DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR? (2)

DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR? (2)

Eş zamanlı kesitte kitleler öfkeli ve kendilerine güvenliydiler. Bu yüzden burjuvazi saldırılarında fazla ileri gidemiyordu. Allende kitlelere sükûnet telkin ederken, gerici güçler karşı saldırı için hazırlık yapıyordu. Gerici çeteler silahlandırılıyor; istihbarat servisinin ve ordunun tepe kademelerinde planlar hazırlanıyordu.

Allende parlamentoda zekice manevralar yaparak konumunu koruyabileceğini sanıyordu. Planlarında kitlelerin devrimci hareketine yer yoktu. Yine de “devrimci” imajını korumak üzere demagojik söylemler kullanıyordu: “Kitleler hükümeti kazandılar, şimdi iktidarı kazanmalılar” diyordu. Aslında kitlelere “iktidarı alın” demekle kendi üzerindeki sorumluluğu kitlelere havale ediyordu. Çünkü şurası açıktı ki, kitleler kendilerine önderlik eden bir parti olmaksızın iktidarı alamazlardı ve kitleler önder olarak Allende’yi görüyordu. Allende ise kitlelere “gericileri provoke etmemelerini” öğütlüyordu. Gerici sınıfları provoke etmeden iktidar nasıl alınabilirdi?

Oysa fabrikalarda ve işçi semtlerinde işçi sınıfının iktidar organlarının nüveleri ortaya çıkıyordu. Yoksul köylüler toprak işgali girişimlerinde bulunuyordu. Burjuvazi bölünmüş durumdaydı. İşçi ve köylüler silahlandırılabilir, işçi, köylü ve asker konseyleri için çağrı yapılabilirdi. Ancak işçi sınıfı partileri bu fırsatı değerlendirmediler. Böylelikle gericilik insiyatifi eline almaya başlayacaktı.

Şili’deki egemenler burjuva medyanın ve CIA’in aktif desteği ile “silahlı grupların silahsızlandırılması” talebiyle kampanya başlattılar. Amaç sol örgüt ve partilerin silahlarına el konulmasıydı. Bu arada silahlı faşist çeteler sokaklarda terör estiriyordu. Toprak sahipleri ve kapitalistler ekonomiyi baltalıyordu. ABD emperyalizmi Allende hükümetiyle tüm ekonomik ilişkileri kesti ve dünya çapında Şili bakırının boykot edilmesini örgütlemeye çalıştı. Ekonominin merkezi plan altına alınmadığı ve özel mülkiyete son verilmediği koşullarda enflasyonun yükselişi önlenemedi. Enflasyon hem yükselen ücretleri aşağıya çekti hem de orta sınıfları olumsuz etkiledi.

Karşı-devrimci propaganda güçleniyordu. Özellikle “gelirlerin azalması” ve “karaborsa” burjuvazinin eline koz veriyordu. Buna rağmen Mart 1973 seçimlerinde UP yüzde 44 oy aldı. İşçi sınıfı artık gericiliğe karşı bir şeyler yapılmasını istiyordu. İşçiler silah talep ediyordu, sokaklara dökülmek ve burjuvaziyi alt etmek için liderlerinden talimat bekliyordu. Ama o liderler işçi kitlelerini sükûnete ve sağ duyuya davet ediyordu.

Bir İngiliz gazeteci 11 Eylül 1973 darbesinden yaklaşık iki ay önce ‘The Economist’te yer alan bir makalede “Eğer Şili ordusu şimdiye kadar sabrettiyse, bunun sebebi, ülkenin demokratik geleneklerinde değil işçi hareketinin muazzam gücünde aranmalıdır” diyordu.

29 Haziran 1973’te ordu içerisinden bir grup tanklarla harekete geçti. Birkaç saat içerisinde binlerce işçi greve çıktı, fabrikalar işgal edildi, fabrikalarda nöbetçiler bırakarak hükümet binalarına yönelen işçiler, hem hükümet binalarını hem de Başkanlık Sarayını koruma altına aldılar. Allende ise işçilere, işe geri dönmeleri çağrısında bulundu. Hükümet işgal edilen fabrikaları zorla geri alarak, Pinochet ve diğer generalleri kabineye sokarak ve en militan işçileri bastırarak, gelmekte olan darbenin hazırlanmasına nesnel olarak yardımcı oldu.

İşçi sınıfının cesareti de, savaşma isteği de vardı. Eksik olan tek şeyse devrimci Marksist-Leninist bir partiydi.

11 Eylül darbesinden 7 gün önce, 4 Eylül 1973’te, hükümeti desteklemek üzere Şili’nin tüm kentlerinde gösteriler düzenlenmişti. 800 bin işçi Santiago sokaklarında ellerinde sopalarla yürüyüşe geçti. Kitleler liderlerine “Daha güçlü vur, halkın iktidarını kur, Allende halk seni savunacak” diye sesleniyordu. Bu gösteri Şili işçi sınıfının mücadele azmini hâlâ kaybetmediğini gösteriyordu. İşçi kitlelerinin tek beklediği şey, silah ve bir mücadele programıydı. Ancak “Sosyalist” ve “Komünist” liderler, yine, işçilere sükûnetle evlerine dönmelerini salık veriyordu. Artık darbeci generallerin önünde korkacakları bir engel kalmamıştı.

11 Eylül’de harekete geçen ordu birlikleri Santiago’daki La Moneda Başkanlık Sarayını kuşattı. Başkan Allende teslim olmayı reddetti…

Saray taarruz altındayken Şili Radyosundan üç kez halka seslendi, Son mesajı aynen şöyleydi:

“Size son kez hitap ediyorum. Uçaklar Magallanes radyosunun vericilerini bombaladı.

Bu tarihsel geçiş anında, halkıma sadakatimi hayatımla ödeyeceğim. Ama yüz binlerce Şililinin bilincine düşen tohum ergeç yeşerecek. Onların silahları ve güçleri var. Ama toplumsal ilerleyişi şiddet ve cinayetle durduramazlar. Bu ülkenin geleceğini kuracak gençlere sesleniyorum: Şili’de faşizmin geçmişi uzun. Tüm terörist suikastlar, havaya uçurulan köprüler, yıkılan demiryolları, patlatılan petrol kuyuları onların eseriydi.

Hepsi satın alınmıştı. Tarih önünde yargılanacaklar.

Az sonra sesimi artık duymayacaksınız. Ama hep sizinle olacağım. Beni vatana sadık bir onurlu insan olarak hatırlayın. Halkım kendini savunmalı, ama feda etmemeli. Vatanın emekçileri, ben Şili’ye ve geleceğine inanıyorum. Başka adamlar, başka insanlar ihanetin bastırdığı bu acı karanlığı aydınlatacaklar. Er geç özgür insanın geçeceği kapıları açacak ve daha adil bir toplum kuracaklar. Yaşasın Şili! Yaşasın halk! Yaşasın emekçiler!

Bunlar benim son sözlerim ve fedakârlığım boşuna değil, satılmışlığa, korkaklığa ve ihanete bir ahlâk dersi olacağına eminim.”

Pek çok kimsenin “Compañero Presidente/ Başkan Yoldaş diyerek sevdiği Allende’nin halkına söylediği son sözler bunlar oldu.

 

I.4) DARBE SONRASI

 

11 Eylül 1973’te Pinochet darbesinden sonra Kissenger, Nixon’la ilk telefon konuşmasında, darbe için “mümkün olduğu kadar iyi şekilde koşulların yaratıldığını” söyleyecekti.

Darbenin ardından Pinochet’ye ABD’nin “yakın işbirliği isteğine” dair bir not iletildi. Pinochet hiç vakit kaybetmeden, ABD’nin istediği adımları attı ve ülkeyi ABD sermayesine, Chicago Boys’un (Chicago Üniversitesi’nde eğitim gören, serbest pazarı savunan bir grup Şilili ekonomist) emrine açtı.

James Petras, 2006 tarihli makalesinde olanları şöyle anlattı: “Washington gücünü yeniden kurdu, büyük mülk sahiplerini ve dış politikadaki hâkimiyetini olumsuz etkileyen kanun ve politikaları tersine döndürdü. Latin Amerika’daki tüm yeni diktatörlükler, milliyetçileri, sosyalistleri, demokratları ve popüler muhalefeti bastırmak karşılığında, ABD hükümetinden büyük fon aldılar. Dünya Bankası ve IMF kredilerinden de kolayca yararlanan bu ülkelerde büyük borç döngüleri böylece başlatılmış oldu. Her bir rejim; Küba ve Bağlantısızlar Hareketi’yle ilişkisini kesti, tüm uluslararası forumlarda ABD’yle hizalandı. Askeri rejimler, ekonomiyi özelleştirme, işçiler lehine yasaları feshetme, toprak paylaşımı programlarını tersine çevirme, yerel pazar için üretime karşılık serbest pazar ithalata dayalı büyüme yoluna girdi…”

Allende, iktidara geldiği gibi, yönetimi emekçi kitlelerden yana programlara yönlendirmiş; ABD’nin sahip olduğu bakır madenleri kamulaştırma, tarım reformu, çocuklara süt dağıtma programı, asgari ücretin yükseltilmesi gibi adımlar atmıştı.

Faşist darbe, tüm bu politikaları tersine çevirdi. Darbenin hemen ardından solculara yönelik operasyonlar başlatıldı, ölüm karavanları, Allende yanlısı mahalleleri dolaşarak sosyalistleri infaz etti. Binlerce kişi toplama kamplarına gönderildi, işkence tezgâhlarından geçti, kaybedildi. Ülke sessizliğe gömülmüştü…

Büyük şair Pablo Neruda, darbeden yalnızca 12 gün sonra hayatını kaybetti. 25 Eylül’de kaldırılan cenazesinde en çok hissedilenlerden biri bu büyük sessizlikti. Allende’nin kuzeni Yazar Isabel Allende de oradaydı. Yıllar sonra katıldığı bir söyleşide o günü anlatacaktı:

Allende 11 Eylül 1973’te askeri darbeyle devrildi. Başkanlık sarayından çıkışta çekilen fotoğraf son fotoğrafıydı. İleriki yıllarda kamuya açılan CIA belgelerinde, Şili’deki CIA bölge şefliğinin solu itibarsızlaştırmak ve bölmek için bir dizi siyasi operasyonu yürüttüğü ifade edildi. Nixon, Allende karşıtı operasyonlara CIA’ye 10 milyon dolar bütçe verdi.

“Cenazeye çok az kişi katılabildi. Onun partisinden kişiler (ŞKP), solcular, arkadaşları ya tutaklanmıştı ya da bir yerde saklanıyorlardı. İsveç Büyükelçisi oradaydı… Uzun siyah bir pardösünün içinde çok uzun bir adam… Ellerinde otomatik silahlarıyla askerler, mezarlığa kadar giden yol boyunca dizilmişlerdi… Büyükelçi’nin pardösüsüne tutunup arkasında durdum, kimse onu vurmaz diye düşündüm…

Başlangıçta cenaze korteji sessizdi. Sonra bir noktada, çevredeki bir inşaattan işçilerin haykırışı duyuldu: Yoldaş Pablo Neruda! Herkes karşılık verdi; Burada!

Sonra başka biri bağırdı; Yoldaş Allende! Burada!”[17]

Evet, artık Allende her yerdeydi… Bu kâbus ile Pinochet 11 Mart 1990’a kadar ülkeyi askeri diktatörlük rejimi altında yönetti. Darbe yüzünden 100 binden fazla kişi gözaltına alındı, 40 bini tutuklandı. On binlercesine işkence yapıldı. 3 bin kişi gözaltına öldürüldü. Devlet ve çeteleri tarafından öldürülen, cesetleri bile bulunmadığı için kayıplar listelerine kaydedilen binlerce insanın mezarları bile bulunamadı. Binlerce ceset Pasifik Okyanusu’na atılmıştı. Öldürülenlerin bir kısmı da Atacama çölünün tuzlu toprağına gömülmüşlerdi. Tuzun koruyucu etkisi nedeniyle sonraki yıllarda o toplu mezarlardan cesetler çıkarılabilecekti.

200 bin kişi ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldı. 25 bin öğrenci, bin öğretim görevlisi üniversitelerden çıkarılırken, 200 bin işçi de işlerinden atıldı. Şili’de 1973’de yüzde 6 olan işsizlik oranı, Pinochet’nin görevi bıraktığı 1990’da yüzde 35’e yükseldi.

İşte ITT’nin, Anaconda’nın, Konnecutt’ın süfli çıkarları için Şili halkına çektirdikleri veya Şili deneyinin “eseri” buydu…

16 yıl sürecek olan bu kanlı diktatörlük döneminde, tutuklananların, işkence görenlerin, “kaybedilenlerin” haddi hesabı yoktu. Bütün bunların yanı sıra, Şili, faşist diktatörlük altında, liberal ekonominin en vahşi uygulamalarına deneme tahtalığı yaptı. Eğitim, sağlık ve sosyal sigorta sistemi de dahil olmak üzere her şey özelleştirildi, bunlara daha önce devletleştirilen işletmeler de dahildi. Anaconda ve Kennecott, diktatörlük döneminde bakır madenlerine yeniden kavuştu.

Faşist diktatörlük, UP Hükümetinin el koyduğu toprakların yarısını eski sahiplerine iade ederken, küçük üreticilerin elindeki topraklar da kredi borçları ve diğer borçlar nedeniyle yine büyük toprak sahiplerinin eline geçmişti. Darbeyi izleyen yıllarda ücretler hızla düşerken, 1970’te yüzde 6 olan işsizlik oranı 1980’lerin ortalarında yüzde 32’nin üzerine çıkmıştı. Pinochet, 1981’de, 1989’a kadar görev başında kalmasını öngören bir anayasayı halkoyuna sundu ve anayasanın yüzde 90 çoğunlukla kabul edildiğini ilan etti. Bu arada darbenin üzerinden yıllar geçmesine rağmen halk üzerindeki baskı hafiflemiyor, binlerce insanın kitleler hâlinde tutuklanıp stadyumlara doldurulmasına devam ediliyordu. Fakat azgın faşist diktatörlüğün zulmü altında inim inim inleyen halk, er geç tepkisini yükseltecekti. Nitekim, 1983 Mayıs’ında on binlerce işçi Bakır İşçileri Konfederasyonunun çağrısıyla greve gitti ve hükümetin tanklarla ve askeri birliklerle karşılık vermesi üzerine bu eylem ulusal protesto gününe çevrilerek daha da kitleselleştirildi.

İlerleyen günlerde kamyoncuların tutuklu sendikacıların serbest bırakılması ve Şili’nin demokrasiye dönmesi için başlattıkları grevi yeni ve daha yaygın protesto eylemleri izledi. Pinochet’nin bu eylemlere yanıtı sertti: evler basıldı, sokaklar ablukaya alındı, onlarca insan öldürülürken binlercesi tutuklandı. Ama ok yaydan bir kez çıkmıştı ve ilerleyen yıllarda gerek yükselen işçi hareketi gerekse yaşanan ekonomik bunalım diktatörlüğü oldukça zayıflatacaktı. Şili anayasa gereği 1989’da yapılan seçimlerle parlamenter işleyişe geçti ve bu süreci Pinochet’nin ve darbeci generallerin yargılanması yönündeki halk baskısının artması izledi.

İlerleyen yıllarla birlikte Pinochet’nin faşist iktidarının iç ve dış desteğini yitirdiği, görünürdeki monolitik yapısına rağmen içten çürüdüğü açıktı. Nitekim faşist diktatörlük karşıtı muhalefet zamanla güç kazanmaya başlamıştı. 1982-83 yıllarında yaşanan ekonomik bunalım faşist iktidarın durumunu zayıflatırken, açık kitle gösterileri de yükselmekteydi. İç ve dış burjuva güçlerin güdümlü bir parlamenter işleyişe geçilmesi için egemen kılmaya çalıştıkları plan Türkiye’dekiyle benzerlikler gösteriyordu. Ama Şili’de işçi hareketi ve devrimci kitle güçleri faşizmin çözülüş sürecinde Türkiye’ye oranla daha etkili bir mücadele sergilediler. Kitle eylemlerinin durdurulamaz gelişimi karşısında Pinochet 1984 yılında sıkıyönetim ilân edecekti. Faşist yönetim, baskıları artırarak ve sıkıyönetim tehditleriyle kaçınılmaz sondan kurtulmaya çalışsa da tarihin çarkını geri döndürmeye muktedir olamayacaktı.

Nitekim 1987’ye gelindiğinde, Pinochet sıkıyönetimi kaldırmak ve siyasal partilerin kurulmasına izin vermek zorunda kalmıştı. Fakat hiç değilse kendi paçasını kurtarmak amacıyla devlet başkanlığını bir dönem daha uzatmak için yine halkoylamasına başvurdu, bu kez sonuç hayır idi. Pinochet, artık iktidarın sivillere devredileceğini açıklamak zorunda kalmıştı. Aralık 1989’da yapılacak seçimler öncesinde on yedi siyasal parti Demokrasi İçin Partiler Koalisyonu adlı bir seçim bloğu oluşturdu. Seçimleri bu ittifakın desteklediği Hıristiyan Demokrat adayın kazanmasıyla Şili’de parlamenter işleyişe geçildi.

 

  1. AYRIM: GÜNCEL DURUM

 

17 yıl süren faşist rejiminin ardından 1989’da cumhurbaşkanlığına seçilen ilk sivil Patricio Aylwin Azocar idi. 1989’da 71 yaşında yüzde 55.2 oy oranıyla Cumhurbaşkanı oldu.

Cumhurbaşkanlığı döneminde yaptıkları önemlidir. Çünkü cunta rejimi sona ermekle beraber Pinochet’nin 1980 anayasası yürürlükteydi hâlâ. Bu anayasa faşist lidere sekiz yıl boyunca ordunun başında kalmasına, ardından da senatör olmasına olanak sağlıyordu.

Aylwin bu sorunu çözmek için mücadele etmekten çekinmedi ve tüm risklerine karşın orduya direndi. Direnmekle kalmadı, daha sonra başta Güney Afrika olmak üzere birçok ülkede benzerleri oluşturulan “Hakikât ve Uzlaşma Komitesi”ni kurdu. Cuntanın insan hakları ihlâllerini araştıran komitenin hazırladığı bir raporda 3 bin 200 kişinin Pinochet rejimince öldürüldüğü belirtiliyordu. Televizyonda ağlayarak okuduğu rapor budur. Gözyaşları içinde “Şili Devleti” adına kurban yakınlarından özür dilemişti.[18]

 

II.1) KİRLİ ÇAMAŞIRLAR YA DA HESAPLAŞMA

 

Pinochet diktatörlüğü 1990 yılına kadar devam etti. Allende’nin yeğeni yazar Isabel Allende, darbe dönemini ‘Ruhların Evi’[19] başlıklı yapıtında anlatırken; işkenceci uygulamaların vahşetinden söz eder: İnsanlar statlara toplanarak hapsediliyor, çuvalların içine konularak dikenli tellerin üstüne fırlattılıyor, çırılçıplak kedi dolu çuvallara konularak dövülüyordu.

Söz konusu tabloda Allende döneminin Dışişleri Bakanı Orlando Letelier’in eşi Isabel Morel’in, kocasını öldürten Pinochet’den “öğretmenimiz” diye söz etmesi hayli manidardır. “Pinochet’yi sevdiğimden değil,” diye söze başlayıp, şöyle devam edecekti: “Ama onun pek çok bakımdan bizim öğretmenimiz olduğunu düşünüyorum. Biz onun sayesinde kötüyü öğrendik”![20]

Pinochet döneminde resmî rakamlara göre, 3065 kişi öldürüldü, 1200’den fazlası “kayboldu”;[21] ki gerçek bunun çok ötesindedir!

Örneğin 1973-1990’daki Pinochet diktatörlüğünde siyasi tutukluları işkenceyle öldüren eski askerler, güvenlik karşılığı bildiklerini anlatmak istediklerini, ama hapisten çekindiklerini söylerlerken; ‘1973 Askerleri Emeklileri’nden Fernando Mellado, “Biz pek çok vahşetin uygulayıcısı ve tanığı olduk. Günahlarımızdan arınmak için konuşmak istiyoruz,” diyordu ki; binlerce kişinin öldürüldüğü diktatörlük sonrası geçen 20 senede kayıpların yüzde 8’inden daha azı bulunabilmişti.[22]

Bu tabloda cunta döneminde insan haklarını çiğnemekle suçlanan en az 129 polis ve asker hakkında tutuklama emri çıkarırken; yargıcın, “Kışlada sorumlu kim varsa hedefimizde,”[23] sözleri “hesaplaşmanın özeti” diye sunuluyordu!

Askeri yönetim döneminde yaşanan insan hakları ihlâlleri konusunda en yüksek sayıdaki tutuklama talebi oldu. Tutuklanması istenenlerin hepsinin gizli polis servisi Dina üyesi olduğu ve aralarında şimdiye kadar hiç suçlama yöneltilmeyen onlarca yeni şüphelinin de bulunduğu belirtildi. Şüpheliler, onlarca solcu ve muhalif eylemcinin öldürülmesi ve kaybolmasıyla suçlanıyorken;[24] Yargıç Viktor Montiglio, “İşlenen suçlara karışan ya da insan haklarının ihlâl edildiği olaylara onay verenleri araştırıyoruz” diyordu.[25]

1973-1990 kesitinde 3 bin kişinin ölümü ve kaybolmasından sorumlu Pinochet rejiminin istihbarat örgütü Dina’nın eski üyelerinden 100 kadar yetkilisi hakkında tutuklama kararı çıkarılıyordu.[26]

Eklemeden geçmeyelim: Şili bir konuşulmayanlar ülkesi. Santiago’nun varoşlarındaki Villa Grimaldi’de şöyle bir yazı var: “Unutulmuş mazi hatırayla dolu.” Burası yüzlerce insanın Pinochet ve müttefik şirketlerinin faşizmine karşı çıktığı için öldürüldüğü ve kaybedildiği işkence merkeziydi.

Evet, gerçekten de cuntanın vahşeti sınırsızdı…

Örneğin ŞKP üyesi şair Pablo Neruda’nın şoförü ve sekteri Manuel Araya’nın, “Hastanede farklı bir ilaç enjekte edildiğini ve ardından Neruda’nun kalp krizi geçirdiği”ni açıklaması, yani Pinochet darbesinden sadece 12 gün sonra, 23 Eylül 1973’de gittiği hastanede ölen Neruda’nın cuntacılarca zehirlendiği iddialarına ilişkin olarak açılan davada yargıç Mario Carroza otopsi kararı aldırdı.[27]

Neruda’yı Şili faşist cuntasının öldürdüğünü açıkladı Şili hükümeti. Büyük şair iddia edildiği gibi prostat kanserinden ölmedi yani. Devrimci mücadelesine, şiirlerine tahammül edemeyen faşist Pinochet’nin, tıpkı devrimci şarkıcı büyük Jara gibi Neruda’yı da öldürdüğü artık “resmi” bir gerçekti.[28]

Kolay mı? Kendisi de işkence gören eski Devlet Başkanı Bachelet, ‘Hafıza ve İnsan Hakları Müzesi’ne katkıda bulunanlara teşekkür için düzenlenen törende Şili halkının, bu üzücü tarihin yinelenmemesi için geçmişe ayna tutması gerektiğini söylüyordu.[29]

Ayrıca işkenceci katillerin marifeti bu kadar da değildi: Aralık 1991’de, Yugoslavya çatışmalarla kasıp kavrulurken, komşu Macaristan’da polis, aldığı ihbar üzerine “insani yardım” yazılı paketleri kontrol edince bir skandal patlak verdi. 11 tonluk bir kargonun içi silah doluydu. “Yardımın” geldiği adres, Şili Askerî Hastanesi; yollayan da 1990’da diktatörlüğü sona erdikten sonra orduya komuta etmeye devam Pinochet idi.

Sivil mahkemenin ortaya çıkardığı deliller, Pinochet’nin Hırvat birliklerine 370 ton silah sattığını ortaya koyuyor. Satılan silahlar arasında, Blowpipe tipi yerden havaya füzeler, SG-542 tipi ateşli silahlar ve Mamba tipi tanksavar füzeler vardı.

Pinochet’nin “çok gizli” kargosu, kontrol gerçekleşmeseydi Birleşmiş Milletler’in silah ambargosunu delerek Hırvat birliklerinin eline ulaşacaktı. Şili Ordusu için yurtdışından silahlar satın alınmasından sorumlu kişi olan Albay Gerardo Huber, konuyla ilgili Askerî Mahkeme’de ifade vermeden kısa bir süre önce, 1992’de ortadan kayboldu. İşkence üzerine uzmanlaşan albay bulunduğunda, makineli tüfekle başından vurulmuştu. Pinochet diktatörlüğünün gizli polisi Direccion de Inteligencia Nacional’de (DINA) görevli Huber’in intihar ettiğine hükmedildi ve dosya kapandı. Huber’in ölümünden 13 yıl sonra sivil bir mahkemeye, davayı yeniden ele alması için başvuru yapıldı ve soruşturma başlatıldı. Davanın savcısı Claudio Pavez, 1996’da meslektaşı Maria Soledad Espina’nın Huber’in intihar etmiş olamayacağı yolunda kesin deliller ortaya koymasına rağmen rafta kalan dosyayı 2005’te yeniden açtı.

Kargoların ortaya çıkmasından yaklaşık 20 yıl sonra, dava, Şili’de dört üst düzey emekli generalin Huber’in öldürülmesi olayına karıştıkları gerekçesiyle hapse mahkûm edilmesiyle sonuçlandı. Planlayarak adam öldürmek suçundan, Şili Ordusu’nda askerî istihbaratın tepe noktalarında yer alan emekli generallerden Victor Lizarraga, 10; Manuel Provis ise sekiz yıl hapis cezası aldı. Yine emekli olan General Carlos Krum ve Albay Julio Munoz da, aynı suçlardan ikişer yıl hüküm giydi. Buna karşılık, Huber’i öldüren tetikçinin kimliği hâlâ bilinmiyordu![30]

Bunların yanında Şili’nin eski diktatörünün servetinin gizlenmesinde Britanyalı yetkililerle mali sektörünün önemli rol oynadığı ortaya çıktı. Ölümü sonrası ilk kez Pinochet ailesinin kontrol ettiği servetin toplamının da 2 milyar doları bulduğu anlaşıldı

‘The Independent’ın haberine göre, Şili mali suçlar polisi (‘Brilac’) altın, nakit, hükümet bonoları ve hisse senetlerinden oluşan servetin, İngiliz yetkili ve yatırım kuruluşlarınca korunduğu sonucuna ulaştı.

‘Brilac’ın hazırladığı raporda, İspanyol yargısının 1998’de başlattığı Pinochet’nin İspanya’ya teslim edilmesi sürecinde diktatörün mal varlıklarının dondurulması kararı alındığı; ama İngiliz kuruluşların, mecbur oldukları hâlde buna yanaşmadığı hatırlatılıyor.

İlaç ve silah alım anlaşmaları ile devlet şirketlerinin Pinochet ailesi fertlerine peşkeş çekilmesiyle elde edildiği tahmin edilen servetin İngiltere’ye bağlı vergi cenneti ülkelerde bulunan hesaplara aktarıldığına da raporda yer verilirken, bankaların hesaplar fark edilmesin diye “Augusto José Ramon” gibi uydurma isimler yarattığı, hatta bankerlerin Pinochet için “Joe” gibi takma isimler kullandığı ifade ediliyor.[31]

Rapora göre, 1998’de İspanyol yargıç Balthasar Garzon Pinochet’yi tedavi için gittiği Londra’da tutuklatıp uluslararası bankalardaki mal varlığının dondurulmasına dair karar çıkarttırsa da, Britanya mali sektörü kararı hiçe saymış. Lancaster Üniversitesi’nin Hukuk Merkezi direktörü Prof. David Sugarman, “Bazı bankalar yasalar gereği şüpheli durumlarda bilgileri açıklamaları gerektiği hâlde Pinochet’nin mevduatını hâlâ saklıyor,” dedi.

Pinochet, iktidarında silah ve uyuşturucu anlaşmaları ve özelleştirmelerinden cebe indirdiği paraları Karayipler’den Cebelitarık’a uzanan Virgin Adaları, Cayman Adaları, Bahamalar ve Hong Kong gibi Britanya’nın vergi cenneti kolonilerinde biriktirmiş. Servet Britanya mali sektörünün kurduğu Abanda Finans, Althorp Investment Trust, Ashburton, Cornwall Overseas, Eastview Finance, GLP ve Tasker Investments gibi şirketlere aktarılmış.

2006’da Pinochet’nin Hong Kong’daki uluslararası bir bankada 160 milyon dolarlık altını olduğu öne sürülmüş, banka yalanlamıştı. Britanya hükümetinin Bahamalar’da Pinochet’nin servetini idare ettiği iddiası da gündeme gelmişti. Rapora göre, 1994’te Pinochet’ye hesap açan ABD bankası Riggs’in Londra şubesi hesabını dondurmadığı gibi para kasası olarak işlev görmüş.[32]

 

II.2) AZOCAR SONRASI

 

Patricio Aylwin Azocar sonrasındaki Frei Ruiz-Tagle ve Ricardo Lagos dönemi akabinde, “normalizasyon” sürecine Michelle Bachelet monte edildi.

2006-2010 yılları arasında devlet başkanlığı yapan Bachelet, Şili Sosyalist Partisi üyesi ve Güney Amerika’nın da ilk kadın devlet başkanıydı.

Kendisi darbeden bir süre sonra partideki faaliyetleri nedeniyle gözaltına alınmış ve işkence görmüş. Bir tıp doktoru olan Bachelet, çıkardığı bir yasa ile kadın ve erkek çalışanlara eşit işe eşit ücret ödemeyi zorunlu hâle getirdi. Ekonomiye “çeki düzen verdi”. (Daha sonra Birleşmiş Milletler Kadınlar Direktörü olarak görev yaptı.)

2006-2010’da oturduğu devlet başkanlığı koltuğuna “reformlar vaat ederek” ikinci kez geri dönen Bachelet’nin karşısında, ikinci turda sadece askeri diktatörlüğün destekçisine dönüşmüş çocukluk arkadaşı vardı. Solun adayı Bachelet’nin babası darbede işkence görürken, sağcı Matthei’nün babası cuntada rol almıştı.[33] Rakibine büyük fark atan Bachelet oyların yüzde 62’sini toplarken, Evelyn Matthei yüzde 38’de kaldı.

Bachelet, -tıpkı SYRIZA’lı Aleksis Çipras gibi!- egemenler için bir “normalizasyon” piyonuydu; Aydın Çubukçu’nun, “… ‘Artık yeter” haykırışındaki,… hiç kuşku yok ki, Bachelet’nin programı ve politikası, bu güçlü talebe cevap vermekten çok uzaktır,”[34] saptamasındaki gibi…

Sonra da John Pilger’in, “Pinochet’nin Hayaleti” olarak betimlediği Sebastián Piñera devreye sokuldu.

Evet “Şili bugün bir demokrasi, fakat birçokları, bilhassa da gecekondularda yaşayıp çöpten yiyecek toplamaya ve elektriği kaçak kullanmaya mecbur kalanlar buna itiraz edecektir. 1990’da Pinochet emekliliğinin ve ordunun siyaset üzerindeki gölgesini kaldırmanın koşulu olarak bir anayasal uzlaşma miras bıraktı. Bu sistem, Concertacion diye bilinen reformcu partilerin sürekli bölünmesini veya diktatörün mirasçılarının ekonomik tasarımlarını meşrulaştırmaya sevk edilmesini garantiye alıyor. Seçimde sağcı ‘Değişim İçin Koalisyon’, Devlet Başkanı Piñera’nın liderliğinde iktidara geldi. Allende’nin ölümüyle başlayan gerçek demokrasinin kanlı biçimde yok edilmesi süreci, el altından tamamlandı.

Piñera maden, enerji ve perakende endüstrilerinin bir kısmını elinde tutan bir milyarder. Pinochet darbesinin hemen sonrasında ve ‘Chicago Boys’ diye bilinen Chicago Üniversitesi fanatiklerinin serbest piyasa ‘deneyleri’ sırasında zenginleşti. Erkek kardeşi ve eski iş ortağı José Piñera, Pinochet iktidarında çalışma bakanlığı yaparak, madenleri ve devlet kurumlarını özelleştirdi, sendikaların neredeyse tamamını yok etti. Bu Washington’da ‘ekonomik bir mucize’, kıtayı silip süpürecek ve kuzeyin kontrolünü sağlama alacak yeni neo-liberalizm kültünün bir örneği olarak alkışlandı.

Pinochet sonrası Şili, işkencenin devam ettiğini çaktırmamaya çalışıyor. Aileler hâlâ devletin ve işverenlerin gazabına uğrayan sevdiklerini işkenceden kurtarmaya gayret ediyor. Sessiz kalmayanlardan biri de İspanyol işgalcilerin yenemediği tek yerli ulus olan Mapuche halkı. XIX. asrın sonlarında Avrupalı yerleşimciler, Mapuche’lere karşı ırkçı bir ‘İmha Savaşı’ başlattı. Allende’nin iktidardaki 1000 gününde bu değişmeye başladı. Mapuche topraklarının bir kısmı geri verildi ve bu halka adalet borçlu olunduğu kabul edildi.

O zamandan beri, Mapuche’lere karşı medyanın neredeyse hiç yer vermediği iğrenç bir savaş yürütülüyor. Orman şirketlerine topraklarını ele geçirme izni veriliyor ve buna karşı direniş, cinayetler, kaybetmeler ve diktatörlüğün yürürlüğe koyduğu ‘anti-terörizm’ yasaları uyarınca keyfi cezalandırmalarla karşılanıyor. Mapuche’ler fiilen siyasi tutsaklar durumunda.”[35]

“Milyarder medya patronu Piñera’nın zaferinden sonra uyguladığı sağ politikalara rağmen sosyalist parti iktidarı, üst üste yarattığı hayal kırıklıklarını da yanına alarak kenara çekildi. Şili’nin tek Polyannavari tesellisi belki sağın darbe yapmaktan vazgeçebileceği iyimserliğiydi.”[36]

O, sadece bir politikacı değil, aynı zamanda ülkenin ileri gelen kapitalistlerinden birisi. Biraz Berlusconi ile Aydın Doğan’a benziyordu. Piñera’ya ait büyük bir televizyon kanalı vardı. Ayrıca Latin Amerika’nın en büyük havayolu şirketlerinden birisi olan LAN Havayolları’nın yüzde 26’sına sahipti. Başkan Piñera’nin futbol takımı da vardı, ayrıca ülkedeki Coca Cola firmasının da kontrolörüydü.

‘Şili Ulusal İnsan Hakları Enstitüsü/ Instituto Nacional de Direitos Humanos do Chile’ Direktörü Lorena Fries, Piñera hükümeti için insan haklarının temel olmadığını söylüyor. Fries, öğrencilerin taleplerine de dikkat çekerek, cezaevlerinin kalabalıklığına, yerli halklarına, cinsel özgürlüğe hükümetin yeterince duyarlı olmadığının altını çiziyor.[37]

‘Uluslararası Af Örgütü/ Amnesty Internatcional’ de, Piñera hükümetinin insan hakları ihlâllerini eleştiriyor. Büyük bir kapitalist başkan olunca, hâliyle ABD ile olan ilişkiler de çok gelişiyor. Şili, yıllarda Kolombiya ile birlikte, ABD’nin Latin Amerika’da en iyi ilişkisinin olduğu ülkelerden birisiydi.[38]

Bu çalkantılar içinde 17 Kasım 2013 seçimlerinde, 2011’deki öğrenci ayaklanmasının komünist liderlerinden Camila Vallejo, Kongre üyeliğine seçildi.

25 yaşındaki Vallejo, parasız eğitim ve şartların iyileştirilmesi talebiyle yapılan gösterilerle bütün dünyanın dikkatini çekmiş, protestolar Piñera hükümetini sarsmıştı. Vallejo ile birlikte, dönemin üniversite gençliğinin diğer liderleri, bağımsız adaylar Giorgio Jackson ve Gabriel Boric ile komünist aday Karol Cariola da Kongre’nin alt kanadına seçildiler.[39]

 

III. AYRIM: İŞÇİLER, YERLİLER, GENÇLER

 

Maden kazalarıyla maruf Şili’deki işçi sınıfı mücadelesinin derin tarihi kökleri vardır:[40] Örgütlü ve mücadeleci olması yanında 11 Eylül 1973 darbesine karşı ardıcıl mücadelesini sürdürmüş olmasıdır.

Yukarıdaki bölümlerde de değinildiği üzere cuntanın binlerce insanı öldürmesinin, hapse atmasının, siyasal ve sendikal faaliyeti yasaklamasının temel amacı sermaye için dikensiz gül bahçesi yaratmaktı. Darbeden hemen sonra ilk iş olarak UP hükümetinin uyguladığı fiyat kontrolü kaldırılarak fiyatlar serbest bırakıldı; temel gıda maddelerine devletin verdiği sübvansiyonlar kaldırıldı. Devalüasyon gerçekleştirilerek 1 ABD doları 280 Eskudo’dan 3250 Eskudo’ya yükseltildi.

Cunta, sermayenin çıkarları için atılan bu adımların emekçilerin belini bükeceğinin farkındaydı. İşçilerin buna tepki vermesini önlemek amacıyla da her türlü sendikal faaliyet yasaklandı. Nitekim enflasyon yüzde 640’a çıkarken işçi sınıfının alım gücü korkunç derecede azaldı Asgari ücret faşist cuntanın ilk 5 ayında 6 katına çıkarken, ekmek 55 kat, yağ fiyatları ise 64 kat arttı. Kamu hizmetleri kısıldığı gibi vergiler yükseltilerek, elektrik, iletişim gibi hizmetlerin fiyatları arttırılarak emekçilerin sırtındaki kambur daha da büyütüldü. Diğer yandan devlet işletmeleri sermaye gruplarına sudan ucuza peşkeş çekildi.

Daha sonra dünyanın diğer ülkelerinde de uygulanacak olan Friedman’ın[41] ekonomi politikaları daha şiddetli bir biçimde uygulanmaya başladı. “Şok politikası” olarak bilinen bu saldırılar emekçilerin yaşam koşullarını daha da zorlaştırdı. Vergiler arttırıldı ve çeşitli ürünlere sübvansiyonlar kaldırıldı. Hayat pahalılığı arttığı gibi, kamu harcamalarını azaltma bahanesiyle kamu çalışanlarının sayısının azaltılması sonucunda işsizlik iyice tırmandı. 1970’te yüzde 6 olan işsizlik oranı 1977’de yüzde 16’nın üzerine çıktı. Gerçek işsizliğin bunun çok üzerinde olduğunu belirtmekte fayda var. Çünkü çalışan nüfusun bir kısmı tam zamanlı çalışmıyordu. İşçiler sıklıkla ücretsiz izinlere çıkarıldığı gibi, ‘Minimum Çalışma Planı’ adı verilen bir sistem altında çalıştırılan işçilere asgari ücretin sadece dörtte biri tutarında bir ücret ödeniyordu.

İşçi sınıfının ekonomik durumunu ve faşist cuntanın sermayeye nasıl hizmet ettiğini göstermesi açısından, Friedman’ın öğrencilerinden olan Andre Frank’ın 1975’de Friedman’ın ekonomi politikalarını eleştirmek amacıyla ona yazdığı açık mektuptan şu satırlar çok çarpıcıdır: “Bir aile için günde bir kilo ekmek bir ayda (30x650 yahut 680) 20 bin Eskudo eder. Asgari geçim maaşı Ocak-Şubat 1975’e göre Santiago için resmi olarak 27 bin Eskudo’dur. “Normalleştirilmiş” ve “dengelenmiş” ekmek tüketimi böylece bu asgari ücretin yüzde 74’üne mal olmaktadır. Belki sizin askeri cuntaya hizmet etmek için yetiştirdiğiniz dengeleme ustaları, ücretleri süngülerinin ucunda daha iyi dengelemek için yönetime yardım da ederler. Hiç kuşkum yok ki, küçük bir tekstil atölyesi sahibine verilen şu eşsiz nasihate siz de yürekten katılacaksınız. Bu iş sahibi şöyle bir şikâyette bulunmuş. “Fabrikama son üç aydır doğru düzgün tek bir sipariş gelmedi. Geçen ayın sonunda Cuma günkü ücretleri ödeyecek param yoktu, onun için bir bankadan kredi istedim. Kredilerin kaldırıldığını söyleyerek Ekonomik İşler Bakanlığına danışmamı tavsiye ettiler. Ben de danıştım ve sonuçta ziyaretime bir binbaşı geldi. Ona ücretleri ödeyecek param olmadığını izah ettiğimde şöyle yanıt verdi. “Onlara sevgili Allendeleri’nin verdiği televizyonları satmalarını söyleyin. Bu da onları tatmin etmezse bana haber verin. Bir iki tanesini vurursak görürsünüz nasıl itaat edeceklerdir.”[42]

Faşist cunta altında uygulanan politikalar sermaye cephesinde tekelleşme sürecini hızlandırdığı gibi, gelir dağılımındaki eşitsizliği de giderek arttırdı. Resmi verilere göre en yoksul yüzde 20’lik dilimin geliri 1973’ten 1980’e kadar yarı yarıya azaldı. En zengin dilimin ulusal gelirden aldığı pay ise yarı yarıya artarak yüzde 51’e çıktı.

Cunta ile işçi sınıfının mücadelesini bastıran burjuvazi, dikensiz gül bahçesinde istediği ekonomik büyüme rakamlarına ulaşmayı başardı. 1982’deki krizden sonra ekonomi düzenli olarak büyüdü. 1990-1998 arasında Şili, yıllık ortalama yüzde 6.7’lik büyüme oranıyla Latin Amerika’daki en yüksek büyüme oranını yakalamış, Arjantin, Brezilya, Meksika ile karşılaştırılıp “örnek ülke” olarak lanse edilmiştir. Ekonomik büyümedeki istikrar “Şili Mucizesi” olarak sunulmuştur. Ekonomik büyüme bakımından yakaladığı istikrar ile Şili, geri kalan Latin Amerika ülkelerinden ayrılsa da, gelir eşitsizliği ve yoksulluk bakımından bu ülkelerin emekçilerinin kaderi aynı olmuştur. Darbeden önce maaşların toplam hasılaya oranı yüzde 60 iken, 1980-2004 arasında bu oran yüzde 40 olmuştur. En zengin yüzde 10’luk dilimin toplam geliri, en yoksul yüzde 80’lik dilimin toplam gelirinden daha fazladır. Öyle ki Şili, OECD ülkeleri arasında gelir eşitsizliği bakımından en kötü ülke konumundadır.[43]

Öte yandan işçilerin mücadelelerinden başka şeyler de oluyor Şili’de. Santiago sokakları ‘Libertad para los Mapuches/ Mapuches’lere özgürlük’ sesleriyle inliyor. Mapuche eylemcileri her gün yürüyüş yapıyor. Zira “terörist” olarak suçlanan siyasi önderleri açlık grevinde...

Mapucheler ise direniyorlar. Ağustos 2009’da güvenlik güçlerinin bir çiftliğe yaptıkları operasyonda öldürülen Jaime Mendoza Collio’dan sonra ‘Mapuche Toprak Birliği’ isimli örgüt kurulmuş, liderliğini José Nain üstlenmişti. Örgüt, Şili devlet terörüne karşı topyekûn mücadele kararı aldı.

‘Terörle Mücadele Yasası’ndan tutuklanan 96 Mapuche militanının serbest bırakılmasını talep ediyorlar. Bu aktivistlerin arasında yalnız dördü mahkûm edildi, gerisi tutuklu. Sadece özgürlük talep ettikleri, ayrımcılığa karşı çıktıkları için şiddetli polis operasyonlarında tutuklandılar. Kameraların karşısında kelepçelenip küçük düşürülmeye çalışıldılar. Cunta zamanından kalma Terörle Mücadele Yasası, cezaya dönüşen tutuklamalara olanak tanıyor. Zaten cunta devri bitse de Anayasa değişememiş. Mapucheler yeni demokratik bir anayasa istiyorlar. Kültürel ve siyasi haklarını garanti altına alan sivil bir anayasa.

Mapucheler Şili’nin kültürel azınlıklarından ve yerli halklarından biri. Kendi dillerinde Mapuche, ‘Toprak Halkı’ demek. Toplam nüfusun yüzde 5’ini oluşturuyorlar. Neredeye 700 bin kişilik bir topluluk. XVII. yüzyıldan itibaren İspanyol sömürgecilere karşı direniyorlar. 1810’dan beri Şili’de egemen çoğunluk tarafından eziliyorlar. Ama en çok da 1973’ten sonra Pinochet rejimi eziyet etmiş Mapuchelere. Önce kırıma uğramışlar, teker teker öldürülmüşler. Şili’nin ‘Cumartesi Anneleri’ arasında, oğulları ve kocaları faili meçhul cinayetlere kurban gitmiş, diktatörlüğün işkencehanelerinde kaybolmuş birçok Mapucheli kadın var.

Sonra acımasız bir asimilasyona tabi tutulmuşlar. Nüfusta denge oluşturmak için yaşadıkları bölgeye İspanyol asıllılar yerleştirilmiş, kimileri başkent Santiago’ya zorla göç ettirilmiş, kimisi de açlıktan ve sefaletten kaçmak için Şili’nin ortasındaki Mapuche bölgesini terk etmiş. Cunta döneminde ve sonrasında da zorla İspanyolca öğretilmiş bu yerli halka, anadilleri yasaklanmış, etnik sembolleri, kıyafetleri, şarkıları terör göstergesi olarak algılanmış. Son olarak Mapuche kültürü biblolaştırılmaya çalışılmış. Mapuchelik turistik bir folklor hâline getirilmiş. Kültürleri, dilleri, müzikleri, kıyafetleri, İspanyolca konuşurkenki şiveleri küçümsenmiş. Ama Mapucheler hâlâ direniyor.

Mapuchelerin talepleri çok basit. Her şeyden önce demokratik bir Şili istiyorlar. Cuntanın bütün izlerinin silinmesini, yeni demokratik bir anayasa yapılmasını, kurumsallaşmış ırkçılığın bitmesini, devletin şiddet uygulamayı bırakıp şefkat göstermesini istiyorlar. Özellikle Mapuche bölgesine yığılan askerî birliklerin çekilmesini ve bölgedeki olağanüstü hâl uygulamasının sonlanmasını talep ediyorlar. Bütün siyasi tutukluların serbest kalması, genel af ilan edilmesi ve ifade özgürlüklerinin iade edilmesi için direniyorlar. Hapise tıkılma korkusu olmadan haklarını savunabilmek için savaşıyorlar. Ayrıca kendi bölgeleri için özerklik istiyorlar. Kendi yaşadıkları bölgenin kaderinde söz sahibi olmayı talep ediyorlar. Elbette Mapungundun denilen Mapuche dilinde eğitim hakkını elde etmek için de direniyorlar.

Şili hükümeti şimdilik bu talepleri reddediyor. Zira cuntadan beri bütün Mapuche toprakları teker teker önce istimlak edildi, daha sonra da ormancılık ve madencilik şirketlerine ve elektrik santrallerine peşkeş çekildi. Bölgelerinin sahibi Mapucheler, yıllar içinde Şili’nin en fakir halkı hâline geldi. Gerçek bir etno-sınıf oluşturdular.[44] Mapuchelerin kavgası, Şili’nin geleceğini belirleyecek dinamiklerden…

Ve gençler: Şili’de öğrenciler ve öğretmenler, eşit, parasız ve kaliteli eğitim, daha kısa çalışma saatleri ve daha yüksek ücret talebiyle sokakları hiç terk etmediler.

Dünyada üniversite harçlarının en yüksek olduğu ülkeler arasında yer alan Şili’de üniversite düzeyindeki okulların neredeyse tamamı özelleştirilmiş durumda. Harçların yüksek olması emekçi çocuklarının üniversiteye devam etmelerinin önünde büyük bir engel oluşturuyor ve onlar için üniversite eğitimini neredeyse imkânsız hâle getiriyor. Eğitimin bir pazar hâline getirildiği Şili’de öğrenciler, özelleştirmeleri protesto ederken sınavların da parasız olmasını istiyorlar.

Sistemin mağduru olan işçilerin, emekçilerin, gençlerin öfkesi de her geçen gün artmakta, milyonlar sokaklara dökülerek tepkilerini dile getirmektedir.

Şilili öğrencilerin ve işçilerin yükselttiği parasız ve kaliteli eğitim ve sağlık talebi, neo-liberal saldırıların doruğa ulaştığı günümüzde önemli bir mücadele dinamiği oluşturuyor.

Kolay mı?

Şili’de okul harçlarının, çoğu ailenin karşılayamayacağı kadar yüksek olduğunu ileri süren üniversite ve lise öğrencileri, 2011’de aylarca süren gösteriler düzenlemişti. Öğrencilerin, eylemlerine 2012’de de devam etmesi üzerine dönemin Devlet Başkanı Piñera, eğitim sistemine ek kaynak sağlanması için vergi reformu yapmış ancak sorunlar yine de çözülememişti. Öğrenciler, daha sonra da sık sık sokaklara dökülerek seslerini duyurmaya çalışmıştı.[45]

 

III.1) BAŞKALDIRAN ŞİLİ

 

Yükselen isyanın ileri mevzilerinden birisi de Şili…

Ulaşım ücretlerine yapılan zammın bardağı taşıran son damla işlevi gördüğü Şili’de kitleler, yoksulluğa, hayat pahalılığına, eşitsizliğe, adaletsizliğe, yani kapitalizmin emekçilere reva gördüğü hayat koşullarına isyan ediyorlar.

Liseli gençlerin turnikelerden atlayarak başlattığı eylemler, büyük protesto yürüyüşleri ve grevlerle devam etti. Emekçilerin bu haklı isyanına Şili burjuvazisinin yanıtı ise orduyu göreve çağırmak oldu. Pinochet faşizminin sona ermesi ardından ilk defa sokaklarda tanklar göründü, sıkıyönetim ilan edildi.

Tüm baskılara rağmen protestolar devam edince, devlet başkanı Piñera geri adım atmak zorunda kaldı. Bazı iyileştirme vaatlerin de bulunduğuverdiği gibi, 8 bakanını da görevden aldı. Ancak hareketi bastırmayı başaramadı.

Tanklar ile neo-liberal politikalar arasında, neo-liberal politikalar ile kitlelerin isyanı arasında doğrudan bir bağ var. Yıllarca askeri faşist diktatörlüğün hüküm sürdüğü Şili, neo-liberal politikaların test edildiği bir laboratuvar ülke olmuştur.

80’lerden itibaren tüm dünyada uygulanmaya başlanan neo-liberal saldırı politikaları, 1973’te bir darbe ile yönetime el koyan Pinochet diktatörlüğü altında ilk kez bu ülkede hayata geçirilmiştir. Faşist cunta toplumsal muhalefetin yükselmesi sonucunda 1989’da yapılan seçimlerle yerini parlamenter rejime bıraktıysa da, kapitalist saldırı politikaları tam gaz devam etti. Bunun doğal sonucu olarak sermaye büyürken, işçilerin ekmeği küçüldü, eşitsizlik arttı.

Bugün Şili halkının yüzde 36’sı aşırı yoksulluğa mahkûm edilmiş durumda. Şilili 10 dolar milyarderinin toplam serveti ise ülkenin GSYH’sinin yüzde 16’sına tekabül ediyor. Özelleştirmelerle birlikte çeşitli hizmetler daha pahalı hâle gelirken, işçilerin satın alma gücü düştükçe düşüyor.

Zaten düşük ücretlerle geçinmeye çalışan işçiler, kimi bölgelerde gelirlerinin yüzde 20’sini ulaşıma ayırmak zorunda kalıyorlar. Nitekim ulaşıma yapılan zamma ilk tepkiler yol parasının önemli bir kalem olduğu işçi mahallelerinden geldi. Ama tepkiler bununla sınırlı kalmadı.

Pinochet döneminde temeli atılan bireysel emeklilik sistemi de işçilerin genelini etkileyen bir sorun olarak isyan dalgasının daha da büyümesini sağladı. Sağlık sistemi dünyanın tamamında olduğu gibi kâr odaklı olduğu için kazanç getirmeyen yoksulların sağlıkları Şili burjuvazisinin umurunda değil. En temel ameliyatlar için bile aylarca sıra beklenebiliyor. Yakın zamanda yayınlanan bir rapora göre 2018 yılında 26 bin insan sağlık hizmetine erişimin çok uzun sürmesinden dolayı hayatını kaybetmiş.

İşte “Şili mucizesi” olarak örnek gösterilen ekonomik sistemin sonucu budur. Emekçiler için yoksulluk ve sefalet, burjuvaziye kâr ve sefahat. Korkunç bir eşitsizlik ve adaletsizlik. Buna isyan eden emekçilere, Şili sermayesinin yanıtı yine zor, yine baskı, yine tanklar olmuştu.

Başkaldırı başkent Santiago’nun en önemli ulaşım aracı metroya, belirli saatler arasında uygulanmak üzere yüzde 4 zam yapılmasına karşı metroda “turnikeden atlama” şeklinde başlayan protestolar, güvenlik güçlerinin, turnikeden atlayan ve ücret ödemeden geçenleri güç kullanarak çıkarmasıyla başlanmıştı.

Ülkeye yayılan gösterilerde, 3 bölge ile 11 şehirde güvenliğin orduya bırakılmasını kapsayan “acil durum” ve “sokağa çıkma yasağı” ilan edilmişti.

Protestolarda 19 kişi hayatını kaybederken, 500’den fazla kişi yaralanmış, 2 bin 600’den fazla kişi gözaltına alınmıştı. Şili’de, Diktatör Augusto Pinochet’nin 1990’da devrilmesinden bu yana doğal afet harici ilk kez “acil durum” ilan edilerek güvenlik orduya teslim edilmişti. Ordunun tekrar Şili sokaklarında gözükmesi halkı taleplerini meydanlarda haykırmasından alıkoymadı.

Santiago’da metro biletine yapılan zam ile başlayan protestolarda bir milyondan fazla kişi kapsamlı bir sosyal reform talebiyle sokaklara döküldü. “Şili’nin tarihindeki en büyük gösterisi” nitelenen protestolarda, başkentin İtalya Meydanı’nı dolduran yüz binlerce kişi, Devlet Başkanı Piñera hükümetini, ülkedeki hayat pahalılığını ve sağlık hizmetlerini protesto etti.

Valparaiso, Punta Arenas, Vina del Mar ve diğer birçok Şili kentinde de binlerce kişi protesto için sokağa çıktı. Protestocular başkanlık konutunun yanından yürüyerek Piñera için istifa sloganları attı. Santiago Belediye Başkanı Karla Rubilar TV Chile televizyonuna verdiği demeçte “Bu tarihi bir gün” diye konuştu. İnsanların yıllardır biriken “öfke ve isyanı” dışa vurduklarını belirten Rubilar “Bugün Şili değişti” dedi.

Şili’nin “en neo-liberal başkanı” olarak nitelendirilen Piñera, Twitter paylaşımında “Hepimiz mesajı aldık” ifadesine yer verip, “Hepimiz değiştik. Beraberlik ve tanrının da yardımıyla hepimiz için daha iyi bir Şili’ye doğru ilerleyeceğiz,” diye yazdı.

Piñera bunun için atılacak adımlarla ilgili ayrıntılı bir bilgi ise vermedi. Piñera, protestolara son vermek amacıyla muhalefet ve iktidar partileri ile yaptığı görüşme sonrasında hazırlanan ve 10 ana maddeden oluşan ‘Sosyal Gündem’ isimli ekonomik yardım paketini açıkladı ancak bu paket eylemcilerin radikal değişim isteklerini karşılamamıştı.[46]

Bu doğrultuda Şili’nin çeşitli yerlerinde halk, Devlet Başkanı Piñera hükümetini protesto etmek için sokaklara dökülürken;[47] başkentte binlerce kişi, göstericilerin başlıca toplanma yeri olan İtalya Meydanı’nı doldurdular. Santiago’da gösterilerin pasif düzenlenmesi için çağrıda bulunulmasına rağmen yer yer göstericilerle polis arasında çatışmalar yaşandı.[48]

Toparlarsak: Sürdürülemez kapitalizmin yerküresinde kolektif proletarya içinde bulunduğu koşullar bütün ülkelerde üç aşağı beş yukarı aynı.

Kapitalizm tarihsel bir kriz içerisindedir. Sermaye, içinde bulunduğu krizi aşmak için daha fazla saldırganlaşırken, işçiler için bıçak kemiğe dayanıyor. Artan otoriterleşmeyi ve yerkürenin farklı coğrafyalarında yükselen isyanları bu diyalektik bütünlük içinde kavramak gerekiyor.

 DEVAM EDECEK

3.01.2020 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR