DÜŞÜN(ECEĞİZ), YAZ(ACAĞIZ), KONUŞ(ACAĞIZ), SUSMA(YACAĞIZ)![

DÜŞÜN(ECEĞİZ), YAZ(ACAĞIZ), KONUŞ(ACAĞIZ), SUSMA(YACAĞIZ)![

“Halatlarını söküp at

güvende olduğun limandan ayrıl 

yelkenlerini rüzgârla doldur 

araştır, hayal et, keşfet.”[2]

 

“Düşünme” diyorlar; düşün(eceğiz)!

“Yazma” diyorlar; yaz(acağız)!

“Konuşma” diyorlar; konuş(acağız)!

“Sus” diyorlar; susma(yacağız)!

Evet, evet; her şeye karşın bizi susturamayacaklar!

Tıpkı ‘Halkın Günlüğü’ Gazetesi gibi, tıpkı Elazığ Yüksek Güvenlikli F-1 Nolu Cezaevi’ndeki yoldaşım(ız), kardeşim(iz) Hayati Güngören gibi…

Kolay mı? Biz susturulamayan, teslim alınamayan, boyun eğmeyen, diz çöktürülemeyen, “ser verse de sır vermeyen” bir geleneğin takipçileriyiz…

Biz; “Malo periculosam libertatem quam quietum servitum/ Risk içeren bir özgürlüğü rahat bir köleliğe tercih ediyorum,”[3] diyenlerdeniz!

Henry Miller’in, “Bu dünya hakkında bütün düşündüklerini söyleme cesaretini gösterecek kişi, ayağını basacak yarım metre kare toprak bile bulamayacaktır,” diye tarif ettiği tehditlere rağmen; Oscar Wilde’ın, “Tehlikesiz bir fikir, fikir denemeyecek kadar değersizdir,” tavrını şiar edinenlerdeniz…

Kolay mı? Biz işçi sınıfının, kadınların, gençlerin, Alevîlerin, Kürtlerin yani halkın, ezilenlerin, ötekilerin sesiyiz…

Yani Samed Behrengi’nin, “Şunu öğrendim ki balıkların çoğu yaşlanınca ömürlerini boşuna geçirdiklerini söyleyip yakınırlar. Sürekli sızlanıp herkesten şikâyet ederler. Ben bilmek istiyorum, hayat gerçekten bir avuç yerde durmadan dönüp durmak, sonra da yaşlanıp ölüp gitmek mi, yoksa bu dünyada başka türlü yaşamak da mümkün mü?”[4] sorusuna “Evet, elbette” yanıtını veren “Küçük Kara Balık”larız…

Biz; “Bütün dünyada, nerede kapitalist varsa orada basın özgürlüğü, gazete satın alma özgürlüğü, yazar satın alma özgürlüğü, rüşvet, halkın görüşünü satın alma ve burjuvazinin yararına saptırma özgürlüğü anlamına gelir,” vurgusuyla V. İ. Lenin’in haykırdığı şeyi yapanlarız:

“Biz özgür bir basın yaratmak istiyoruz ve yaratacağız, sadece polisten değil, sermayeden ve kariyerizmden de, hatta dahası, burjuva-anarşist bireycilikten de özgür”![5] 

Evet Albert Camus’nün, “Özgür bir basın, hiç kuşkusuz iyi de olabilir kötü de; ama özgür olmayan bir basın mutlak kötü olur,” vurgusundaki üzere özgürlüğü savunuyoruz; bedeli de neyse, sakınıp-çekinmeden ödedik ve ödüyoruz!

* * * * *

Bir yangın yerini andıran coğrafyamızda, bunu yapmak zorundayız!

“Yangın yerini andıran coğrafyamız” dedim: AB’nin 10 Kasım 2015’de açıklanan ‘Türkiye’nin 18’inci İlerleme Raporu’nda, medya ve yargı bağımsızlığında iki yılda geriye gidildiği vurgulanırken;[6] raporu açıklayan AB ‘Komşuluk Politikası ve Genişleme Müzakereleri’ komiseri Johannes Hahn, yargı bağımsızlığı ve ifade özgürlüğü konularında endişe duyulduğunu ifade ediyordu.

Raporda yoğun olarak eleştirilen medya bağımsızlığı için “Gazeteciler, yazarlar ve sosyal medya kullanıcılarıyla ilgili suç dosyası sayısının artması ve gazetecilere yönelik tehditlerle azalan medya bağımsızlığı endişelendirici bir durumdadır,” denilmekteydi.[7]

Yine ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bütün ülkeler hakkında hazırladığı İnsan Hakları Raporu’nda 2016 yılında Suriye’ye 55, Türkiye’ye 74 sayfa ayrılıp; Türkiye, 2015 yılındaki 63 sayfalık rekorunu da aşarken;[8] ‘Freedom House’ın, ‘Dünyada Özgürlük 2016’ başlıklı raporunda, Türkiye’nin özgürlük puanı “53” olarak açıklanırken, özgürlük statüsü “kısmen özgür”, basın özgürlüğü statüsü ise “özgür değil” olarak tanımlandı.[9]

Ayrıca ‘2017 Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 4 basamak daha düşerek 180 ülke arasında 155’inci olan Türkiye, “en kötü durumdaki ülkeler”in sadece 4 sıra üstünde yer alırken;[10] ‘BİA Medya Gözlem Raporu’na göre, 2017 Temmuz’unda 136 gazeteci cezaevinde girdi. 301 gazeteci çeşitli suçlamalarla toplam 142 ağırlaştırılmış müebbet, 5 müebbet ve 4 bin 259 yıl 10 ay hapis tehdidiyle yüz yüze kaldı.[11]

İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun, 2017 yılının ilk 8 ayına ilişkin açıkladığı hak ihlâlleri raporuna göre tablo şöyleydi:

  • 1119’u iş cinayeti olmak üzere 1924 kişinin hayatını kaybetti.
  • 8 aylık süreçte cezaevlerinde 8 mahkûm hayatını kaybetti, en az 367 mahkûm işkence ve kötü muameleye maruz kaldı, 605 mahkûm bulundukları cezaevlerinden bir başka cezaevine zorla sevk edildi, 35 mahkûmun da sağlık hakkı ihlâl edildi.
  • İşkence ve kötü muamele gözaltı yerlerinden sokağa taştı. 8 ayda en az 480 kişi işkence ve kötü muameleye maruz kalırken gözaltında bir yurttaş yaşamını yitirdi.
  • Türkiye’nin hafızasında 1990’larla kazınmış olan zorla kaybetmeler tekrar gündeme geldi. 8 aylık zaman kesitinde 14 kişi zorla kaybedildi veya kaybedilmek istendi.
  • İfade özgürlüğü ise uzun bir süredir Türkiye’nin en fazla ihlâl edilen temel haklarından biridir. Dünyada en fazla tutuklu gazeteci bulunan ülke sıralamasında Türkiye yine başı çekmiştir. Hâlihazırda 152 gazeteci tutuklu olduğu hâlde iktidar bu sayıyı 2 olarak vermektedir.[12]

Ve nihayet: İHD Diyarbakır Şubesi’nin bölgedeki hak ihlâllerine ilişkin son iki yıllık raporuna göre, bölgedeki çatışmaların ortasında kalan 53 sivil yurttaş yaşamını yitirdi… Yargısızlar infazlar sonucu, 448 kişi yaşamını yitirdi… Zırhlı araçların çarpması sonucu bölgede, 4’ü çocuk 14 yurttaş yaşamını yitirdi… 56 il ve ilçede 250 kez gün boyu yasak ilan edildi… Operasyonlar sırasında, 12 bölgede orman ve arazi yangınları çıktı… Bölge patlayıcıların infilak etmesi sonucu 15 çocuk, 5 yetişkin yaşamını yitirdi… Sınır hatlarında açılan ateş sonucu 56 sivil yurttaş yaşamının yitirdi… 1279 kişi işkence ve kötü muameleye maruz kaldı… Toplumsal gösterilerde güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu 147 kişi yaralandı. 13 bin 698 kişi gözaltına alındı, 3256 kişi tutuklandı… Türkiye genelinde 93 belediyeye kayyım atandı.[13]

* * * * *

Coğrafyamız bir “yangın yerini andırmak” yanında; topyekûn bir (c)ezaevine dönüştü(rüldü)ğü bir hâlle yüz yüzedir! Yani içeri ile dışarının bir farkı kalmamıştır…

Adalet Bakanlığı’nın, 15 Haziran 2017 itibarıyla cezaevlerinde 85 bin 105 tutuklu, 139 bin 773 hükümlü olmak üzere 224 bin 878 kişinin bulunduğunu açıkladığı coğrafyamızda, tüm cezaevlerinin kapasitesi 202 bin 676 kişi olduğu düşünüldüğünde en az 22 bin 202 tutuklu ve hükümlü yerlerde yatmak durumunda kalıyorken;[14] (c)ezaevlerinde katliamları meşrulaştıran ve “üniformalılara” öldürme yetkisi veren tasarı yeniden gündemdedir![15]

Adalet Bakanlığı’na göre, Türkiye’de tutuklu ve hükümlü sayısı AKP’nin 15 yılında yüzde 274 artarak 223 bin 451 oldu. Veriler mahpus sayısında yaşanan yüzde 275’lik artışla “Türkiye’nin neredeyse yarı açık cezaevine dönüştüğünü” gösteriyor.[16]

Avrupa Konseyi’nin ceza istatistiklerine göre, (c)ezaevlerindeki tutuklu sayısının[17] 2006-2015 yılları arasında yüzde 191 oranında arttığı Türkiye’de,[18] zindanlarda sekiz yılda 2 bin 300 kişi öldü![19] 8 yılda 77 çocuk ve genç tutuklu intihar etti.[20]

(C)ezaevlerindeki insan sayısının yüzde 11.7 arttığı;[21] çocuklarını hapseden Türkiye’de[22] AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında hükümlü çocuk sayısının 548 olduğunu belirten Adalet Bakanlığı, 15 yıl sonra bu sayının yüzde 33’lük bir artışla 731’e yükseldiğini açıkladı. Bakanlık ayrıca, “2002 yılında bin 497 olan tutuklu çocuk sayısı, 2017 yılında 350 kişi artışla bin 847’ye yükseldi. 2017 itibarıyla cezaevindeki toplam çocuk sayısı 2 bin 578 idi.[23]

Bir başka nokta; sürdürülemez kapitalizm için (c)ezaevlerinin militerleşmesi küresel bir eğilimken; coğrafyamız da bundan muaf değildir. 2000’lerde tanıştığımız hücre tipi, F tipi hapishaneler, Baader Meinhof’la birlikte Almanya’da 70’lerde “icat edilmişti”.

Toplumsal hareketliliği bastırmak için kullanılan yöntemlerden biriydi bu; Türkiye’de de aynı gerekçe kullanıldı. Buca, Ümraniye, Ulucanlar, Diyarbakır; ve hepsini aşarak vahşette zirve yapan “Hayata Dönüş” operasyonu… Özetle 1995-2000 arası tekil ve çok vahşi saldırıların yaşandığı bir dönemdi. İnsanların kafaları kalaslarla parçalandı.[24]

O günden bugüne değişen bir şey yok; işte birkaç veri!

Eskişehir Cezaevi’nde incelemelerde bulunan TBMM Cezaevi Alt Komisyonu incelemelerine ilişkin olarak CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, “Kapasite üstü mahkûm barınıyor, keyfi kitap sınırlaması yapılıyor, sevk sorunlu, 7 aydır çocuğunu göremeyen kadın mahkûm, 4 yıldır çocuğunu bir kez gören hükümlü var, muayeneler kelepçeyle gerçekleşiyor, ilk girişte çıplak arama yapılıyor,” dedi.[25]

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Enis Yavuz Yıldırım, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nda hak ihlâlleri ve işkencelerle ilgili iddiaları yanıtlarken, itiraf gibi açıklamalarda bulunarak, “Çıplak arıyoruz. İşkenceler münferit olaylar. Kitapları topluyoruz, sert müdahale için özel gardiyan birimi getirilecek,” dedi.[26]

15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ile birlikte özellikle hak ihlâlleri ile gündemden düşmeyen Kürdistan ve Türkiye’deki cezaevlerinde artan cinsel saldırı ve işkence olayları, sıkıyönetim uygulamalarını aratmıyor. Cezaevlerinde, sıkıyönetim askeri cezaevlerinden bu yana görülmemiş işkence yöntemlerinin kullanıldığını belirten ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı, “OHAL uzadıkça bu tablo daha da ağırlaşacak” derken;[27] darbe girişimi sonrasında cezaevlerinde kalan devrimci tutsaklara dönük saldırılar ve hak ihlâlleri artarak devam etti. Örneğin İzmir Buca Kırıklar Kapalı Cezaevi’ndeki tutsaklara çıplak arama işkencesi yapıldığı ortaya çıktı.[28]

Van T Tipi Cezaevi’nde siyasi tutuklulara yönelik “Domuz Bağı” uygulamasının yapıldığını belirten avukat Ümit Dede, “Müvekkilim, işkenceyi uygulayan kişilerin “… ‘Biz gardiyan değiliz, bu cezaevi gerçek cezaevi olacak, bu yüzü unutmayın’ dediğini” söyledi.[29]

Çorum L Tipi Cezaevi’ndeki tutsakların “gazi” asker ve polislerden oluşan bir ekip tarafından saldırıya maruz kaldığı, tutsakların kol ve bacaklarında kırıklar olduğu öğrenildi.[30]

Tecrit ve işkencelerle tanınan Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde idare, kitapların güvenlik zafiyeti oluşturduğuna hükmederek, hücrelerde bulundurulmasına ilişkin sınırlamalar getirdi![31]

* * * * *

Dediğim gibi, içeri ile dışarının bir farkının kalmadığı coğrafyamızda; ilk anımsanması/ anımsatılması ve kulaklara küpe edilmesi gereken Edward Murrow’un, “Koyunlardan oluşan bir toplum, kurtlardan bir hükümet yaratır,” uyarısıdır.

Şuna şüphe yok: OHAL Türkiye’sindeki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yolu, George Orwell’in ‘1984’üyle büyük paralellikler taşıyorken; “Kanun Hükmünde Reis Kararnameleri’yle (KHRK) yönetiliyoruz. Ancak KHK’lerle yönetilen bir ülke olmak yetmiyor; bu Erdoğan’ı kesmiyor. O yüzden bir (hatta birkaç adım) ileriye sıçranıyor ve bir KHRK rejimine geçiliyor.[32]

Partilerinin eski MKYK üyesi, “kurucusu Erdoğan olan yeni bir devlet kuruyoruz” diyerek aslında hâlihazırda yaşanan süreci dosdoğru tanımlamış. Dahası, bunu ilk söyleyen o değil, AKP’nin bu istikamette icraatları bir yana, çeşitli vesileler ile bu gerçek pek çok kez ifade edildi. “Yeni Türkiye” diye adı kondu, seçim ve en son referandum süreçlerinde, bunların sıradan seçimler olmadığı, yeni bir başlangıç olduğu ifade edildi.

Bunlar “sır” değil; burnumuzun dibindeki gerçek(ler)!

AKP siyaseti kutsallaştırıyor. Başkanlarını “kutsal bir yere” koyuyor, dokunulmazlık kazandırıyor. Erdoğan, artık kutsaldır. 

AKP iktidarı da kutsallaştırıyor. Tarikatlardan sesler yükseliyor. Bu iktidara desteğin dinin emri olduğuna ilişkin gizli, açık mesajlar yayılıyor.

Bilinmelidir ki, “kutsal iktidar” ile demokrasi bir arada olamaz. Kutsal iktidar, mutlak iktidardır… Özgür irade yoksa demokrasi de yoktur. Özgür akıl yoksa halk da yoktur…

Kutsal siyaset, mutlak iktidarla sonlanır ve değiştirilemez. Osmanlı, padişahı azleder ama yerine gene yeni padişahı getirirdi. Kutsal siyaset bu nedenle de demokrasi ile bağdaşamaz…

Örneğin işten atıp açlığa mahkûm ettikleri yüz binler; hapse atıp aldırmadıkları binlerce insan; işten attıkları binlerce akademisyen, onbinlerce kamu emekçisi; susturmaya çalıştıkları gazeteciler!

Satın aldıkları cibiliyetsizler; rüşvetle kiraladıkları dönekler; karaktersizler; palyaçolar; rüzgârgülleri; zenginleşen asalaklar; unvan kazan(dırıl)an yalakalar[33] ile karakterize olan korkunun egemenliği!

Egemenliklerinin her gün biraz daha pekişmesi için çaba gösterenlerin en temel, belki de biricik silahı korkudur. Başka adlar da verilebilir belki; aslı esası yıldırmak, sindirmekten başka bir şey değildir. Korkuyu yaymanın insanların üstüne karabasan gibi çökertmenin yolu, aklın kovalanmasından, hurafenin yaygınlaştırılmasından geçmiyor mu? Hurafe tehditlerle kendini yaygınlaştırır, korkuyu cehaletin geçirgen yüzeyinden insan beynine sızdırırken yalnızlaşan birey, kendini koyu karanlığa sığınırken bulur. 

Söz konusu korku egemen şiddetle tahkim ediliyor.

Örneğin Adalet Bakanlığı’nın açıklamasına göre, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi soruşturmaları kapsamında Temmuz 2017’ye dek 169 bin 13 şüpheli hakkında işlem yapıldığı ve toplam 50 bin 510 şüphelinin tutuklandığı belirtildi.[34]

Sosyal Güvenlik Kurumu ve Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı verilerine göre, OHAL ve kanun hükmünde kararnamelerin de etkisiyle Nisan 2017’de kamu çalışan sayısı Nisan 2016’ya göre yüzde 3’lük azalışla 2 milyon 967 bine geriledi. SGK verilerine göre bir yılda kamuda çalışan sayısı 92 bin 101 kişi azaldı. DİSK’in yaptığı hesaplamalara göre ise 21 Temmuz 2016-14 Temmuz 2017 arasındaki OHAL döneminde herhangi bir somut gerekçe ya da kanıt sunulmadan KHK’ler yoluyla 113 bine yakın kamu görevlisi ihraç edildi.[35]

“Ülke 12 Eylül’ün armağanı olan OHAL rejimi ile yönetilmektedir” vurgusuyla ekliyor Ali Sirmen: “OHAL’in bir yılı biraz aşkın uygulamaları dokuz yıllık 12 Eylül sıkıyönetim dönemini çoktan yaya bırakmıştır. Nitekim 12 Eylül döneminde 35 bin kamu görevlisi ihraç edilirken, bu miktar OHAL döneminde 124 bine ulaşmıştır. 12 Eylül’de görevden alınan subay ve astsubay sayısı 2 bin iken sivil vesayet döneminde 7 bin 200 kişiye yükselmiştir. 12 Eylül döneminde hakkında işlem yapılan öğretmenler 3 bin 854 iken AKP döneminde 60 bin 532 olmuştur. 12 Eylül döneminde görevden alınan akademisyen sayısı 120 iken, AKP döneminde bu miktar 4 bin 931’e ulaşmıştır. 12 Eylül’de hakkında işlem yapılan hâkim ve savcı sayısı 47 iken, AKP döneminde 4 bin 238 hâkim ve savcı meslekten men edilmiş bulunmaktadır. 12 Eylül döneminde tutuklu gazeteci sayısı 31 iken AKP döneminde bu sayı 184’e ulaşmış bulunuyor.”[36]

Ayrıca ‘Olağanüstü Hâl Dönemi Kadın Hakları Raporu’na göre, OHAL sürecinde kamudan 25 bin 523 kadın ihraç edildi. Bu rakam toplam ihraçların yüzde 23’üne denk geliyor. ‘Türkiye’de Kadın Hakları İhlâlleri’ başlıklı raporda, kamudan ihraç edilen kadınların OHAL şartlarında yeni iş bulamadığı ve ekonomik özgürlüklerini kaybettiklerine dikkat çekildi.[37]

Tablo kabaca bu; ancak hatırlatmadan geçmeyeyim: “Olağanüstü Hâl” neden ilan edilmişti, hatırlayanınız var mı?

Hafızanızı zorlamayın, ben Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 21 Temmuz’da gazetelerde yayımlanan açıklamasından size hatırlatayım:

“MGK üyeleri olarak yaptığımız kapsamlı değerlendirme sonunda terör örgütünün bertaraf edilebilmesi için Anayasamızın 120. maddesi uyarınca OHAL ilan edilmesini hükümete tavsiye etme kararı aldık. Bakanlar Kurulumuz da Türkiye’de 3 ay OHAL ilan edilmesi kararını aldı. Olağanüstü hâl ilanının amacı ülkemizde demokrasiye, hukuk devletine, vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerine yönelik bu tehdidi ortadan kaldırmak için gereken adımları en etkin ve hızlı şekilde atabilmektir.”

Yeterince açık, değil mi?

O zaman hükümetin yeni hazırladığı ve olağanüstü hâl yetkisine dayanarak çıkaracağı “torba kanun hükmündeki kararnamede” neler olduğuna da bakalım:

  1. i) Ulaştırma ve altyapı projeleri için yapılan kamulaştırmalarda, itirazlar ve dava süreçlerinden kaynaklanan gecikmelerin önlenmesi için düzenleme yapılacak. Açılan davalar sürerken, çalışmaların kesintiye uğramasının önleneceği belirtiliyor.
  2. ii) SGK’ya ait binaların ödenmeyen kira borçları için yeni bir sistem getiriliyor. Buna göre, SGK kiracıları, kirasını para ile ödeyemiyorsa, gayrimenkul ile ödeyebilecek.

iii) SGK’nın Yönetim Kurulu üyeliği için kamu çalışanı olma şartı kaldırılıyor. Kamu personelinde aranan şartlara sahip olan özel sektör çalışanları da yönetimde görev alabilecek.

Bunların, “darbe girişiminde bulunan örgütün bertaraf edilmesi amacıyla” ne alâkâsı var?

OHAL kararnameleri, Anayasa’ya göre sadece OHAL ilanını gerektiren konularda ve onunla ölçülü olarak düzenlenebilir. OHAL’in kalkmasıyla kendiliğinden ortadan kalkarlar.

Ortaya bir kez daha çıkıyor ki olağanüstü hâl ilanı ile ilgili niyet, sadece FETÖ ile mücadele değil. Aynı zamanda Meclis’i devreden çıkararak, ülkeyi kararnamelerle yönetmek amacını taşıyor.[38]

Ahmet İnsel’in ifadesiyle, “Türkiye Cumhurreisliği Polis Devleti”nin kurulduğu coğrafyamızda da polis ve yardımcı kolluk güçlerinin, ülke nüfusuna oranının hızla artması, o ülkede yönetimin otoriterleşmesinin, güvenlik devleti görünümü altında polis devletinin kurulmasının şaşmaz göstergelerinden biridir. Bunun bir ileri aşaması, doğrudan siyasal amaçlı kolluk kuvveti kurmak ve geliştirmektir. Genellikle gizli servis kılıfı altında yürütülen siyasal polisin yaygınlaşması, mahkemelerde istihbarat örgütünün fezlekelerinin tartışılmaz delil olarak kullanılması, o ülkenin totalitarizm sularında yüzmeye başladığını gösterir. Artık zihniyet polisi, ahlâk polisi, siyasal denetim polisi, hayatın çeşitli alanlarında gözetim, denetleme ve “önleyici müdahale” yetkilerini kullanıyordur. 

Bütün otoriter rejimler, bir noktadan sonra polis devleti olmaya, istihbarat örgütünün Önder’in/ Şef’in/ Reis’in şahsi örgütüne dönüşmesine açıktırlar. Hatta mahkûmdurlar…

Türkiye’de de rejim totaliter eğilimlerini giderek daha fazla gösteriyor. Bir yanda, eğitim ve kültür alanında İslâmcı-milliyetçi bir tektipleşmeyi artan bir yoğunluk ve yaygınlıkta dayatıyor. Diğer yanda, devletin içinde, doğrudan Reis’e bağlı bir istihbarat teşkilâtını giderek daha fazla siyasal polise dönüştürüyor. Bunun yanında, kamu kuruluşları içinde kadro artışı en yüksek kurumun Emniyet teşkilâtı olması, kamu yatırımları içinde cezaevi inşaatının ön sıralarda gelmesi, gidişatın yönünü daha açık biçimde gösteriyor. 

25 Ağustos 2017’de açıklanan KHK 7 bin 500’ü bekçi olmak üzere, 31 bin kadro Emniyet Genel Müdürlüğü’ne verildi. Bu teşkilât içinde Özel Harekât Başkanlığı kuruldu. Gece bekçilerinin, güvenlik yanında, giderek ahlâk bekçisi görevi yapmaları riski yüksek. İktidar aldığı KHK yetkisini, aylardır yaptığı gibi, darbe girişimiyle ilgili olmayan konularda yoğun biçimde kullanılıyor. Anayasayı açıkça çiğneyerek, yeni bir devlet teşkilâtlanması örgütlüyor ve bunu yaparken, KHK’lere hukuki kılıf sağlayan olağanüstü hâlin, geçici değil, gerçek kalıcı anayasal düzen olduğunu ilan etmiş oluyor. OHAL ismen bir gün yürürlükten kalksa da bu rejim ayakta kaldıkça, ruhen olağanüstü hâl varlığını sürdürmeye devam edecek. 

Bunun son işareti, KHK ile MİT yasasına getirilen değişiklikler. MİT’in cumhurbaşkanına bağlanması, Reis’in 2019’daki değişimi beklemeden, bütünüyle kendi denetiminde bir siyasal polis oluşturma telaşını ele veriyor. Bundan böyle, MİT personelinin atama, derece yükselmesi, kademe ilerlemesi ve disiplin hükümlerini düzenleme yetkisi, yurtdışı görevlendirme talimatları, alacakları özel hizmet zammının miktarı, bu teşkilâta sözleşmeli personel alımı ve ödenecek ücretler, Reis tarafından belirlenecek. MİT, Milli Savunma Bakanlığı ve TSK içinde de istihbarat faaliyeti yürütme yetkisine sahip olacak. 

MİT’in 2019’u beklemeden, aynı zamanda parti genel başkanı olan ama cumhurbaşkanı olarak yaptığı işler konusunda sorumsuz olan bir Reis’e bütünüyle bağlanması, iktidarın tek elde toplanmasının yanında, aşırı şahsileştiğini gösteriyor. Sanki bu son önlemlerle Reis, kendi partisinden, kendi hükümetinden de şüphe ederek, doğrudan ve bütünüyle kendi denetiminde olacak bir gizli polis teşkilâtına güvenliğini teslim etmeyi arzuluyor. Bu arzu totaliter diktatörlüklerde istisnai değildir. Bütün totaliter rejimlerde, reisler en çok kendi çevrelerinin kendilerini alaşağı etmesinden korkar ve ona karşı önlem alırlar. 2019’u bile beklemeden yürürlüğe giren cumhurreisliği devletinin yaptığı gibi.[39]

“Nasıl” mı? İşte “En este pais, asi se hace/ Bu ülkede işler böyle yürür,” dedirten birkaç veri!

  • İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya “Türkiye bir hukuk mu yoksa polis devleti midir?” sorusunu yöneltip, “İki avukata kaba bir şekilde müdahale eden ve ‘Burada kanun benim’ diyen polis memuru, özerk bir cumhuriyetin temsilcisi midir? Bu keyfiliğe karşı ne yapmayı düşünüyorsunuz?” dedi.[40]
  • Diyarbakır’da 2013 yılındaki bir gösteri sırasında zırhlı araçla protestocu Şahin Öner’i ezen polis, hapis cezası alsa da KHK’yle yapılan değişiklikle hapisten kurtulacak.[41]
  • Ankara’da her yer, her şey yasak! Ankara Valiliği, eylem, basın açıklaması ve gösteri yasaklarını bir kez daha genişletti. Yasaklanan bölgeler arasında Kızılay Meydanı, Sakarya Caddesi, Güvenpark’ın içi ve çevresi yer alıyor. Bu alanlarda, 24 saat yüksek sesle çevreyi rahatsız edici şekilde şarkı, türkü, marş, slogan atmak sureti ile toplantı, basın açıklaması ve her ne suretle olursa olsun eylem yapılması OHAL kapsamında yasaklandı.[42]
  • İçişleri Bakanlığı, 2014 yılından bu yana sır gibi saklanan özel güvenlik sektörüne ilişkin rakamları paylaştı. Bakanlık verilerine göre, 2011’de 147 bin 474 olan özel güvenlik personeli sayısı 6 yılda yüzde 92 artarak 284 bin 399’a ulaştı. Açıklanan veriler, özel güvenlik ordusunun ülkede Türk Silahlı Kuvvetleri’nden sonra en büyük ikinci güvenlik gücü olduğunu ortaya çıkardı. Böylece özel güvenlik ordusu, 261 bin personeli olan Emniyet Genel Müdürlüğü’nü geçti.[43]
  • 2017 yılının yedi aylık harcamalarına bakarak, özel güvenlik harcamasının 2017 yılı sonu bütçesinde 2 milyar TL’nin üzerine çıkması beklenirken; AKP’nin 9 yıllık özel güvenlik harcama bilançosu en az 7 milyar TL oldu. Bu da bize, başka pek çok olgunun yanı sıra şunu söylüyor: Halktan toplanan vergiler, halka bazen de dayak olarak geri dönmektedir: 20 Ağustos 2017’de Üsküdar-Eminönü hattında mendil satan Suriye uyruklu 12 yaşındaki Besil B,’yi vapurdaki özel güvenlikçi başına vurarak dövdü. Görgü tanıklarına göre yürüyemez ve konuşamaz hâle gelen çocuk, ambulansla hastaneye gönderildi… 4 Ağustos 2017’de viyolonsel sanatçısı Gülşah Erol, Kadıköy metrosu girişinde özel güvenlik görevlilerince ağır şiddete uğradı. Viyolonseli de özel güvenlikçilerce kırıldı. 3 Ağustos 2017’de Burgazada-Heybeliada vapurunda simit satan 16 yaşındaki Ali K. özel güvenlikçilerce makine dairesine götürülerek dövüldü…[44]
  • Bakanlar Kurulu’nun Meclis’e sunduğu yasa tasarısı ile müftülükler ve müftülüklerin görevlendireceği imamlar evlendirme memuru yetkisi alacak.[45]
  • AKP Gençlik Kolları tarafından Gençlik ve Spor Bakanlığı desteği ile Mersin’de gerçekleştirilen “Diriliş Muştusu Yaz Kampı”nda 18 yaşından küçük çocuklara din ve siyaset eğitimi verdiği ortaya çıktı. “Kamplarda çocuklar militanca yetiştiriliyor” diyerek yaşananlara tepki gösteren Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı, kamp alanını ziyaret etti. “Neden bunlara izin veriyorsunuz” sorusuna Mersin Gençlik ve Spor İl Müdürü Şaban Güneş’in “Bakanlık emri” cevabı ile karşılaştı.[46]
  • İstanbul Bayrampaşa’daki okullara ilçe milli eğitim müdürlüğü tarafından gönderilen yazıda 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin yıldönümü nedeniyle düzenlenecek programa katılım sağlanması istenip, şu ifadelere yer verildi: “Arkadaşlar aşağıdaki metin çerçevesinde tüm okullar 15 Temmuz anma programı çerçevesinde ilçe müdürlüğümüzce yapılacak programa azami katılımın sağlanmasından sorumludurlar. Bağımsızlık adına bu menfur girişimin yıldönümünde üstümüze düşen görevi yapmak sorumluluğumuz dâhilindedir. Gayret göstereceğinize inanarak aşağıdaki metnin öğrenci, veli, okul aile birliği üyeleri, yönetici ve öğretmenlerle paylaşıp duyurularak çalışmaya davet edilmesi hususunda gereğinin yapılmasını rica ediyorum.”[47]

Bu günlere gelindiyse yani “Kanun Hükmünde Reis Kararnameleri’yle (KHRK) yönetiliyorsak “Yetmez ama evet”çileri ya da Erdoğan’dan beklentileri(?!) veya şu sözleri hatırlatmamak mümkün mü?

Bir zamanların BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, dönemin Başbakan Tayip Erdoğan’ın “BDP ile referandum noktasında, müşterek adım atabiliriz” sözleriyle ilgili “Biz ‘her hâlükârda referandum’ olmalı, diyoruz” vurgusuyla demişti ki:[48] “Türkiye’nin yeni bir sisteme girmesi lazım. Bütün kültürlerin Türkiye’nin birliği içinde korunması gerektiği ilkesi anayasanın ruhuna sinmelidir. Yakın olduğumuz AKP’dir. Bire bir örtüşmüyor ancak yakınlaştığımız parti AKP’dir.”[49]

Yine HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 15 Temmuz darbe girişimi hakkında “Hükümete de PKK’ye de çağrı yapıyorum. Türkiye 15 Temmuz öncesi Türkiye’si değildir. Yeni durum değerlendirilmelidir... Özsavunma, halkın kendisini savunma hakkı, her canlının en doğal hakkıdır. Darbeye karşı bu hakkı kullanan herkesi selamlıyorum,” diye eklemişti![50]

* * * * *

Devam edersek: Coğrafyamızdaki totaliter şiddetle sermaye birikiminin yeniden biçimlendirilmesi, içinde debelenilen ekonomik kriz ve sonuçları gözönünde bulundurulduğunda, boşuna değildir.

Önce Anatole France’ın, “Yasalar muhteşem eşitlik sağlar, köprü altında uyumak, sokaklarda dilenmek ve ekmek çalmak, fakirlere olduğu gibi zenginlere de yasaktır,” notunu düştüğü yoksulluk![51]

Türkiye’de sefaletin boyutları her geçen gün artıyorken; 2015’te yüzde 19.11 olan sefalet endeksi 2016 yılında yüzde 19.83’e ulaştı.[52]

Türkiye’deki bireylerin yüzde 22’si yoksulluk sınırının altında. Oran ailedeki birey sayısı arttıkça yüzde 46’yı buluyor. Bireylerin yarısı da ısınma sorunu yaşıyor.[53]

TÜİK verilerine göre 44 bin kişi ultra yoksulluk olarak tanımlanan gelir durumunda yaşam mücadelesi veriyor. Günlük 2.7 TL’nin altında kazanan yurttaşlarımızın nüfusa oranı 2014’te yüzde 0.3 iken bu oran bir yıl içerisinde ikiye katlanarak yüzde 0.6 oldu.[54]

TÜİK, 2016 yılı gelir ve yaşam koşulları araştırması sonuçlarını açıkladı. Sonuçlara göre, yıllık geliri 8.539 liranın altında olan yoksul sayısı 16 milyon 328 bin kişi.[55]

Türkiye’de nüfusun yüzde 10’u devletin doğrudan desteğine mecbur. Her 8 kişiden biri devlet yardımı alıyor.[56]

‘Birleşik Metal İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi’nin hesaplamalarına göre, yüzde 11.2 ile en yüksek düzeye tırmanan enflasyon herkesi vurdu... Asgari ücret 2016 yılına göre enflasyon karşısında alım gücünü yüzde 3.0 kaybetti. Asgari ücretli ürün grupları esas alındığında bir yıl öncesinin aynı ayına göre alım gücünü; ette yüzde 6.4; ilaçta yüzde 4.5; temel hastane hizmetlerinde yüzde 2.5; sebzede yüzde 3.4; katı ve sıvı yağlarda yüzde 5; gerçek kirada yüzde 1.1; ekmek ve tahıllarda yüzde 1.4; süt, peynir ve yumurtada yüzde 5.3 kaybetti.[57]

Şubat 2016 döneminde Türkiye İş Kurumu sisteminde 1 milyon 772 bin 521 işsiz bulunurken bu sayı 2017 yılının aynı döneminde 2 milyon 523 bin 535 kişiye fırladı.[58]

Türkiye’nin de üyesi olduğu Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün yayımladığı ‘Bir Bakışta Eğitim 2017/ Education at a Glance’ raporuna göre, Türkiye’de yüksek eğitim almış her dört kişiden biri iş bulamıyor. Yani Türkiye’de yüksek eğitim almış her 4 kişiden biri işsiz. 4 milyona yakın genç ise ne okuyor ne çalışıyor.[59]

Resmi işsiz sayısı 3 milyon 225 bine yükseldi. Geniş tanımlı işsiz sayısı 5.9 milyonu buldu. Resmi verilere göre 15 Temmuz darbe girişiminden Mayıs 2017’ye kadarki sürede 101 bin 169 kamu emekçisi işini kaybetti.[60]

Ve bu sömürü, talan üzerinde yükselen zenginlik(ler), kâr(lar)…

Siz bakmayın bankacılık sektörünün 2017 yılının ilk yarısında yakaladığı yüksek kârlılık nedeniyle eleştirilerine Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali’nin, “Özkaynakları arttırmak için kâr etmek lazım. Bizim kârımız, Türkiye’nin kârınadır,”[61] yanıtını vermesine; o kâr(lar) zenginlerin, emekçilerin sömürüsüyle yaratılan saadetidir!

 ‘The Forbes’in ‘En Zengin 100 Türk-2016’ listesine göre, Murat Ülker 2.9 milyar dolarla üçüncü defa Türkiye’nin “en zengini” oldu.[62]

 

‘THE FORBES’İN ‘EN ZENGİN 100 TÜRK’ LİSTESİ SIRALAMASI (2016)[63]

İSİM

SERVETİ (milyar dolar)

Murat Ülker

2.9

Hüsnü Özyeğin

2.6

Ferit Şahenk

2.5

Semahat Sevim Arsel

2.4

Mustafa Rahmi Koç

2.2

Şarık Tara

2.2

Erman Ilıcak

2.1

Mustafa Küçük

2

Suna Kıraç

2

Hamdi Ulukaya

1.9

 

‘The Forbes’, ‘En Zengin 100 Türk (2017)’ listesinde ise ilk 100’de 31 dolar milyarderi ve dokuz yeni isim yer aldı. Listede 3 milyar 700 milyon dolarlık servetiyle Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker birinci, 3 milyar dolarlık servetiyle Fiba Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hüsnü Özyeğin ikinci olurken, 2 milyar 400 milyon dolarlık servetleriyle Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Semahat Arsel ve Enka Holding Fahri Başkanı Şarık Tara üçüncü oldu. Listede Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç ise 2. 2 milyar dolarlık servetiyle 6’ncı sırada yer aldı. Listeye göre 118 kişinin 46’sı servetini artırdı. Toplam servet 8.2 milyar dolar artışla 102.9 milyar dolar oldu.[64]

 

TÜRKİYE’NİN EN ZENGİN İSİMLERİ (2017)

SIRA

İSİM

SERVETİ (milyar dolar)

KURUM

1

Murat Ülker

3.7

Yıldız Holding

2

Hüsnü Özyeğin

3

Fiba Holding

3

Semahat Arsel

2.4

Koç Holding

4

Şarık Tara

2.4

Enka İnşaat

5

Erman Ilıcak

2.3

Rönesans Holding

6

Rahmi Koç

2.2

Koç Holding

7

Ferit Şahenk

2.1

Doğuş Holding

8

Osman Kibar

2

Samumed

9

Suna Kıraç

2

Koç Holding

10

Filiz Şahenk

1.9

Doğuş Holding

11

Mustafa Küçük

1.9

LC Waikiki

12

Hamdi Ulukaya

1.7

Chobani

13

Suat Günsel

1.7

Yakın Doğu Üniversitesi

14

Mehmet Nazif Günal

1.6

MNG Holding

15

Nihat Özdemir

1.6

LİMAK Holding

16

Sezai Bacaksız

1.6

LİMAK Holding

17

Turgay Ciner

1.6

Park Holding

18

Bülent Eczacıbaşı

1.5

Eczacıbaşı Holding

19

Faruk Eczacıbaşı

1.5

Eczacıbaşı Holding

20

Ahmet Çalık

1.4

Çalık Holding

21

Ahmet Nazif Zorlu

1.3

Zorlu Holding

22

Mehmet Ali Aydınlar

1.2

Acıbadem

23

Sinan Tara

1.2

Enka İnşaat

24

Şefik Yılmaz Dizdar

1.2

LC Waikiki

25

Deniz Şahenk

1.1

Doğuş Holding

26

Mehmet Rüştü Başaran

1.1

Habaş

27

Ali Ağaoğlu

1

Ağaoğlu İnşaat

28

Fatma Tuba Yazıcı

1

Diler Holding

29

Hamdi Akın

1

Akfen Holding

30

Murat Vargı

1

MV Holding

31

Mustafa Latif Topbaş

1

BİM

 

Devam edelim!

2017 yılının ilk yarısında net kârı yüzde 36 artan katılım bankaları (Albaraka Türk, Kuveyt Türk, Türkiye Finans Katılım Bankası, Vakıf Katılım ve Ziraat Katılım’ın) kârlılıkta sektörü solladı. Yılın ilk yarısındaki net kârı 2016’nın aynı dönemine göre yüzde 36 arttı. 2016’nın ilk 6 ayında 566 milyon TL olan sektörün ilk yarı net dönem kârı, 769 milyon TL’ye yükseldi.[65]

2017 yılının ilk yarısında 9 banka 16.9 milyar TL kâr etti.[66]

2017’nin ikinci çeyreğinde Yapı Kredi’nin net kârı yüzde 5.2 artışla 891.9 milyon TL’ye çıktı.[67]

2017’in ilk altı ayında Denizbank’ın net kârı yüzde 32 yükselerek 1 milyar TL’yi geçti.[68]

Halkbank’ın 2017’in ikinci çeyreğindeki kârı yüzde 14 artışla 1 milyar TL’ye yükseldi.[69]

Fibabanka’nın 2017’in ikinci çeyreğindeki net kâr 72.6 milyon TL oldu.[70]

Koç Holding, 2017 yılının ilk 6 ayında konsolide net kâr artışı 2.54 milyar lirayla, yüzde 77 oldu.[71]

Sabancı Holding’in konsolide satışları 2017’nin ilk yarısında 2016 yılının aynı dönemine göre yüzde 11 artarak 19 milyar 200 milyon TL oldu.[72]

Tekfen Holding’in 2017’nin ikinci çeyreğindeki kârı 2016’nın aynı dönemine göre üç kat artışla 223.9 milyon TL’ye çıktı.[73]

2017’nin ikinci çeyreğinde Petkim’in net kârı yüzde 33 arttı.[74]

Ford Otosan 2017’in ilk altı ayında net kârını yüzde 38 artışla 362 milyon TL’ye yükseltti.[75]

Hesabında 1 milyon lira veya üzeri parası olan yurtiçi yerleşik mudi sayısı, 2017 yılının ocak-ağustos döneminde 16 bin 517 kişi artarak 125 bin 381’e yükseldi. Ağustos sonu itibarıyla milyonerlerin bankalardaki toplam mevduatı 767 milyar 721 milyon lira oldu. Milyoner başına düşen ortalama mevduat, yaklaşık 6 milyon 123 bin lira olarak hesaplandı.[76]

Tüm bunlara şunlar da eklenmeli:

Türkiye Bankalar Birliği’nin verilerine göre 2017 yılının ilk 6 ayında 376 bin kişi kredi borcunu, 497 bin kişi ise kredi kartı borcunu ödeyemedi.[77]

Yine Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin, ‘Negatif Nitelikli Bireysel Kredi ve Kredi Kartı Ağustos 2017 Raporu’na göre, bireysel kredi veya bireysel kredi kartı borcundan dolayı yasal takibe alınan toplam kişi sayısı, 2017 yılının ilk sekiz ayında 2016 yılının aynı dönemine göre yüzde 1.6 artışla, 899 bin kişiden 912 bin kişiye ulaştı.[78]

2017 Temmuz’unda dış ticaret 8.8 milyar dolar açık verdi.[79]

Türkiye’nin brüt dış borç stoku, 2017 yılının ikinci çeyreğinde 20 milyar dolardan da fazla artarak, 2003 yılından bu yana ilk kez milli gelirin yarısını aştı. Hazine Müsteşarlığı verilerine göre, Türkiye’nin brüt dış borç stoku, 30 Haziran 2017 itibarıyla 2017 Mart sonundaki 412 milyar dolardan 432.4 milyar dolara çıktı.

Böylece, 2017 Mart’ı sonunda yüzde 48.6 olan dış borçların stokun milli gelire oranı, milli gelirin yarısını da aşarak yüzde 51.8 düzeyine tırmandı. Aynı tarihte, Türkiye’nin net dış borç stoku 267 milyar dolardan 283.1 milyar dolara yükseldi ve net dış borç stokunun milli gelire oranı yüzde 31.5 düzeyinden yüzde 33.9 düzeyine yükseldi.

Türkiye’nin 2003 yılı ikinci çeyrek sonunda 135 milyar dolar olan toplam dış borçlarının milli gelire oranı yüzde 52.4 düzeyindeydi.[80]

Ve bir şey daha!

Cumhurbaşkanlığı giderleri için “itibardan tasarruf olmaz” açıklaması yapan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın emrinde 268 tane araç olduğu ortaya çıktı. Araçların sigorta işlemleri için açılan hizmet alımı resmi ihale dosyalarına göre, Cumhurbaşkanlığı’nın envanterinde 2’si limuzin olmak üzere 14 tane zırhlı araç, 28 tane 4x4 jeep, 6 tane ambulans, iki tane itfaiye, 30 tane motosiklet var. Makam aracı olarak da kullanılan Mercedes S600 zırhlı araçların bir tanesinin piyasa değeri 1 buçuk milyon. Araçların 83 tanesi Volkswagen, 33 tanesi Mercedes, 10 tanesi Audi marka. Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül döneminde de kullanımda olan bir araçta 283 bin TL değerinde özel amaçlı görüntüleme ekipmanı, zırhlı jeep’lerde 315 bin TL değerinde Jammer ve radyasyona karşı koruyucu özelliği olan filtreli cam takılı. Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül döneminde yapılan son ihale 115 aracı, Erdoğan döneminde yapılan ilk ihale ise 136 aracı kapsıyor. Erdoğan döneminde yapılan 3 ihalede araç sayısı 136’tan 268’e çıkıyor.[81]

2016’da taşıt harcama tutarı 540 milyon 870 bin lira oldu. Hükümetin tasarruf yapılacağını açıkladığı ancak yıllardır önüne geçilemeyen kamudaki kiralık araçların sayısı soru işareti yarattı. Maliye Bakanlığı’nın verdiği iki ayrı yanıta göre, kiralık araçların sayısı yaklaşık 1 ayda 4 bin 97 artmış durumda. Yanıtlara göre 29 Haziran 2016’da kamuda 13 bin 671 kiralık araç vardı. 2 Ağustos 29 Haziran 2016’da ise kamudaki kiralık araç sayısı 17 bin 768 oldu.[82]

Gemi su alıyor ve böyle giderse batacak; bu gerçeklik karşısında egemenlerin şiddet uygulamaktan, zorbalıktan başka bir seçeneği kalmıyor!

* * * * *

Söz konusu zorbalık dinsel bir milliyetçilik kılıfıyla ve MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, “En az beş bin ülkücü Kerkük ve Türkmenlerin yaşadığı Türk kentlerindeki mücadeleye katılmak üzere hazır bekliyor”;[83] İbrahim Karagül’ün, “Karşımızda Roma var, Bizans var”;[84]

Yusuf Kaplan’ın, “Türkiye’nin sınırları coğrafî sınırlarından ibaret değildir. Türkiye, Türkiye’den daha fazla bir yerdir. Türkiye’nin bir de gönül ve ruh coğrafyası vardır; gönül ve ruh coğrafyasının sınırları Balkanlar’dan başlar, Kafkaslar’a, Kuzey Afrika’ya ve Yemen’e kadar uzanır,”[85] çığlıkları eşliğinde karşımıza dikiliyor!

Bilindiği üzere milliyetçilik, aidiyet kurulan milli kimlikleri doğallaştırır ve bu kimliklerin politik olarak kurgulandığını görünmez kılar. Hâl böyle olunca sahip olunan kimlik karşısına “düşman öteki” kimlikler inşa edilir. “Düşman ötekiler” her daim tehdit unsuru olarak tanımlanır. Tabi ki bu çeşitli siyasi yaklaşımlar ile de desteklenir. Militarizm, milliyetçiliğin aynı ideali gerçekleştirmek uğruna yola çıktığı erkek kardeşidir. Her ikisi de tek tiplik üzerinden bir kimlik inşa ederken, karşıt konumdaki grupları tehdit olarak algılar; “düşman ötekilerin” yok edilmesinin meşrulaştırır.

 “Ulus, hayal edilmiş bir siyasal topluluktur”[86] gerçeğiyle birlikte Albert Einstein’ın, “Milliyetçilik, çocuksu bir hastalık. İnsanlığın kızamığıdır” uyarısını bir an dahi unutmadan;[87] içinden geçtiğimiz sürece dikkat etmeliyiz!

Coğrafyamızın üzerindeki kara bulutlar, kötücül atmosfer bir karabasan dönerken; içine sürüklendiğimiz karanlık “istibdat” mı, “otoriter rejim” mi, yoksa “faşizm” mi tartışmaların ana eksenini kapitalizmin biçimlendirdiği, bunun da güncel kaldıracının AKP olduğu “es” geçilmemeli…

Herkes yaşıyor: Diyanet İşleri Başkanlığı hemen her gün Sünnî ibadet hizmeti verme görevini aşan yeni yetkilerle donatılıyor. Sivil evliliğin müftüler tarafından da akdedilmesi projesi de devrede. Anayasa profesörü Burhan Kuzu’nun savunması ilginç. Müftüler devlet memuru olduğuna göre, Medeni Kanun’un ihlâli söz konusu değil, diyor. Dolayısıyla, müftüler devlet memuru olduklarına göre zabıta da yönetebilir, il eğitim müdürünün yerine de atanabilirler. İl kültür müdürlüklerinin veya öğrenci yurtlarının da Diyanet’e bağlanmasının bir hukuki sakıncası olmaması gerekir, bu akıl yürütmeye göre! 

Diyanet’le yapılan eğitimi destek protokolleri, iktidarın toplumu “yeniden İslâmlaştırma” politikasının en önemli ayağı. Şimdi müftülükler anaokulunda ve ilkokulun ikinci ve üçüncü sınıflarında çocuklara değerler ve din eğitimi düzenleyecekler. Anaokullarında haftada altı saat, ilkokulda haftada dört saat! 12 Eylül generalleri ve sivil paşalarının getirdiği, ilkokul dördüncü sınıftan orta eğitimin sonuna kadar, sekiz yıl devam eden zorunlu din dersi, zorunlu-seçimli olarak dört yaşından itibaren başlayacak. 

Söz konusu olan salt dindarlık değil. AKP iktidarı dinci milliyetçilik politikası yürütüyor. Dinci milliyetçilik, bir dini inancı milliyetçilikle eklemleyerek yürütülen politikaları ve beslendiği ideolojiyi ifade eder. Bu ideoloji, genellikle toplumun yeniden dindarlaştırılmasını içinde bulunulan zor durumdan çıkmanın olmazsa olmaz koşulu olarak görür. Birçok yerde, kolonyal güce karşı kurtuluşun veya olağanüstü durumu pekiştirmenin bir aracı olarak uygulanır. 

Müslüman Biraderler örgütünün Filistin kolu olarak kurulan HAMAS, tipik bir dinci milliyetçi harekettir. Kuruluşunda, işgalci gücü ülkeden kovmanın, toplumu yeniden İslâmlaştırmanın olmazsa olmaz önkoşulu olduğunu iddia ediyordu. Daha sonra, 1990’larda, bunun tam tersini, toplumu İslâmlaştırmanın işgalden kurtulmanın önkoşulu olduğunu savunmaya başladı. 

Dinci milliyetçi siyaset, din kardeşliğiyle yurttaşlık dayanışmasını eklemler. Milli varoluş meselesiyle ahlâki varoluş birbirlerinin tamamlayıcısı olarak sunulur. Ahlâki mücadele, din eğitimi ve dinin belirlediği değerler eğitimiyle yetinmez. Toplumsal yaşamda, en azından kamusal alanda bu değerlere aykırı olduğu iddia edilen eylem ve görüntülerin yasaklanmasını, görünmez kılınmasını da içerir. 

Dinci milliyetçi ideoloji, milli mücadeleyi bir “yeniden kurtuluş” mücadelesi olarak tanımlarken, bunu dindar ve mazlum milletin erdeminin, hiçbir aracı olmadan, doğrudan iktidara taşınması olarak sunar. Bu da iktidarla, devletle ümmet/ millet arasında organik bir ilişki olduğu varsayımına dayanır. Örneğin ümmetin bölünmez bütünlüğüyle, devletin ve vatanın bölünmez bütünlüğü, Türkiye’de iktidarda olan İslâmi milliyetçilik için birdir. 

Milliyetçilik her yerde ve her zaman dinle eklemlenerek var olmadı. XIX. yüzyılda milliyetçi dalga aynı zamanda güçlü bir sekülerleşmeyle birlikte gerçekleşti. Buna rağmen geçen yüzyılda, Katolik milliyetçi diktatörlükler Avrupa’da bazı ülkelerde hâkim oldu. Buna en anlamlı örnek, İspanya’da Franco diktatörlüğüdür. Hâlen dinci Siyonizm de, dinci milliyetçiliğin önde gelen örneklerinden biridir. 

Bugün Türkiye’de iktidar, Kürt meselesinden Batı ile ilişkilere kadar uzanan bir geniş yelpaze içinde, esas olarak milliyetçi bir koalisyona dayanıyor. Dindarlaşma siyasetini bunun çimentosu yapmaya çalışıyor. Reis’in ümmetin lideri olduğu açıkça ilan edilirken Reis de, çoluk çocuk ailecek, hem aile hem eğitim konusunda dini nass ve değerlerin hâkim olmasını sağlayacak düzenlemelerin bir bir uygulanmasına riyaset ediyor.[88]

Tam da bu noktada bu eğilimin dünya kapitalizminin genel tercihleriyle uyumlu olduğunu unutmadan; çözümün CHP manevralarından değil; anti-kapitalist hareketin çözümleyiciliğine muhtaç olduğunun altı çizilmelidir.[89]

* * * * *

Dünya kapitalizminin genel tercihleriyle uyumlu eğilimler konusunda Henry Kissinger, “Batı bir jeostratejik plan olmadan hareket etmeye devam ederse, kaos büyüyecektir,”[90] notunu düşerken; kâhin ekonomist diye bilinen Nouriel Roubini, “Küreselleşmeye karşı giderek artan tepkiler göz ardı edilemeyecek kadar önemli. Ancak bu tepkileri azaltmanın yolu çeşitli politikalarla gelir kaybı yaşayan ya da farklı zararlar görenlerin bu zararlarını telafi etme yoluna gitmektir”; ünlü ekonomist Dani Rodrik de, “Artık bunu yapmak için çok geç,” diyerek çok daha radikal bir değişikliğin şart olduğunu belirtiyor.[91]

Kolay mı?

‘Küresel Kölelik Endeksi’ne göre, dünyada 46 milyon kişi modern köle statüsündeyken;[92] ‘2016 yılı Dünya Açlık Endeksi’ verilerinde -dünya genelinde- 800 milyon insan açlık çekiyor.[93]

19 Ağustos ‘Dünya İnsani Yardım Günü’nde en az 130 milyon kişi yardıma muhtaç hâlde yaşıyor; 25 milyon kişinin “çok acil” yardıma ihtiyaç duyduğu dünya genelinde zorla yerlerinden edilmiş kişi sayısı ise 65.6 milyon.[94]

Ya zenginlik mi?!

 

<
13.01.2018 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

“THE FORBES: DÜNYANIN EN ZENGİN 100’Ü”[95]

SIRA

KİM

ÜLKE

SERVETİ (milyar dolar)

ŞİRKET

1

Bill Gates

ABD

86

Microsoft

2

Warren Buffett

ABD

75.6

Berkshire Hathway

3

Jeff Bozos

ABD

72.8

Amazon.com

4

Amancio Ortega

İspanya

71.3

Zara

5

Mark Zuckerberg

ABD

56

Facebook

6

Carlos Slim Helu

Meksika

54.5

Telekom

7

Larry Ellison

ABD

52.2

Oracle

8

Charles Koch

ABD

48.3

Koch Industries