Doğa İçin Hayır...

Doğa İçin Hayır...

Canımızı, bedenimizi, annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, akrabalarımızı, komşularımızı, dostlarımızı koruruz. Mahallemizi, şehrimizi, ülkemizi de koruruz. Bu koruma duygusu, hiç düşünmeden doğuştan başlayan içgüdüsel bir davranış gibi görünse de, sonrasında kısmen ailemiz, eğitim ve kültür çevremiz içerisinde öğrenir, geliştiririz. Koruma duygusu ile donanmış olmamıza rağmen nedense içinde yaşadığımız, yaşamak zorunda olduğumuz doğa konusunda pek bir cimri davranırız. Bize bunca kattıklarına rağmen onu da korumamız gerektiği akla gelmez pek.

İstanbul, Kuzey Ormanlarında son durum...

 Genel bir kavram gibi söylesem de, gerçekten toprağı, denizler dahil suları, havayı tümüyle, doğayı yeterince korumadık, koruma konusunu da öyle çok düşünmedik. Oysa topluluklar halinde yaşayan insanların bu “Yaşama hakkı” adına görevleri vardır. Önce, her insanın yaşama hakkı vardır. Dokunulmazlık hakkı, eğitim hakkı, sağlık hakkı, seyahat hakkı gibi toplumsal bünye içinde geçerli haklar da “İnsan” olmanın en doğal edinimi olarak kabul edilmiştir. İnsanların görevleri de vardır. Birbirlerine karşı görevleri vardır. En basitinden birbirlerine yardım etmekle görevlidirler.

İçinde yaşadığımız doğa ise koruma görevinden hep dışlanmıştır nedense. Özellikle de ülkemizde devlet tarafından. Halk yine de elinden geleni yapmıştır her seferinde ancak bu, ekoloji, doğa ve kent mücadelesi, bilen bilir, her daim zor sürdürülmüştür. Yerellerde başlarına gelen felakete ses çıkar(a)mayan köylü/kentli, mücadeleyi kazansa da sesini çıkar(a)mıyor, kazanamasa da. Çıkarmasına da izin verilmiyor pek. Fakat tam da burada önemli olan konu, yerellerdeki ciddi kazanım gerçeği. Gezi Parkı Direnişi’ni zor da olsa bir kenara bırakıp, zor yürüdüğü gerçeğini kabul edecek olursak, doğa mücadelesindeki kazanımları da bitirecek güçte bir madde var: Madde 80.

Mersin, Akkuyu Nükleer Santral İnşaatı...

Madde 80, gündeme ilk olarak, Türkiye Varlık Fonu Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın içinde bulunan 70. Madde olarak girdi. Bu isimle Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşüldü. Bir gecede içeriğine dokunulmadan ismi 75. Madde olarak değiştirilen madde sabaha karşı meclisten geçirildi. Yaşam savunucularının, “Doğaya Darbe” yasası olarak adlandırdığı maddenin şimdiki adı ise madde 80. Bu madde, stratejik yatırım olarak ifade edilen projelere sınırsız destek getiriyor. Daha önceden stratejik yatırımları 500 milyonun üzerinde sınırlandıranlar, madde 80 ile birlikte bu sınırı 50 milyon liraya çekmişler. Madde 80’i aslında direkt şöyle özetleyebiliriz: Şirketlere, sermayeye, talanı yaratacak olan her kim ise karşısındaki yasal prosedürü yerle bir etmeyi sağlayan madde…

Yatırımcıya “dur” diyecek bir mekanizmanın kalmadığı gibi, proje bazlı yatırımlara diğer kanunlara göre getirilen izin; tahsis, ruhsat ve tescillerle, diğer kısıtlayıcı hükümler için, Bakanlar Kurulu kararıyla istisna getirilecek. Aslında çok şaşırmamak gerek. Bu ülkenin Çevre Bakanı Mehmet Özhaseki değil miydi, “Put yapmışız çevreyi, sermayenin önünü açacağım, gidip yapsınlar” diyen?

“Bizleri biz eden Anadolu’nun su havzalarına, ormanlarına, meralarına, kıyılarına, dağlarına, ekosistemin biyolojik tür ve çeşitliliğine, kısacası var oluşumuza yönelik benzeri görülmemiş ve geri dönüşsüz bir saldırıya yol açacak” diyen Karadeniz İsyandadır Platformu, 80. Madde için bir rapor hazırlamış: “Doğa alanlarında HES, RES, JES, termik ve nükleer santral, madenler ile altyapı yatırımı adı altında pek çok projeyi üstlenen firmalar ücretsiz olarak hazine arazisi sahibi olabilecek. Üstlenici ve taşeron firmalar vergiden muaf tutulacak: Genişletilen teşvik yasası kapsamında, üstlenici ve taşeron firmaların işçi ücretleri, sigorta primleri gibi birçok masrafları devlet tarafından karşılanacak. Talan projeleri sürecinde, idari izin, ruhsat ve ÇED raporları gerekliliği gibi hukuksal prosedür ortadan kaldırılacak. Bugün tartışma konusu olan ve pek çok yargı süreci devam eden davalar sonuçsuz kalabilecek. Bütün bunların sonunda, Cerattepe, Samistal, Akkuyu, Kamilet gibi tartışmalı pek çok proje için davalar sonuçsuz kalabilecek ve bu alanlarda geri dönüşü olmayan, telafisi imkânsız yıkımlar söz konusu olabilecektir…”

Artvin, Cerattepe savunması...

Burada, Kâzım Koyucu’yu bir kez daha anmak gerekiyor. Koyuncu: “Siz kimsiniz ya, binlerce yılda oluşan bir şeyi hangi kafayla, hangi vicdanla tutup da yok edebiliyorsunuz? Heyelanlar oluyor, bu kader mi sanki? Depremler oluyor, kader mi? Başka yerde aynı şiddette deprem oluyor iki kişi bayılıyor da Türkiye’de yirmi bir kişi ölüyor, bu kader mi? Değil…” demişti. Gerçekten de öyle. Bunlar birer kader değil ve hepsi bizim suçumuz.

Dünyanın öncelikli sorunu, hırpalanmadan ve bizlerle birlikte yok olmadan “Doğa”nın korunmasıdır.  Bu konuda çalışmak ve mücadele etmek bir insanlık görevi olarak çıkmaktadır karşımıza. Şimdi bizlerden bu katliama devam adına evet dememizi istiyorlar. Göz yumulacak mı doğanın daha fazla katline? İçinde yaşadığımız doğanın, dolayısıyla kendi yaşam hakkımız için sonuna kadar HAYIR demeliyiz. Bu görev hepimizindir… 

29.03.2017 (Arzu KÖK)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR