek olsun diye hapis, sürgün cezalarına çarptırılmışlardı. Ama basın sadece baskı ile değil, ödüllendirme ile de susturuluyordu. Mustafa Kemal’in sağlığında yaklaşık 40 gazeteci milletvekili olmuştu. Mustafa Kemal’in azılı muhalifi Rıza Nur durumu şöyle özetlemişti:

“Mustafa Kemal, matbuatı tamamiyle eline almıştı. Ankara’da Hâkimiyet-i Milliye gazetesini büyüttü. Makineler getirdi, başına Falih Rıfkı’yı koydu. İstanbul’da Ahmet Emin’in elinden Sabahçı Mihran’ın matbaasını aldı, Milliyet adında bir gazete çıkardı. Başına da Siirt mebusu yaptığı eski yaveri Kürt Mahmud’u koydu. Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı da her iki gazetenin muharriri. Bu muharrirlerin yaptıkları şu: Günümüzü cennet göstermek, başka bir şey yok. Yunus Nadi İstanbul’da bir Rum’a ait büyük bir bina ve makineleri ucuza kapattı. İki yüz bin liralık malı, sekiz-on bin liraya aldı. (...) O da Cumhuriyet gazetesini çıkarıyor. Orda kâmilen medihname ve zafer destanı. Matbuat böyle kâmilen meddah oldu...”[42]

Bu kapsamda siyasal iktidarların gazete ve gazetecilere karşı, Osmanlılar’dan Cumhuriyet döneminden uzanan “zapturapt altına alma” girişimleri, günümüzde medya çalışanlarını “terör suçlusu” ilan etmeye kadar vardırıldı.

Sömürü iktidarları dünyanın neresinde olursa olsun, özgür basını sevmez. Onun üzerinde baskı kurmak, onu kullanmaya çalışmak siyasi iktidarın doğasında, yazılı olmayan ajandasında vardır.

 

KISA BİR “DÖKÜM”[43]

1925-1929: Takrir-i Sükûn baskısı

Kurtuluş Savaşı zaferinden hemen sonra görülen özgürlük ortamı, İstanbul basınında Ankara’ya yöneltilen eleştiriler dolayısıyla bozulmaya yüz tuttu. Basın özgürlüğü açısından dönüm noktasını, Şeyh Sait isyanı oluşturdu. İsyan başladıktan yaklaşık üç hafta sonra çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, TBMM’yi devre dışı bırakarak bakanlar kuruluna olağanüstü bir yaptırım gücü tanıdı. Bu kanuna dayanılarak bütün muhalif gazeteler kapatıldı ve aralarında Velid Ebüzziya, Ahmet Emin Yalman, Eşref Edip Fergan, Suphi Nuri İleri, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, İsmail Müştak Mayakon’un da bulunduğu tanınmış birçok gazeteci Şark İstiklal Mahkemesi’nde, isyancılara cesaret verdikleri gerekçeleriyle yargılandılar. Gazeteciler, Mustafa Kemal’e özürlerini sunan ve kendisinden af dileyen bir telgraf çektikten sonra beraat ettiler ve bir daha Ankara’yı eleştiren yazılar yayımlamadılar.

1930-1946: Milli matbuat talanı

Tek parti döneminde muhalif gazeteciler tasfiye edilmiş, meydan iktidarın bir kolu gibi çalışan gazetecilere kalmıştı. Buna rağmen muhalefete devam eden Tan gazetesi, bazı muhafazakâr ve sağcı yazarların provoke ettiği üniversiteliler tarafından 4 Aralık 1946’da yağmalanıp tahrip edildi. Tan’ın yanı sıra üç solcu gazete ve dergiyi de talan eden gruptan yakalanan olmadı.

Sünnetli basın

Çizeri Ratip Tahir Burak’ın 16 ay hapis cezası almasına sebep olan 6 Eylül 1956 tarihli Halk gazetesindeki karikatürde Menderes, Refik Koraltan’ın kucağındaki basını sünnet ederken, DP’nin ileri gelenlerinden bazıları da hokkabaz (Emin Kalafat), kirve (Samet Ağaoğlu) ve yaşlı kadın (Fuat Köprülü) olarak resmedilmiş.

1950-1960 Dönemi

1950 seçimlerinde basının da desteğiyle iktidara gelen Demokrat Parti ile gazeteler arasındaki iyi ilişkiler dört yıl içinde tersine döndü ve 27 Mayıs darbesine kadar süren, Cumhuriyet tarihinin en büyük iktidar-basın kavgası başladı. Çok sayıca gazeteci ve karikatüristin ağır cezalar alıp hapse girdiği bu dönemde, 2300’ü aşkın basın davasında 867 mahkûmiyet kararı çıkmıştı. İktidar resmi ilan ve gazete kâğıdı dağıtma yetkisini kullanarak muhalif gazetelerin önünü kesti ve arka arkaya kendine yakın birçok gazetenin çıkmasını sağladı. Besleme basın lafı ilk kez bu dönemde kullanıldı.

1980-1990: Evrenli ve Özallı yıllar

12 Eylül 1980 darbesiyle başlayan sıkıyönetim süreci, gazeteciler için kara günlerin başlangıcı oldu. Üç yıl sonra yapılan seçimlerde iktidarın sivillere geçmesi de durumu düzeltmedi. Basınla iktidar arasındaki ilişki 1987 seçimlerinde çok gerginleşmişti. Basın başbakanı, o da “amigo” adını taktığı gazetecileri kıyasıya eleştiriyordu. O sırada çıkan Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu, bir çeşit sansür olarak uygulandı. Arkasından gelen fahiş kâğıt zammıyla ortalık iyice karıştı. En çok öfkelenen Hürriyet’in sahibi Erol Simavi oldu. Gazetenin 19 Nisan’daki sürmanşetinde “Sayın Başbakan” başlıklı, Erol Simavi imzalı bir mektup vardı. Simavi, Özal’ı kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırarak tek kuvvet olmaya özenmekle suçluyor ve şöyle diyordu: “Benim kuvvetler ayrılığı kitabım, Türkiye’de birinci kuvvet faslına, bilir misiniz ne yazar? BASIN. Ya ikinci?” Ancak bu öfke patlaması çabuk söndü. Hürriyet’in mayısta kutladığı 40. yıldönümüne Özal da katıldı ve Simavi ile el sıkıştı.

1990-2000: “Faili meçhul”ler dönemi

Türkiye 90’lı yılların başından itibaren karanlık bir döneme girdi. Kürt coğrafyasında savaşın şiddeti arttı, faili meçhul cinayetler, köy boşaltmalar alışıldık haberler oldu. Bu dönemde 37 gazeteci ve yazar, çoğu aydınlatılamayan cinayetlere kurban gitti. Cumhuriyet yazarı Uğur Mumcu da 24 Ocak 1993’te Ankara’da uğradığı bombalı suikast sonucu hayatını kaybetti.

2000’den sonrası

Medya en büyük savruluşu şüphesiz 2000’lerden itibaren yaşadı. AKP iktidarının medyaya yönelik biçimleme ve “ayar verme” girişimleri, bir müddet sonra bugün “yandaş medya” olarak da adlandırılan ve içeriği çoğu kez talimatla şekillenen yapıyı ortaya çıkardı. Bu dönemde işten attırılan, hapsedilen, dövülen gazeteciler, darbeci generallere bile rahmet okutturan uygulamalar, tehditler, azarlar, gazete-dergi baskınları, gözaltı ve tutuklamalar, hedef göstermeler birbirini izledi. İktidar sahipleri sadece muhalif medyayı hedef almakla kalmadılar, kendisini kayıtsız-şartsız desteklemeyen her türlü mecra ve gazeteciyi de “düşman” ilan ettiler.

Gezi sansürü:

Bu sürecin kırılma noktası ise 2013 Temmuz’undaki Gezi olaylarıydı. Genç direnişçilerin gerçekleştirdiği elektronik iletişim o denli etkili oldu ki, merkez medya TV’siyle, gazetesiyle son kullanma tarihi geçmiş, antika değeri bile olmayan bir mecra durumuna düştü. İktidarın baskısı ve otosansür, iş bilmezlik ve cahillikle birleşince özellikle TV kanalları, bırakın haber   vermeyi, olup biteni doğru dürüst göster(e)mediler bile. Gezi’den sonra iktidarın basın üzerindeki baskısı “çıkart şu adamı”, “görme o haberi”, “kapa şu programı”, “at o yalanı” (Kabataş) hâline gelirken, özellikle internet, Twitter ve Facebook’a yönelik ağır yaptırımlar birbirini izledi.

 

Özetle Türk(iye) basın tarihi, hükümetlerin yasak, baskı, sansür tarihidir. Gazeteciler yazılarından ötürü hapsedilmiş, işkence görmüş, öldürülmüştür. Bunların çoğunun hesabı sorulmamış, tetiği çekenler veya gerçek failler ortaya çıkarıl(a)mamıştır.

 

  1. IV) HÂL VE GİDİŞ: SERMAYE DEĞİŞİMİ

 

‘Doğuş Yayın Grubu’ Genel Müdürü Cem Aydın’ın, “Siyaset her zaman, dünyanın her yerinde medyayı kontrol etmek, iktidar olmak için kendisine destek olmasını ister”…[44]

Banu Güven’in,[45] “Gazetecilik yapma zemini ortadan kalkıyor”...[46]

Murat Sevinç’in, “Türkiye,… hâlâ yazması engellenmeye çalışılan gazetecilerle meşgul”…[47]

Deniz Ülkü Tekin’in, “Kalem de kamera da özgürlüğünü kaptırdı”…[48] diye betimledikleri hâl ve gidişe[49] ilişkin olarak Ragıp Duran, “AKP, bugün medyanın neredeyse yüzde 90’ını denetim altına aldı,” deyip; Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu da, medya işverenleri ve Erdoğan’ın yaptığı toplantıda asıl düşündürücü olan noktanın medyanın “ayar çekilmeye hazır tutumu” olduğunu vurgularken;[50] “Yeni medya rejimine yol alınıyor”du.[51]

Medya sermayesi el değiştirirken; yeniden yapılan(dırıl)maktaydı.

Atilla Özsever’in, “AKP’nin kendi medyasını yaratma sürecinde ATV-Sabah’ın nasıl ele geçirildiği, 1.1 milyar dolarlık ihale bedelinin 750 milyon dolarının kamu bankası olan Halk Bank ve Vakıf Bank’tan kredi yoluyla iktidara yakın Çalık Grubu’na nasıl verildiğine; Çalık Grubu’nun Genel Müdürü’nün Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak olduğuna dikkat edilmeli,”[52] dediği güzergâhta medya düzenine AKP iktidarınca, Erdoğan eliyle “düzenleme” yapıldı. TMSF’nin müflis Dinç Bilgin’den devraldığı ikinci büyük medya grubu, Sabah-atv, kamu bankalarının açtığı kredilerle, RTE’nin damadının yönettiği gruba verildi… TRT ve Anadolu Ajansı gibi iki büyük kurumla kamu yayıncılığı ise, bekleneceği gibi, AKP iktidarının kontrolündeydi.

Bu medya mülkiyeti, bu güç dengesi, “medya düzeni”nin özünü oluştururken; medya düzeninde içerik üretimi, esas olarak bu mülkiyet düzeni, bu düzende gücü oranında boy gösterenlerin beklentileri ve çıkarları doğrultusunda şekillendi.[53]

Söz konusu sermaye transferinde yani ‘Doğan Medya’nın ‘Demirören Grubu’na satış operasyonunun pek çok ciddi unsur ve sonucu mevcuttu: Bunlardan biri gazetecilik bakımından fazla hazindi. Ülke tarihinin en sarsıcı el değiştirmelerinden biri gerçekleşiyor. Bu el değiştirmenin iki tarafı da medya ile iştigal ediyor. Fakat bu tarihsel gelişme, iki grubun o günlerde basılan yüzlerce sayfasından birinin bir köşesinde dahi 5N1K kurallarına uygun biçimde haberleşemiyordu…[54]

Örneğin ‘Doğan Medya’nın[55] satılacağını, satışın Ziraat Bankası kredisiyle yapılacağını ilk T24’te okuduk. 6 Nisan 2018 akşam da Odatv, iki yıl ödemesiz 700 milyon dolar kredi kullandırıldığını yazdı. 

Nihayet 7 Nisan 2018’de yine T24’te tutarın 675 milyon dolar, iki yıl ödemesiz ve düşük faizli olduğunu öğrendik. Alıcı Demirören, 675 milyon dolar için Ziraat’e iki yıl boyunca tek kuruş ödemeyecekti.[56]

Bunlar olurken; dönemin Başbakanı Erdoğan AKP’nin İstanbul il kongresinde, “Medyada da akbabalar var. Daha düne kadar üniformalılar yazdıklarınızdan dolayı azarlıyorlardı. Onların karşısında selam durup ‘şak’ yapıyordunuz... Sizi o tasmalarınızdan kurtardık. Şimdi ise boyunlarında uluslararası tasmaları taktılar,” diyordu.

Başbakan kim bilir kaç kez medya patronlarına seslenmiş, “Bunları kovun!” demişti. Medya patronları da başlarına olmadık işler gelir korkusuyla bir “tasfiye harekâtına” girişmişler, çok sayıda gazeteci-yazarı ya işten çıkarmışlar ya da bezdirerek “kendi istekleriyle” işten ayrılmalarını sağlamışlardı. Sayıları hiç de az değildi.

‘Hürriyet’ten Emin Çölaşan, Pakize Suda, Cüneyt Ülsever, Tufan Türenç, Oktay Ekşi, Ferai Tınç, Zeynep Göğüş...

‘Milliyet’ten Atilla Akal, Zeynep Oral, Doğan Heper, Umur Talu, Nilgün Cerrahoğlu, Şahin Alpay, Yalım Eralp, Cem Dizdar, Nuray Mert, Osman Ulagay...

‘Radikal’den Mine Kırıkkanat, Türker Alkan, Haluk Şahin, Erdal Güven, Yıldırım Türker...

‘Vatan’dan Necati Doğru, Deniz Uğur...

‘Sabah’tan Can Ataklı, Balçiçek Pamir, Aydın Ayaydın, Başak Dursun...

‘Habertürk’ten Nuran Yıldız, Ece Temelkuran...

‘Akşam’dan Oray Eğin, Güler Kömürcü...

‘NTV’den Banu Güven, Can Dündar, Ruşen Çakır...

‘Star’dan Mehmet Altan...

‘Star TV’den Uğur Dündar…[57]

Ayrıca ‘Milliyet’ gazetesi, Suruç katliamı sonrası isim vermeden Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında yaptığı yorum nedeniyle yazarlarından Kadri Gürsel’le yollarını ayırdığını duyurdu…[58]

 

  1. V) EGEMEN MEDYANIN HÂLİ

 

John Berger’in, “Günbegün bütün dünyada medya ağı gerçeklerin yerine yalanları koyuyor. En başta siyasi ya da ideolojik yalanlar yok (onlar sonra geliyor), insan hayatının ve doğal hayatın aslında neden oluştuğuna dair görsel, somut yalanlar var. Bütün yalanlar tek bir devasa sahtekârlıkta toplanıyor: hayatın kendisinin bir meta olduğu ve onu satın almaya gücü yetenlerin, tanımı gereği onu hak edenler olduğu varsayımı!”[59] biçimde tarif ettiği egemen (yalancı) medyanın hâlini en iyi somut veriler ortaya koyar.

Mesela medyada ayrımcılığın ve düşmanlığın körüklendiğini “Rambo Gazeteciliği” dizaynında[60] 2016’da gazetelerin gerçek tiraj verilerine göre:

143 bin tirajı olduğu duyurulan ‘Milliyet’in 70 binlik kısmının bayi karşılığı yok...

102 bin sattığı duyurulan ‘Vatan’ın 65 binlik bölümünün bayi karşılığı yok...

Tirajı 251 bin olarak açıklanan ‘Habertürk’ün 50 bin tirajı fazladır...

311 bin olarak açıklanan ‘Sabah’ın 103 binlik kısmının bayi karşılığı yok...

102 bin olarak tirajı duyurulan ‘Star’ın 17-18 bin aralığında sattığı bilinmektedir...[61]

50 bin tirajı olduğu duyurulan ‘Milat’ın gerçek tirajı 2-3 bin aralığındadır...

35 bin olarak tirajı duyurulan ‘Karar’ın gerçek tirajı 5-6 bin aralığındadır...

106 bin tirajı olduğu duyurulan ‘Yenişafak’ın 20-22 bin aralığında olduğu bilinmektedir...

104 bin tirajı olduğu duyurulan ‘Güneş’in 80-90 binlik bölümünün bayi karşılığı yok...

103 bin tirajı olduğu duyurulan ‘Akşam’ın 5-7 bin tirajı olduğu bilinmektedir...

106 bin olarak tirajı duyurulan ‘Takvim’in 70 binlik bölümünün bayi karşılığı yok...[62]

 

 

10 MART 2015’DE BAŞLAYAN SEÇİM YASAKLARINDAN SONRAKİ 13 GÜNDE 99 CANLI YAYINDA 533 DAKİKA KONUŞAN CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN İHLÂLLERİ[63]

10 Mart 2015

Muhtarlara konuştu, 59 dakika sürdü. 12 kanal canlı yayımladı.

 

11 Mart 2015

Rektörlere konuştu, 30 dakika sürdü. 9 kanal canlı verdi.

 

13 Mart 2015

Memur-Sen’in Çanakkale konulu toplantısında konuştu, 36 dakika sürdü. 11 kanal canlı yayımladı.

 

14 Mart 2015

Tıp Bayramı’nda konuştu, 23 dakika sürdü. 9 kanal canlı verdi. Aynı gün Çanakkale Toplu Açılış Töreni 40 dakika sürdü. 9 kanal canlı yayımladı.

 

15 Mart 2015

Balıkesir’de toplu açılışta konuştu, 45 dakika sürdü. 10 kanal canlı verdi.

 

16 Mart 2015

Aselsan açılışına katıldı, 35 dakika sürdü. 10 kanal canlı verdi.

 

17 Mart 2015

Kars’ta konuştu, 30 dakika sürdü. 9 kanal canlı yayımladı. Aynı gün temel attı, 14 dakika sürdü. 12 kanal canlı verdi.

 

18 Mart 2015

Sergi açtı, 15 dakika sürdü. 7 kanal canlı yayımladı.

 

19 Mart 2015

Osmanlı arşivi açtı, 20 dakika 38 saniye sürdü. 12 kanal verdi.

 

20 Mart 2015

Ukrayna’ya giderken konuştu, 15 dakika sürdü. 11 kanal canlı verdi. Aynı gün Ukrayna’da konuştu, 29 dakika sürdü. 10 kanal canlı yayımladı.

 

21 Mart 2015

Denizli’de toplu açılışa katıldı, 45 dakika konuştu. 10 kanal canlı verdi. Aynı gün Denizli’de STK’lere konuştu, 26 dakika sürdü. 10 kanal canlı verdi.

 

23 Mart 2015

Kızılay kongresine katıldı, 23 dakika konuştu. 8 kanal canlı verdi. Aynı gün muhtarları topladı, 48 dakika konuştu. 10 kanal canlı yayımladı.

 

 

 

 

 

 

2012’de nüfusun yüzde 51’inin “Medya özgür değil”[64] dediği coğrafyamızda inkâra gerek yok: “Gazetelerin büyük çoğunluğu iktidar odaklarının servis ettiği haberlerle yetinmek zorunda. Servis edilenlerin dışında bir konuya değinmenin bedeli çok ağır olabilir.

Gazeteler medyanın sadece bir ayağı. Diğer yandan televizyon yayınları da habercilik anlamında çoktan hizaya getirilmiş hâlde. Gezi olaylarında memlekette yer yerinden oynarken, haber kanalları penguen belgeselleri yayınlamıştı, unutmayalım.

Roboskî’de 34 insan savaş uçakları ile katledilirken, haberi vermek için Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasını bekleyen, olayı uluslararası haber ajanslarından saatler sonra, ancak resmî açıklamadaki bilgilerle sınırlayarak veren bir habercilik anlayışı sistematik olarak yerleşti ülkeye.”[65]

Alman siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann’ın “Suskunluk Sarmalı” kuramında ayrıntılarıyla deştiği üzere, toplumla (veya iktidarla) ters düşmekten korkanlar, hakikâtin farkında olsalar bile, dışlanma veya konforlarını yitirme korkusuyla sessiz kalır ve hatta genel kanaatin dillendiricisi olurlar ki; coğrafyamızda da olan budur!

 

  1. VI) ALTERNATİF DEVRİMCİ MEDYA

 

Ertuğrul Mavioğlu’nun ifadesiyle, “Haberin kıvamını hükümetin kırmızı çizgileri belirlediği,”[66] “Yeni medyanın itiraz edeni bünyesinden kustuğu”[67] ve “Çoğunluk itaat etmeli”[68] diye haykırdığı tabloda: “Gazeteci kimdir?”, “Haber ve haber alma özgürlüğü nedir?”, “Tarafsızlık ne anlama gelir?”, “İfade özgürlüğünün sınırları var mıdır?”, “Yazma ve yayımlama özgürlüğü ne anlama gelir?” soru(n)larını açık açık yanıtlamalıyız…

Bu da José Saramago’nun, “Kitleleri hükmü altına alan bir zorbalık çağının en karanlık günlerini yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde acı var. Yegâne erdemin kâr tutkusu olduğu bu düzenin en etkili aracı ise medya. Bir an önce bizden çalınan sözcüklerimizi geri almalıyız. Yoksa bize tek bir sözcük kalacak: Utanç,” uyarısından hareketle egemen medyaya itirazı, eleştiriyi, “Hayır” demeyi yani alternatif devrimci medyayı “olmazsa olmaz” kılar…

Çünkü 2003’te Irak’ın işgali sırasında Irak’tan haber geçen az sayıda bağımsız gazeteciden biri olan Dahr Jamail’in, “Bilgilendirilmiş vatandaşlar, sağlıklı bir demokrasinin temeli olduğu için, büyük kuruluşlara bağlı olmayan, bağımsız medya bugün her zamankinden daha hayati bir önem taşımaktadır”…

Walter Lippmann’ın, “Özgür basın, büyük bir toplumda bir ayrıcalık değil, organik bir gerekliliktir”…

George Mason’un, “Basın özgürlüğü, öteki özgürlüklerin emniyet sübabıdır,” notunu düştüğü tabloda alternatif devrimci medya, kamu görevidir; temel amacı halkı ve kamuoyunu bilgilendirmektir.

Alternatif devrimci medyayı halka ve kamuoyuna karşı mesleki sorumluluğu, kamu otoritelerine karşı sorumluluğundan önce gelir.

Alternatif devrimci medya, hükümetin ve resmi-özel kişi ve kuruluşların sözcüsü ve elemanı; gizli servis ajanı, polis, asker, bürokrat, politikacı, parti militanı gibi davranamaz, yayın yapamaz.

Alternatif devrimci medya, devletin belirlediği politikaların karar ve uygulama süreçlerinin öznesi değil, nesnel gözlemcisi ve habercisidir; bu konularda resmi-gayri resmi önyargıları değil, halkın haber alma hakkını gözetir.

Alternatif devrimci medya, düşünce ve basın özgürlüğünün tam olarak gerçekleşmesi, kamuoyunun serbestçe oluşması ve halkın haber alma hakkının hiçbir kısıtlama olmaksızın kullanılabilmesi için her türlü sansür ve otosansürle mücadele eder, kamuoyunu bu yönde bilgilendirir.

Alternatif devrimci medya şiddet, zorbalık ve savaş kışkırtıcılığına araç olamaz. Barışı, ulusların ve halkların kardeşliğini, eşitliğini savunur; insanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körüklemeyi reddeder.

İlkelerde bir değişiklik ya da sapma söz konusu olamaz; alternatif devrimci medya siyasi karar organı ya da siyasi güç değildir; ama bu özel durumda, halkın çıkarlarını savunabilmek, gerçekleri yazıp söyleyebilmek, halkın haber alma hakkını savunabilmek için, baskılar karşısında militanlaşması zorunludur.

Çünkü sürekli dezenformasyon ve bilgi kirliliği kapitalist medya şahsında her alanda yoğunlaşırken; alternatif devrimci medyanın militan duruştan başka açarı olmaz.

Referans noktasıysa akıntılı sularda seyrederken kutup yıldızı gibi hiçbir zaman gözden yitirmememiz gereken ilkelerimizdir.

Bunlar da bağımsızlık, hürriyet, emeğe saygı, ırkçılığa müsamaha göstermeme ve her türlü istismara karşı olmaktır. İnsana saygı duymak, tüm canlılara saygı duymak ve yaşama sevincine değer verip, tek yolun devrim olduğudur.

O hâlde dediklerimi V. İ. Lenin’in uyarılarıyla noktalayalım:

“Di tevahiya cihanê de li kuderê kapitalist hebe li wê derê azadiya çapemeniyê tê wateya; azadiya kirina rojnameyê, azadiya kirina niviskar, bertil, azadiya kirina nêrinên gel û azadiya berevajikirinê li gor berjewendiyên burjûvazi./ Bütün dünyada nerede kapitalist varsa orada basın özgürlüğü; gazete satın alma özgürlüğü, yazar satın alma özgürlüğü, rüşvet, halkın görüşünü satın alma ve burjuvazinin yararına saptırma özgürlüğü anlamına gelir.”

 “Biz özgür bir basın yaratmak istiyoruz ve yaratacağız, sadece polisten özgür değil, sermayeden ve kariyerizmden de, hatta dahası, burjuva-anarşist bireycilikten de özgür.” 

 “Burjuva bireyci baylar, size söylemeliyiz ki, mutlak özgürlük üstüne konuşmalarınız ancak bir ikiyüzlülüktür. Paranın gücüne dayanan bir toplumda, emekçi yığınlarının sefil ve varlıklılar öbeğinin asalak bir yaşam sürdükleri bir toplumda gerçek ve doğru dürüst bir ‘özgürlük’ olamaz. Bay yazar, siz burjuva yayıncınızdan, sizden çerçevesiyle ve resimleriyle pornografi ve ‘kutsal’ sahne sanatının ‘tamamlayıcısı’ olarak fuhuş talep eden burjuva okuyucunuzdan bağımsız mısınız?

Bu mutlak özgürlük bir burjuva veya anarşist tumturaklı sözdür (çünkü dünya görüşü olarak anarşizm tersyüz edilmiş burjuvalıktır). Aynı anda bir toplumda yaşayıp, ondan bağımsız olunamaz. Burjuva yazarın, sanatçının ve oyuncunun özgürlüğü yalnızca, para kesesine, rüşvete ve kapatmalığa maskeli (veya kendini ikiyüzlüce maskeleyen) bağımlılıktır.

Ve biz sosyalistler bu ikiyüzlülüğü teşhir ediyor, sahte tabelaları alaşağı ediyoruz -sınıflardan bağımsız bir yazın ve sanat elde etmek için değil (bu, ancak sınıfsız sosyalist toplumda olanaklı olacak), ikiyüzlü özgür, gerçekte ise burjuvaziyle bağlı yazının karşısına gerçekten özgür, açıkça proletaryaya bağlı yazınla çıkmak için.

Bu özgür bir yazın olacak, çünkü kazanç hırsı ve kariyer değil, sosyalizm düşüncesi ve emekçilere sempati, onun saflarına yeni ve yepyeni güçler katacak. Bu özgür bir yazın olacak, çünkü o, aşırı doymuş bir kahramana, canı sıkılan ve yağlanmaktan çeken ‘tepedeki on bin’e değil, ülkenin baharını, onun gücünü, geleceğini temsil eden milyonlarca ve on milyonlarca emekçiye hizmet edecektir.

O, insanlığın devrimci düşüncesinin son sözünü deneyimle ve sosyalist proletaryanın canlı çalışmasıyla verimli kılacak ve geçmişin, deneyimiyle (sosyalizmin, ilkel, ütopik biçimlerinden başlayarak sosyalizmin gelişmesini tamamlayan bilimsel sosyalizmle) bugünün deneyimi (işçi yoldaşların bugünkü savaşımı) arasında sürekli bir karşılıklı ilişki sağlayacak olan özgür bir yazın olacaktır.”

 

5 Şubat 2019 12:44:52, İstanbul.

29.03.2019 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR