DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR? ( 3 )

DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR? ( 3 )

III.1) BAŞKALDIRAN ŞİLİ

 

Yükselen isyanın ileri mevzilerinden birisi de Şili…

Ulaşım ücretlerine yapılan zammın bardağı taşıran son damla işlevi gördüğü Şili’de kitleler, yoksulluğa, hayat pahalılığına, eşitsizliğe, adaletsizliğe, yani kapitalizmin emekçilere reva gördüğü hayat koşullarına isyan ediyorlar.

Liseli gençlerin turnikelerden atlayarak başlattığı eylemler, büyük protesto yürüyüşleri ve grevlerle devam etti. Emekçilerin bu haklı isyanına Şili burjuvazisinin yanıtı ise orduyu göreve çağırmak oldu. Pinochet faşizminin sona ermesi ardından ilk defa sokaklarda tanklar göründü, sıkıyönetim ilan edildi.

Tüm baskılara rağmen protestolar devam edince, devlet başkanı Piñera geri adım atmak zorunda kaldı. Bazı iyileştirme vaatlerin de bulunduğuverdiği gibi, 8 bakanını da görevden aldı. Ancak hareketi bastırmayı başaramadı.

Tanklar ile neo-liberal politikalar arasında, neo-liberal politikalar ile kitlelerin isyanı arasında doğrudan bir bağ var. Yıllarca askeri faşist diktatörlüğün hüküm sürdüğü Şili, neo-liberal politikaların test edildiği bir laboratuvar ülke olmuştur.

80’lerden itibaren tüm dünyada uygulanmaya başlanan neo-liberal saldırı politikaları, 1973’te bir darbe ile yönetime el koyan Pinochet diktatörlüğü altında ilk kez bu ülkede hayata geçirilmiştir. Faşist cunta toplumsal muhalefetin yükselmesi sonucunda 1989’da yapılan seçimlerle yerini parlamenter rejime bıraktıysa da, kapitalist saldırı politikaları tam gaz devam etti. Bunun doğal sonucu olarak sermaye büyürken, işçilerin ekmeği küçüldü, eşitsizlik arttı.

Bugün Şili halkının yüzde 36’sı aşırı yoksulluğa mahkûm edilmiş durumda. Şilili 10 dolar milyarderinin toplam serveti ise ülkenin GSYH’sinin yüzde 16’sına tekabül ediyor. Özelleştirmelerle birlikte çeşitli hizmetler daha pahalı hâle gelirken, işçilerin satın alma gücü düştükçe düşüyor.

Zaten düşük ücretlerle geçinmeye çalışan işçiler, kimi bölgelerde gelirlerinin yüzde 20’sini ulaşıma ayırmak zorunda kalıyorlar. Nitekim ulaşıma yapılan zamma ilk tepkiler yol parasının önemli bir kalem olduğu işçi mahallelerinden geldi. Ama tepkiler bununla sınırlı kalmadı.

Pinochet döneminde temeli atılan bireysel emeklilik sistemi de işçilerin genelini etkileyen bir sorun olarak isyan dalgasının daha da büyümesini sağladı. Sağlık sistemi dünyanın tamamında olduğu gibi kâr odaklı olduğu için kazanç getirmeyen yoksulların sağlıkları Şili burjuvazisinin umurunda değil. En temel ameliyatlar için bile aylarca sıra beklenebiliyor. Yakın zamanda yayınlanan bir rapora göre 2018 yılında 26 bin insan sağlık hizmetine erişimin çok uzun sürmesinden dolayı hayatını kaybetmiş.

İşte “Şili mucizesi” olarak örnek gösterilen ekonomik sistemin sonucu budur. Emekçiler için yoksulluk ve sefalet, burjuvaziye kâr ve sefahat. Korkunç bir eşitsizlik ve adaletsizlik. Buna isyan eden emekçilere, Şili sermayesinin yanıtı yine zor, yine baskı, yine tanklar olmuştu.

Başkaldırı başkent Santiago’nun en önemli ulaşım aracı metroya, belirli saatler arasında uygulanmak üzere yüzde 4 zam yapılmasına karşı metroda “turnikeden atlama” şeklinde başlayan protestolar, güvenlik güçlerinin, turnikeden atlayan ve ücret ödemeden geçenleri güç kullanarak çıkarmasıyla başlanmıştı.

Ülkeye yayılan gösterilerde, 3 bölge ile 11 şehirde güvenliğin orduya bırakılmasını kapsayan “acil durum” ve “sokağa çıkma yasağı” ilan edilmişti.

Protestolarda 19 kişi hayatını kaybederken, 500’den fazla kişi yaralanmış, 2 bin 600’den fazla kişi gözaltına alınmıştı. Şili’de, Diktatör Augusto Pinochet’nin 1990’da devrilmesinden bu yana doğal afet harici ilk kez “acil durum” ilan edilerek güvenlik orduya teslim edilmişti. Ordunun tekrar Şili sokaklarında gözükmesi halkı taleplerini meydanlarda haykırmasından alıkoymadı.

Santiago’da metro biletine yapılan zam ile başlayan protestolarda bir milyondan fazla kişi kapsamlı bir sosyal reform talebiyle sokaklara döküldü. “Şili’nin tarihindeki en büyük gösterisi” nitelenen protestolarda, başkentin İtalya Meydanı’nı dolduran yüz binlerce kişi, Devlet Başkanı Piñera hükümetini, ülkedeki hayat pahalılığını ve sağlık hizmetlerini protesto etti.

Valparaiso, Punta Arenas, Vina del Mar ve diğer birçok Şili kentinde de binlerce kişi protesto için sokağa çıktı. Protestocular başkanlık konutunun yanından yürüyerek Piñera için istifa sloganları attı. Santiago Belediye Başkanı Karla Rubilar TV Chile televizyonuna verdiği demeçte “Bu tarihi bir gün” diye konuştu. İnsanların yıllardır biriken “öfke ve isyanı” dışa vurduklarını belirten Rubilar “Bugün Şili değişti” dedi.

Şili’nin “en neo-liberal başkanı” olarak nitelendirilen Piñera, Twitter paylaşımında “Hepimiz mesajı aldık” ifadesine yer verip, “Hepimiz değiştik. Beraberlik ve tanrının da yardımıyla hepimiz için daha iyi bir Şili’ye doğru ilerleyeceğiz,” diye yazdı.

Piñera bunun için atılacak adımlarla ilgili ayrıntılı bir bilgi ise vermedi. Piñera, protestolara son vermek amacıyla muhalefet ve iktidar partileri ile yaptığı görüşme sonrasında hazırlanan ve 10 ana maddeden oluşan ‘Sosyal Gündem’ isimli ekonomik yardım paketini açıkladı ancak bu paket eylemcilerin radikal değişim isteklerini karşılamamıştı.[46]

Bu doğrultuda Şili’nin çeşitli yerlerinde halk, Devlet Başkanı Piñera hükümetini protesto etmek için sokaklara dökülürken;[47] başkentte binlerce kişi, göstericilerin başlıca toplanma yeri olan İtalya Meydanı’nı doldurdular. Santiago’da gösterilerin pasif düzenlenmesi için çağrıda bulunulmasına rağmen yer yer göstericilerle polis arasında çatışmalar yaşandı.[48]

Toparlarsak: Sürdürülemez kapitalizmin yerküresinde kolektif proletarya içinde bulunduğu koşullar bütün ülkelerde üç aşağı beş yukarı aynı.

Kapitalizm tarihsel bir kriz içerisindedir. Sermaye, içinde bulunduğu krizi aşmak için daha fazla saldırganlaşırken, işçiler için bıçak kemiğe dayanıyor. Artan otoriterleşmeyi ve yerkürenin farklı coğrafyalarında yükselen isyanları bu diyalektik bütünlük içinde kavramak gerekiyor.

 

III.2) “YENİ”(LENEN) -GÜNCEL- İSYAN

 

Yerkürenin bugünü, “yeni”(lenen) -güncel- isyanlara tanık ve taraftır ki, bunda da şaşırtıcı hiçbir şey yoktur.

Çünkü Ernesto Che Guevara’nın, “Emperyalizm hayvanlıktır. O hayvan hiç doymak bilmez, o ulusal sınırları bilmez. Hitler’in hayvan orduları gibi, Kuzey Amerika’nın hayvanları gibi, Belçika’nın emperyalistleri gibi ve Cezayir içindeki Fransız emperyalistleri gibi... Çünkü emperyalizmin özü insanları hayvana dönüştürmektir, delirmiş kana susamış hayvanlara…” biçiminde tanımladığı küreselleşme denilen emperyalist yıkımın; Yuval Noah Harari’nin, “Hıristiyanlık ve Nazizm gibi bazı dinler, milyonlarca insanı sadece nefret yüzünden öldürdüler, kapitalizm ise milyonlarca insanı açgözlülükle karışık umarsızlıkla öldürdü,” sözleriyle karakterize olan ve Marksizm-Leninizm’in tanımladığı vahşetin orta yerindeyiz.

Biliyorum: Post-modern veya post-Marksistler için Marksizm-Leninizm’in tanımları “itici” geliyor; oysa yerküre hâlâ bu tanımlara muhtaç…

“Nasıl” mı? Hatırlayın…

Karl Marx, “Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri hâline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar,”[49] derken…

“Bu sarsıntıların arkasında” ekler Friedrich Engels: “Eskimiş kurumların engelledikleri toplumsal ihtiyaçların bulunduğunu şimdi herkes biliyor. Bu ihtiyaçlar, belli bir anda, hemen bir başarı sağlayacak kadar güçlü ve yaygın olarak hissedilmemiş olabilir, ama bu ihtiyaçları her zorbaca bastırma girişimi, onları daha da şiddetlendirip yaygınlaştırmaktan başka bir sonuç vermez, ta ki zincirlerini parçalayıncaya dek.”[50]

Ve bu iki saptamayı; “Üstyapının bütün eklemleri çatırdamakta, baskıya dayanamamakta ve giderek zayıflamaktadır. Birbirinden çok farklı sınıf ve grupların temsilcileri aracılığıyla halk, kendi çabasıyla yeni bir üstyapı kurmak zorundadır. Gelişmenin belli bir evresinde eski üstyapının işe yaramazlığı herkes için açık-seçik bir hâle gelir; devrim herkesçe benimsenir. Şimdi görev, yeni üstyapıyı hangi sınıfın kuracağı ve nasıl kuracağını belirlemektir,” sözleriyle bütünler V. İ. Lenin.

Bugünlerde yerküredeki hâlin izahı budur!

Kimileri, hâlen, “birbirinden bu kadar farklı özelliklere sahip ülkelerde, birbirinden bu kadar farklı taleplerle nasıl olur da adeta senkronize isyanlar yaygınlaşabilir” diye soruyor. Sonra da buna, liberal sosyolojiden ve IMF, DB, OECD, BM-UNCTAD, DEF vb’nin “küresel risk” raporlarından devşirme “sosyal eşitsizlik artışı” kavramıyla yanıt verdiklerini sanıyor. Oysa söz konusu olan “eşitsizlik” değil “aşırı eşitsizlik”tir!

Kolay mı? Dünya çapında ve hemen her ülkede yüzde 1-5’lik bir kesimin görülmemiş mali servetleri, geriye kalan tüm toplumun giderek daraltılan yaşam kaynaklarının toplamından fazladır. Kitleler eşitsizlik artışına bir noktaya kadar, özellikle, en azından belli kesimleri için, zaman içinde “yükselme”, ücret ve yaşam koşullarını iyileştirme olanak veya şansları varsa tahammül edebilirler. Bugün ise gıdım gıdım da olsa durumunu iyileştirme olanağı sunan düzenli iş olanağı ne özel sektörde ne de “kamu” sektöründe artık yok, bırakalım mavi yakalıları, beyaz yakalılar için bile ücret ve statü artışı olmadan, eski durumunu koruyabilmek için bile durmaksızın eskisinden fazla çalışma zorunluluğu var. Ama bu, basitçe bir “bölüşüm eşitsizliği” sorunu değil, kapitalist üretim ilişkilerinin (özellikle kriz koşullarında) işleyiş biçiminin bir sonucudur. Öyleyse, bilimsel bir yanıta doğru bir ilk adım olarak, “eşitsizlik”den ziyade, sınıf kutuplaşmasından ve uzlaşmaz emek-sermaye karşıtlığından bahsetmemiz gerekir:

“Bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, kendi emeklerini başkalarını sermaye olarak üretenlerin tarafında, sefalet birikimi.”[51]

Karl Marx, bunu, “kapitalist birikimin mutlak genel yasası” ve “kapitalist birikimin uzlaşmaz karşıt niteliği” olarak tanımlar: “Sefalet, nispi artı-nüfusla (işsizlikle-bn) birlikte ürer ve biri diğerinin zorunlu koşuludur; artı-nüfusun yanı sıra yoksulluk, kapitalist üretimin ve zenginlik artışının bir koşulunu oluşturur. Bunlar, kapitalist üretimin faux frais’si (zorunlu maliyetleri-yn) arasında yer alırsa da, sermaye, bunun büyük kısmını, kendi omuzlarından kaldırıp, işçi sınıfı ile alt orta-sınıfın omuzlarına yüklemenin yolunu çok iyi bilir.”[52]

Sermaye birikimin gelişimi, dünya çapında ve her ülkede (emek üretkenliğinde artış, sermaye yoğunlaşması ve merkezileşmesi, vb ile), işsizlik, yoksulluk ve muhtaçlar tabakasını genişletmekle kalmaz. Kapitalizm bu genişleyen işsizler, yoksullar ve muhtaçlar tabakasının bakım maliyetini de sermaye ve sermaye devletinin omuzundan alıp, işçi sınıfının ve alt orta-sınıfın üstüne yıkar. Ücretler ve diğer geçimlik gelirler, emekgücü değerinin altına düşmekle kalmaz, bunlar daha fazla kişi tarafından (büyüyen işsizler, düzensiz ve geçici çalışabilenler, yaşlılar, hastalar, sakatlar, dullar, yetimler, yoksullar, muhtaçlar, vd) paylaşılmak zorunda kalınır.

Günümüzde bunun en tipik biçimlerinden biri, sosyal güvenlik, sağlık, işsizlik, emeklilik sistem ve fonları tasfiye edilirken (özelleştirilmesi ve sermaye tarafından yağmalanması), çalışamaz duruma gelmiş büyüyen işsizler, yaşlılar, sakatlar, hastalar ordusunun bakımının da işçi ve alt-orta sınıf ailelerin, yani kadınların sırtına yıkılmasıdır. Kadınların daha ucuz emekgücü olarak daha yığınsal olarak emekgücü piyasasına çekilmesi, diğer yandan emekgücünün yeniden üretimiyle birlikte büyüyen yaşlı, sakat, hasta, işsiz bakımının da kadınların sırtına yıkılması, toplumsal cinsiyet işbölümüne dayalı aile kurumun paslı vidalarla sürdürülmesi, kadın haklarının tasfiyesi ve kadınlara dönük ataerkil baskı, saldırı ve şiddetin artması, önemli bir yönü de budur.

Günümüzün “neo-liberal” denilen kapitalizminde, işçi sınıfının bir dönemki tarihsel mücadele kazanımları olan; işsizlik ve yoksulluğu bir nebze tamponlayan “kamu” politikaları, kısmi sosyal güvenlik, emeklilik, eğitim, sağlık, belediye hizmetleri, iş güvencesi, işçi sağlığı ve güvenliği düzenlemeleri, konut, ulaşım, enerji, temel gıdaya dönük sübvansiyonlar vb.’nin büyük ölçüde kaldırılması: İşsizlik ve yoksulluk artışıyla birlikte sefalet birikimini de büsbütün yıkıcılaştıran bir etkendir. Her türlü yaşam dayanağı ve olanağının özelleştirilmesi ve metalaştırılmasının ötesinde, mali oligarşik sermaye kıskacına alınması söz konusudur. Devlet iktidarı ve bağlantılı “kamu” kurumları, çok daha dolaysız ve safkan biçimde sermayeleşmiş/şirketleşmiş, mali oligarşik burjuvazinin elinde daha fazla yoğunlaşmış ve merkezileşmiş, kitlelerin en temel ve asgari ihtiyaçlarını bile bastırarak, çok daha dolaysız ve hızlandırılmış bir azami kâr ve yağma aracına dönüşmüştür.

Bu zeminde son dönemki küresel isyan dalgasının öne çıkan tepki gündemlerinden olan yolsuzluk patlaması, bu yüzden, bildiğimiz anlamda yolsuzluktan farklıdır. Kitleler sefalet içindeyken hükümet ve bürokratların yüksek maaşlarını ve yaptıkları yolsuzlukların ötesinde bir anlama sahiptir. Aslen devletin, az sayıda mali sermaye grubunun dolaysız kontrolünde, mali oligarşik kapitalist bir şirkete dönüşmesi, kamu fonları ve rezervlerinin (sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, emeklilik, yoksulluk, işsizlik, memur maaşları, ulaşım, enerji, su, gıda vd fonları dahil) para-sermayeye çevrilerek, yağmalanması, ve/veya büyük mali sermaye gruplarının kendi özel sermayeleri gibi kullanılması söz konusudur. Burada çember kapanmakta, günümüz devletinin iç yüzü, mali oligarşik kapitalist devlet-şirketi ve diktatörlüğü olarak açığa çıkmaktadır.

Şu eski parlamento, genel oy, muhalefet, kamuoyu, medya, vb gibi biçimsel, dolaylı, temsili katılım ve denetim mekanizmalarının da büyük ölçüde etkisizleştirildiği veya kolayca manipule edilebilir hâle geldiği, tüm güç ve iktidarın en tepede, doğrudan büyük sermaye ile kaynaşmış devlet başkanlığı veya başbakanlık aygıtında toplandığı, kapitalist mali oligarşik diktatörlük biçimleri de aynı paraleldedir.

Aşırı birikim ve aşırı üretim krizleri, bunun etkilerini hafifletilebilmek için, her düzeyde borçlanmayı (devlet, şirketler, küçük üretici, hanehalkı) görülmemiş düzeylere yükseltir, bu borçlar da hem aşırı sömürüyü keskinleştirir hem de, küçük üretici ve küçük mülkiyetin hızlanan ve genişleyen mülksüzleştirilme süreçleri, vergi ve zamlar, kamu istihdam ve hizmetlerinde kesintiler, özelleştirmeler vb; yani açık veya örtük “kemer sıkma” programları ile yine işçilerin üzerine yıkılır.

Günümüz isyan dalgasını, mekanik biçimde, bu yılın ikinci yarısında başlamış görünen küresel resesyon ile açıklamaya çalışanlar da, öncesini görmüyor. Neo-liberal kapitalizmin onyıllardır süregiden sosyal yıkım birikimi bir yana, 2008/2009 krizinden sonra ancak 2010 yılından itibaren bir nebze toparlanır görünen ortalama gerçek ücretler, dünya çapında 2015 yılından itibaren yeniden düşmeye, esnek, güvencesiz, kısa süreli geçici çalıştırmayı yaygınlaşmaya, başta gıda olmak üzere temel geçim mal ve hizmetlerinde fiyat artışları ise yeniden yükselmeye başladı.

Bunun açıklaması şudur: Kriz arifesinde (ekonomik durgunluk ya da daralma başlamadan 3-4 yıl önce) kâr oranları yeniden düşüşe geçer; ancak sistem faizleri düşürerek, hayali ve spekülatif sermayeyi şişirerek, sermaye vergi ve maliyetlerini azaltıp teşvikleri artırarak, işçi ücret ve haklarını budayarak, işsizliği büyüterek, güvencesizliği ve esnekliği yaygınlaştıran uygulamalarla, kitlelerin geçim mal ve hizmetlerine dönük vergi ve zamlarla, krizi bir süre öteleyebilir.

Gerçekte kriz ve saldırılar, işçi sınıfı ve kitleler için, ekonomik durgunluk ve daralmadan epey önce başlamıştır. Çoğu ülkede krizden önceki birkaç yıl önce, işçi eylemlerinde belirgin bir yükseliş yaşanmasının ve krize doğru bu sınıfsal ön hat mücadelelerinin, sonraki daha geniş çaplı isyan dalgasının habercisi ve öncü-hazırlayıcısı olmasının nedeni budur. Örneğin Şili’de, 2019 isyandan 2 yıl önce bakır madeni işçilerinin grev ve direniş dalgası, 2018 yılı sonunda liman işçilerinin militan ve çatışmalı mücadeleleri, bu yılın yaz aylarında ise 100 bin öğretmenin 1.5 aya yakın süren grevi yaşanmıştı. Endonezya’da önceki yıllarda yeni iş yasasına karşı parlamento önünde büyük işçi eylemleri, Irak’ta ise geçen yaz elektrik ve su kesintilerine karşı büyük bir eylem dalgası yaşanmıştı.

Şili’de metro ulaşımına yüzde 3 zammın bir isyanı tetiklemesi, pek çoklarını şaşırttı, ama kapitalist birikimin uzlaşmaz emek-sermaye karşıtlığına Şili örneği üzerinden daha yakından bakalım: Şili’de şehir içi ulaşım sistemi tarifeleri dünyanın en pahalılarından biri, bir bilet yaklaşık 8 TL’ye karşılık geliyor ve ulaşım ortalama ücretin yaklaşık yüzde 21’i civarında!

Şili’de kişi başına ortalama gelir 16 bin peso, asgari ücret 400 peso, ortalama ücret 550 bin peso civarında, bir ailenin ortalama asgari gıda harcaması ayda 500 bin peso ve nüfusun yarısı ayda kişi başına 200 bin peso’dan azıyla geçinmeye çalışıyor. Ortalama emekli aylığı 300 bin peso civarında ve emeklilerin çoğunluğu 75 yaşına kadar, ya da sağlıkları ne kadar elverirse, asgari ücretin altında işlerde çalışmaya devam etmek zorunda kalıyorlar.

2018’de, Şili’de tam 27 bin hasta işçi veya yoksul emekçi, kamu hastanelerinde aylar ve bazan yıllar süren ameliyat veya tedavi sırası beklerken öldü, çok daha fazla işçi ve emekçi ise tekelleşmiş eczane zincirlerinde fahiş fiyata satılan ilaçlarını alamadıkları için ölüyor ya da kötürüm bir yaşam sürdürmek zorunda kalıyor.

Şimdiki Şili isyanında, çoğu Wall Mart’a bağlı 200 hipermarketin, 70 benzin istasyonunun ve bir dizi lüks lokanta ve eğlence merkezinin yanısıra, tam 120 büyük eczane mağazasının da yakılıp yıkılması rastlantı olmasa gerek.

Bu tabloda işsizlik, ücret artışı, çalışma koşulları, eğitim, sağlık, elektrik, su, gıda, ulaşım, konut koşullarının geniş çaplı iyileştirilmesi gibi istemler, kronik yolsuzluğun (ki kitleler bundan apaçık biçimde banka ve tekellerle kaynaşmış ve çürümüş devlet iktidarının işçileri ve yoksulları organize soyma ve ezme aracı olmasını anlıyor) kaldırılması, mali oligarşik neo-liberal despotik iktidar ve rejimlerin indirilmesi istemleriyle bütünleşiyor.

Şili’de bir gencin “yurttaş değil proleteriz” duvar yazısı, günümüz isyan defterine düşülmüş en önemli notlardan biriydi.

Kapitalist birikimin uzlaşmaz karşıt niteliğini, önce teorik olarak, sonra da günümüzdeki isyan dalgalarından belli çizgilerle göstermeye çalıştık. Günümüz isyan dalgasının en önemli karakteristiği, emek-sermaye, proletarya-burjuvazi uzlaşmaz karşıtlık ve çatışmasını, ve henüz çok belirgin olmasa da bir dizi anti-kapitalist dinamiği, önceki dalgalara göre daha fazla hissettirmesidir.[53]

Evet, sürdürülemez kapitalist sistem basitçe “düzeltilemez” yani eskisi gibi sürdürülemez durumdadır. Ve Ergin Yıldızoğlu’nun işaret ettiği gibi, “Bugün, adeta bir “çorak ülkede” yaşıyoruz! Diğer taraftan, tarih tam da böyle dönemlerde yapılabiliyor!”[54]

O hâlde şimdi Şili’de de “De te fabula narratur!/ Anlatılan senin hikâyendir,” diyerek; Karl Marx’ın, “Tarih yargıç, infazcısı ise proletaryadır,” uyarısını bir kez daha anımsama/ anımsatma zamanıdır.

Çünkü “Marx’ın tarihe yön verecek kapasiteye sahip bir aktör olarak gördüğü proletarya, kendi nesnelliğinin bilincinde olan ve bu nesnelliği aşacak iradeyi taşıyan bir sınıftır. Örneğin işçi sınıfı, sırf kapitalist üretim biçimi içinde sömürülen sınıf olduğu için değil, genellikle ve süreklilikle gereksinimleri karşılanmayıp, sermayeyle sistematik bir mücadeleye maruz kaldığı, dolayısıyla hedeflerinin peşine düşüp, kapitalizmin iktisadi aygıtını durdurma -ve bazı sınırlar içinde yeniden yönlendirme- gücüne sahip bir sınıf olduğu için kapitalist toplumdaki diğer bütün toplumsal ve siyasi güçlerden farklı olarak sosyalizmin vazgeçilmez etmenliğiyle vasıflandırılmıştır.[55]

Marx için proletarya, insanların tek tek yaşadığı çelişkiyi aşacak ortak aklın temsilcisi olabilecek bir sınıf olduğu, başka bir deyişle tekil insanların çıkarları ile onların türsel varlığının ortak çıkarları arasında yüzyıllardır süren çelişkiyi bir devrimle ortadan kaldıracak olan “kolektif Prometheus”un ta kendisi olduğu için devrimci bir sınıftır. Bu yüzdendir ki daha önceki hiçbir toplumsal devrimde görülmediği ölçüde ortak insan aklının ve bilinçli tasarımın ürünü olan sosyalist devrim, insanlığın kendi tarihini kendisinin yapma serüveninde yepyeni bir deneyimdir.”[56]

Elbette Hindistanlı Marksist Prabhat Patnaik’in “Devrimi artık ciddiye almalıyız,” sözünü unutmadan; isyanın muhtaç olduğu önderlikle veya güncel öndersizlik krizini aşarak!

Kuşku yoktur ki Şili ile birlikte Güney Amerika kıtasındaki siyasal ve sosyal gelişmeler dünya soluna önemli deneyler ve perspektifler sunmaktadır; geçmişte verilmiş mücadelelerin birikimi günümüz dünyasının koşullarında değişik biçimde meyvelerini veriyor.

Bugünlerde başkaldıran Şili’nin duvarları, “Yaşadığımız Depresyon Değil Kapitalizm/ No Era Depresión Era Capitalismo!” diye haykırırken yaşanan UP tecrübesi ile Başkan yoldaş Salvador Allende ve Simón Bolívar, Emiliano Zapata, José Martí, Farabundo Martí, Augusto Sandino, Fidel Castro, Hugo Chávez ile tabii ki Che Guevera’nın mücadele birikimleri günümüz isyanlarına dahildir.

 

3 Aralık 2019 19:17:26, İstanbul.

 

N O T L A R

[1] 11 Aralık 2019 tarihinde Kocaeli Dayanışma Akademisi’nde yapılan konuşma… Newroz, Aralık 2019…

[2] Pablo Neruda.

[3] Elif Görgü, “Inti Illimani Kurucularından Jorge Coulon: Şili’de Değişim Başlamalı”, Evrensel, 17 Kasım 2013, s.5.

[4] “Şili’de eylemci bir kadın devlet tarafından katledildi. #DanielaCarrasco idi. Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde Şili’de eyleme katılan kadınlar, Kadın Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı önünde kadın cinayetlerini, cinsel saldırı ve istismar olaylarını protesto etti. Kadınların hep bir ağızdan söylediği marşta ise şu ifadeler vardı: ‘Tecavüzcü sizsiniz. Devlet. Hâkimler. Ordu. Devlet başkanı’...” (“Şilili Kadınlar Bakanlık Önünde: Zanlı Sizsiniz”… https://www.gazeteduvar.com.tr/kadin/2019/11/28/silili-kadinlar-bakanlik-onunde-zanli-sizsiniz/)

[5] Elif Görgü, “Şili’de Polis Saldırılarını Belgeleyen Kadın Gazeteci Öldürüldü”, 25 Kasım 2019… https://www.evrensel.net/haber/391665/dunya-turu-silide-polis-saldirilarini-belgeleyen-kadin-gazeteci-olduruldu

[6] “Şili’de Direnişin Sembol İsimlerinden Biri Daha Yaşamını Yitirdi”, 28 Kasım 2019… http://odakdergisi.com/silide-direnisin-sembol-isimlerinden-biri-daha-yasamini-yitirdi/

[7] Kemal Erdem, “Şili: 1973 Yenilgisinin Dersleri”, 2 Nisan 2004… https://marksist.net/TRH/Kemal%20Erdem-%20Sili%201973%20Yenilgisinin%20Dersleri%20.htm

[8] Doğu Eroğlu, “Allende ve Sosyalizme Giden Yol”, Birgün, 27 Haziran 2013, s.2.

[9] Mike Gonzales, “Şili 1972-1973/ İşçiler Birleşiyor” başlıklı makalesi, Devrim Provaları, der: Colin Barker, çev: Umut Haksan-İrem Yılmaz, Yordam Yay., 2008.

[10] “Sayın Cumhurbaşkanı’na, Yoldaş Allende: Mücadele içindeki Sanayi Kordonları Bölge Koordinasyon Komitesi, Bölge Doğrudan Tedarik Kontrol Komutası ve İşçilerin Birleşik Cephesinde örgütlü işçi sınıfı olarak size yazmanın zamanı geldi. Biz yalnızca Şili’deki devrimci sürecin tasfiyesinden değil, daha da önemlisi yakın gelecekte acımasız ve cani bir faşist rejime yol açacak birtakım olaylardan dolayı endişeliyiz.

Önceleri, bizi endişelendiren husus, sosyalizme doğru ilerleyen sürecin, merkezci, reformist, burjuva demokratik bir hükümet tarafından tehlikeye atılıyor olmasıydı. Zira hükümet, kitleleri hareketsizleştirmeye çalışıyor ya da onların kendini koruma güdüsünden kaynaklanan anarşik isyan eylemlerine yönelmesine sebep oluyordu.

Fakat şimdi, en son olaylara baktığımızda, bundan artık endişelenmiyoruz. Çünkü şimdi kaçınılmaz olarak faşizme giden bir yolda olduğumuzdan eminiz.

Bu nedenle, işçi sınıfının temsilcileri olarak vazgeçilmez olduğunu düşündüğümüz önlemleri sıralayacağız.

Öncelikle, yoldaş, Unidad Popular programının uygulanmasını istiyoruz, çünkü 1970 yılında biz bir adama oy vermedik, bir programa oy verdik.

Halk Birliği programının ilk bölümü ‘Halkın İktidarı’ başlığını taşıyor.

Programın 14. sayfasını aktarıyoruz: ‘Halkçı ve devrimci güçlerin birleşme sebebi, bir Cumhurbaşkanının yerine bir başkasını ya da iktidardaki bir partinin yerine bir diğerini getirmek için mücadele etmek değildir. Bu birliğin amacı, ülkedeki durumun gerektirdiği esaslı değişiklikleri gerçekleştirmek, iktidarın eski egemen gruplardan işçilere, köylülüğe ve orta sınıfın ilerici kesimlerine devredilmesini sağlamaktır… Devletin mevcut kurumlarını, gerçek iktidar işçilerin ve halkın elinde olacak şekilde dönüştürmektir.’

‘Halk hükümeti, gücünü ve otoritesini esas olarak örgütlü halkın kendisine sağladığı desteğe dayandırır.’

Sayfa 15: ‘Yeni iktidar yapısı, kitlelerin seferberliği yoluyla, tabandan oluşturulacaktır.’

Program yeni bir anayasadan, tek meclisli sistemden, Halk Meclisinden, üyeleri Halk Meclisi tarafından atanacak bir Yüksek Mahkemeden söz etmektedir. Sayfa 24’te silahlı kuvvetlerin insanları baskı altına almak için kullanılmasının reddedileceği belirtilmektedir.

Yoldaş Allende, eğer bu ifadelerin sınıf için asgari bir program olan Halk Birliği programından alıntılar olduğunu belirtmesek, bunların Sanayi Kordonlarının ‘ultra’ diliyle yazılmış olduğu bize söylenirdi.

Ama soruyoruz: Yeni Devlet nerede? Yeni Anayasa, Tek Meclis, Halk Meclisi, Yüksek Mahkemeler?

Üç yıl geçti, Yoldaş Allende, kitlelere güvenmediniz ve şimdi biz işçiler inancımızı yitirdik…

Yoldaş Başkan, bu acil çağrıyı yapıyoruz, çünkü bunun Şili ve Latin Amerika işçi sınıfının binlerce neferinin öldürülmesinden kaçınmak için son şans olduğuna inanıyoruz… Sanayi Kordonları İl Koordinasyon Komitesi.” (“… ‘Sanayi Kordonları’ndan Allende’ye Mektup”, 20 Eylül 2019… https://marksist.net/ceviriler/sanayi-kayislarindan-salvador-allendeye-mektup)

[11] Elif Görgü, “Cesaret ve Aklın Gücüyle”, Evrensel Pazar, 3 Mart 2013, s.14.

[12] “Allende’nin başkanlık sarayı bombalanmaya başlandı. Allende vuruşarak öldü. Yıllar sonra Allende’nin ölmeyip intihar ettiği açıklandı.” (Miyase İlknur, “Selam Sana Allende!”, Cumhuriyet, 16 Eylül 2018, s.13.)

[13] Mete Kızık, “Castro’run Silahı, Allende’nin Özkıyımı”, Cumhuriyet Hafta Sonu, 12 Eylül 2009, s.7.

[14] Gabriel García Márquez, Latin Amerika’nın Kaynayan Damarları, derleyen: Masis Kürkçüğil, İthaki Yay., 2004, s.48.

[15] Erinç Yeldan, “21 Kasım 1973, Santiago Stadyumu: Şili 1- Sovyetler Birliği 0”, Cumhuriyet, 3 Haziran 2009, s.13.

[16] Hadi Uluengin, “Şili: Tam Kırk Yıl”, Taraf, 11 Eylül 2013, s.9.

[17] Ömür Şahin Keyif, “Allende! Burada!”, Birgün, 11 Eylül 2018, s.13.

[18] Mustafa K. Erdemol, “Şili’nin Demokrat Başkanı Aylwin Öldü”, Birgün, 26 Nisan 2016, s.5.

[19] Isabel Allende, Ruhlar Evi, Çev: Nihal Yeğinobalı, Öykü Yay., 1987.

[20] Ertuğrul Mavioğlu, “Gracias A La Vida!”, Özgürlükçü Demokrasi, 10 Eylül 2016, s.3.

[21] “Kayıp Yakınları Af Önerisine Öfkeli”, Cumhuriyet, 23 Temmuz 2010, s.11.

[22] “Şilili İşkenceci İtirafa Hazır”, Radikal, 2 Kasım 2009, s.11.

[23] “Şili’de Geçmişle Hesaplaşma”, Birgün, 3 Eylül 2009, s.10.

[24] “Şili Geçmişiyle Hesaplaşıyor”, Evrensel, 3 Eylül 2009, s.10.

[25] “Şili’de Büyük Dalga”, Taraf, 3 Eylül 2009, s.2.

[26] “Pinochet’nin Adamlarına Kötü Haber”, Cumhuriyet, 3 Eylül 2009, s.10.

[27] “Neruda’nın Ölümündeki Sır Perdesi Kalkıyor”, Milliyet, 10 Şubat 2013, s.26.

[28] Mustafa K. Erdemol, “Neruda’yı Faşist Devlet Öldürdü”, Birgün, 7 Kasım 2015, s.2.

[29] “Cunta Kurbanları İçin Müze”, Cumhuriyet, 19 Haziran 2009, s.10.

[30] Sezin Öney, “Balkan Savaşlarında Pinochet Parmağı”, Taraf, 7 Ekim 2009, s.2.

[31] “Pinochet’nin Servetini İngiltere Gizledi”, Cumhuriyet, 24 Ağustos 2009, s.11.

[32] “Pinochet’nin Serveti Britanya’nın Kanatları Altında”, Radikal, 24 Ağustos 2009, s.11.

[33] Şilili iki kız çocuğu, darbe hayatlarını değiştirene kadar çok yakın arkadaştı. Evleri aynı sokakta karşılıklı olan bu iki çocuk, aynı okula gidiyordu. Siyah beyaz fotoğraflarda beraber gülümseyen iki arkadaş, sokakta birlikte oyun oynuyor ve bisiklete biniyordu. Babaları, birbirine arkadaşlık ile bağlı olan çok yakın iki pilottu. Siyasi görüşleri farklı da olsa Savunma Bakanlığı’nda ya da düzenlenen partilerde politikadan konuşmayı seviyorlardı. Babalardan Fernando Matthei, askeri akademide yüksek bir rütbeye sahipti ve İsveç sistemini takdir ediyordu; Yüzbaşı Alberto Bachelet ise Fidel Castro tarafından yönetilen Küba’yı beğenmekteydi.

Bachelet ailesinin bahçesi zeytin ağaçlarıyla kaplıydı. Bu bahçeye hayranlık duyan Baba Matthei bahçenin yakınına kendi evini inşa ettiğinde arkadaşı Bachelet, Matthei’ye iki zeytin bir de vişne ağacı hediye etmişti. 1970 yılında sosyalist lider Salvador Allende, Şili’nin devlet başkanı seçilmişken Matthei, 1971 yılında bir görev için İngiltere’ye gönderildi. 11 Eylül 1973’te ise Şili halkının hafızalarına onarılmaz anılarla kazınan, Pinochet darbesi gerçekleştirildi. Baba Bachelet, aynı gece tutuklandı, sonra tekrar bırakıldı, gene tutuklandı ve bu süre içinde sayısız işkencelerden geçti.

Bachelet, sonraki günlerde oğlu Alberto’ya yazdığı mektupta “26 gün boyunca kimseyle görüştürmediler. 30 saat boyunca işkenceye maruz kaldım. İçimi mahvettiler, zihinsel açıdan da tükettiler” diyecekti. Matthei ise darbeden üç ay sonra Hava Kuvvetleri Akademisi’nin başkanı olarak Şili’ye geri döndü. Aynı akademinin bodrum katında ise arkadaşı Bachelet işkence görmekteydi. Dört yıl sonra cuntanın ileri gelen isimlerinden biri olacak Matthei, anı kitabına arkadaşının kaderiyle ilgili olarak “İtiraf etmeliyim ki akademinin bodrum katında ya da hapisteyken onu görmeye gitmedim, bundan utanıyorum. Sanırım o zaman sağduyu cesaretimin önüne geçti,” diye yazacaktı.

Bachelet, daha fazla işkencelere dayanamadı ve 1974 yılında hayatını kaybetti. Eşi ve kızı ise bu sırada darbe yıllarına damgasını vuran Villa Grimaldi toplama kampında işkence görmekteydi. Ardından Doğu Almanya’ya sürgüne gönderildiler. Matthei’nün ısrarları üzerine Pinochet, Bachelet ailesinin 1979’da Şili’ye dönmesine izin verdi.

Kızı Michelle Bachelet, ülkeyi terk etmeden başladığı tıp eğitimini tamamladı. Hikâyenin diğer kahramanı olan çocukluk arkadaşı Evelyn Matthei ise darbe yıllarında Londra’da ekonomi eğitimi aldı ve bugünün Şili Devlet Başkanı Sebastian Piñera’nın bankacılık işlemleriyle ilgilenen şirketinde çalıştı. Babası gibi gönlünü sola kaptırmış olan Michelle Bachelet ve bugünün sağcı lideri Piñera’nın himayesinde seçime giren Evelyn Matthei’nün yolları, düzenlenen başkanlık seçimlerinin en güçlü adayları olarak yıllar sonra tekrar kesişti.

1988 yılında askeri rejimin sona ermesinin ardından politikaya atılan iki kadın, ülke tarihinin hem acılarla dolu geçmişini hem de geleceğe dair beslenen umudunu temsil ediyor. 2006 yılında Şili’nin ilk kadın lideri seçilen Bachelet, dört yıl sonra görevini yüzde 84 destek oyuyla bıraktı, Birleşmiş Milletler’in kadın departmanının başına geçti. Matthei ise başkanlık adayı olarak gösterilene kadar şimdiki hükümette Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olarak hizmet verdi. (Özge Özdemir, “Pinochet’nin Ayırdığı Dostlar Rakip Oldu”, Milliyet, 18 Kasım 2013, s.20.)

[34] Aydın Çubukçu, “Dünya Kabuğunu Zorluyor”, Evrensel, 18 Aralık 2013, s.11.

4.01.2020 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR