“DERİN AŞKLARIN, BAĞLILIKLARIN, HASRETLERİN, ŞEFKATİN ŞARKILARINI SÖYLEDİ” YILMAZ GÜNEY

“DERİN AŞKLARIN, BAĞLILIKLARIN, HASRETLERİN, ŞEFKATİN ŞARKILARINI SÖYLEDİ” YILMAZ GÜNEY

“Yol yukarıya, ışığa doğru çıkar;

ama yüklü yolcu oraya

hiçbir zaman varamayabilir.”[2]

 

Yüreğiyle, bileğiyle, beyniyle “Büyük” sıfatını -dostun da, düşmanın da indinde- hak etmiş birinden, Yılmaz Güney’den söz etmek zordur.[3]

Hele hele buna bir de, Yılmaz Güney’lerle 1982 Fransa’sında Strasbourg’daki Avrupa Parlamentosu’na yürüyüş… 5. bölge’de (arrondissement) Maubert Mutualite salonundaki “Kazanacağız, Mutlaka Kazanacağız”[4] haykırışıyla müsemma konuşması… Onu Père Lachaise Mezarlığı’na defnedip, üzerine Komünarlar’ın yorganını örttüğümüz gün… Sonra da Anıt Mezarı’nın inşası için - yedi bini aşkın coşkulu bir izleyici kitlesinin hınca hınç doldurduğu- 21 Ocak 1990 tarihinde Paris’te Zénith Salonu’ndaki etkinliğin düzenleme komitesinde yer almam, vd’leri eklenince… konuşmak, anlatmak, paylaşmak daha bir zorlaşıyor…

Ama tüm bunların yerine, “Ben de Yılmaz Güney’i, ‘Armudun sapı, üzümün çöpü,’ demeden sevenlerdenim,” desem, -kanımca- her şeyi anlatmış/ özetlemiş olurum.

Evet “Bu topraklara bir Yılmaz Güney geldi; ama asla geçmedi; hâlâ, Toroslar gibi yerli yerinde” dedirten O; bir hakikât savaşçısıydı...

Kim ne derse desin mutsuz “sonlar”la müsemmadır hayatı.

Hakkında “Quod quisquis norit in hoc se exerceat/ Herkes bildiği konuyla ilgilensin” gerekliliğine sırt dönen dezenformasyonlara, karalamalara karşın, herkese “Errare humanum est/ Yanılmak insanîdir,” gerçeğini hatırlatan O; “Bu dünyanın bir yanlışlıklar komedyası olduğunu söylemekten bıkmayacağız,”[5] diyen José Saramago’nun ve en önemlisi Ursula K. Le Guin’in, “Bizim bilmekten korktuğumuz her şeyi gördün, bildin; sürgün, utanç, acı, dünyanın düşen çatısı ve duvarları, ıstırap içinde ölmüş anne, eğitilmemiş, bağra basılmamış çocuklar,”[6] betimlemeleriyle müsemmadır.

Sinemacılığı devrim niteliği taşır.

Kimsenin Onun oyunculuğunun hakkını vermemek gibi bir lüksü olamaz.

Oyuncu ve yönetmen olarak ikondur.

Cannes’da ödül alan ilk yönetmenimizdir.

Duruşunu kaybetmeyen devrimci insandır.

O etkileyici karizmasını bütünleyen çocuksu yürekliliğiyle vardır.

Sürgün yaşamaya mahkûm edilmiştir.

Evet devrimcidir ve öyle “ölmüştür”!

Ancak, kim “Öldü” diyebilir ki Ona? Görüntüsü hep taptaze, bıraktığı görsel anı tüm gençliğiyle sürüyor. Hâlâ Adanalı emekçi, sinema tutkunu delikanlı.

‘Umut’un yoksul faytoncusu, ‘Ağıt’ın zoraki eşkıyası, ‘Umutsuzlar’ın kabadayısı, ‘Arkadaş’ın kibar, ama kesin sosyalist aydını.

O, bugün hâlâ tüm gençliğiyle aramızda; hiç yaşlanmadı; yaşlanmayacak da…

Kolay mı?

Yiğit insan, muhteşem sinemacı, iyi yazar, keskin nişancı, tutkulu aşık ve vazgeçmeyen bir komünist; bir de “Çirkin Kral”dı O... (Aslını sorarsanız, kralları sevmem. Krallar, -olsa olsa- masallarda sevimli sadece! Ancak bir tane “Kral” bilirim! ki o da hayatı “masal” olmasa da, kendisi bir “destan kahramanı” olan “Çirkin Kral” Yılmaz Güney’dir…)

Yaşadığı dönemde, filmleriyle söylenemeyeni söyleyen, dokunulamayana dokunan, gösterilemeyeni gösteren Onun anlattığı her şey biziz/ sizsiniz! Malum: “De te fabula narratur/ Anlatılan senin hikâyendir”...

Hatırlar mısınız? Bir filminde “Hâkim: İlk suçunuz neydi? Y.G.: İlk suçumuz yoksul olmaktı”, diyaloguna can verendi O…

Hayatı parmaklıkların ardında, ezilenler için geçti; yaşamını insan(lık)ın kurtuluşuna, sınıfsız toplum mücadelesine adadı.

Bugün, Onun -1 Nisan 1974’de Fatoş Güney’e Selimiye Cezaevi’nden yazdığı bir mektuptaki ifadesiyle-, “Hayatı kendim için yaşamıyorum. Acılara da kendim için katlanmıyorum. Ve korkmuyorum hiçbir şeyden, başıma gelecekleri de biliyorum. Yüzlerce, binlerce yıl yaşayacağız. Yarın bizim çünkü... Biz öleceğiz, ama çocuklarımız bırakacağımız mirası taşıyacaklar yüreklerinde... Ve onların yürekleri bizim altında ezildiğimiz korkuları tanımayacaklar... Korkular, acılar... Yenilecektir bir gün... İnsanlığın yıkılmaz inancı ezecektir vahşeti... Mutlaka ezecektir,” umudunun doğum günüdür.

İyi ki doğdun, düşman(ların)ın yüreğine korku salan, dost(lar)ını umutlandıran Yılmaz Güney Yoldaş(ımız)…

 

DEZENFORMASYONLAR, YALANLAR

 

“Factum infectum fieri nequit/ Eskiden olan, eskiden olmayanı inkâr eder,” ilkesini kavrayamayanlar, Yılmaz Güney gerçeği karşısında Onun “yakınıymış” kisvesiyle dezenformasyonlara, yalanlara müracaat eden kişiliksizlerdir.

Tam da bunun için “En tehlikeli düşman, bize benzeyip de bizden olmayandır,” demez miydi Hazreti Ali?

Bu vahşi çapsızlıklar için “Homo, homini, lupus/ İnsan, insanın kurdudur,” diye haykırmamış mıydı Plautus?

Bunlardan ötürü Yılmaz Güney’in maruz bırakılmak istendiği komplolar Charles-Louis de Secondat Montesquieu’nin, “Bir ülkede yalakalığın getirisi, dürüstlüğün getirisinden daha fazla işe, o ülke batar”; William Hazlitt’ın, “Zamanımızın kötü anlayışlarından biri de, kurnazlığın zekâ olarak bilinmesidir”; Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin, “Kargalar gülistanı işgal ettiklerinde bülbüller siner ve susar,” saptamalarını anımsatmaz mı hepimize?

Örneğin Nihat Behram’ın ‘Yılmaz Güney’le Yasaklı Yıllar’[7] başlıklı yapıtı veya kızı Elif’in kalem aldıkları[8] -en hafif ifadeyle- yazılmasa da olacak şeylerdir.

Bir de “Sol entelektüel çevrelerin üzerine toz kondurmadıkları Yılmaz Güney aslında katil, lümpen bir bölücüden başka bir şey değildir,”[9] diyen Ümit Özdağ veya Ertuğrul Özkök’giller var!

“Şimdi hepinize sormak istiyorum. Mao’nun, Enver Hoca’nın, Lenin’in veya Stalin’in, bugün artık hiçbir anlamı kalmamış zırvalarını öğrenmeyi reddeden çocuğunu döven birisi, kahraman olmayı hak ediyor mu? Bence etmiyor,”[10] diyen Ertuğrul Özkök’e (bir zamanlar Paris’te TİP/ TKP karışımı bir şey olduğunu unutmadan!), oğul Yılmaz Güney’in şunları dediğini hatırlatalım:

“Ben 6-7 yaşlarında İmralı Kapalı Cezaevi’nde bir hafta babamla kaldım. Bu benim için çok önemliydi. Babam, benim için bir kahramandı, beni hiç dövmedi, bana bir fiske bile vurmadı. Babam devrimci biriydi. İdealleri, ütopyaları vardı. Ülkesinin ve dünyanın tüm çocuklarının yaşayacağı daha güzel bir dünya olduğuna inanırdı. Bu inançları umutla ve sevgiyle bir masal anlatır gibi bana anlatırdı.”[11]

Bunun karşısında, “Yılmaz Güney oğlu, ‘Babam bana hayatımda en küçük bir şamar bile indirmedi. Ayrıca anne ve babalar, çocuklarının kulaklarını çekebilir; ama o buna bile karşı çıkardı’ diyor… Bir kere, Yılmaz Güney’in oğluna Mao’nun konuşmalarını ezberletmeye çalıştığı, ezberleyemeyince kulağını çektiği hakkındaki ’bilgi’ bana ait değil. Bunu anlatan, ünlü sinema yönetmeni Fatih Akın,”[12] yanıtını veriyor Ertuğrul Özkök…

Ama bir dakika; Yılmaz Güney’e ilişkin, “O kahramandı. Biz hepimiz bir şekilde onun çocuklarıyız,”[13] demiyor muydu Fatih Akın?!

Kimse inkâra kalkışmasın: “Yılmaz Güney’in kendisini iyi oyuncu olarak kabul ettirdiği bu dönemin en önemli özelliklerinden birisi, beyazperdenin büyülü dünyasında hareket eden gerçeklik, artık halkın dışında gelişen bir gerçeklik değil, tam aksine bizzat halkın gerçekliğinin beyazperdede hareket etmesi olarak nitelenebilir. Halkın/ izleyicinin, kendisini film kahramanının yerine koymadığı, artık Yılmaz Güney’in yarattığı karakter ile birlikte, halkın bizzat kendisinin yerine geçmiş bir kahraman olarak Yılmaz Güney ile birlikte var olduğu bu süreçte, sinemanın yeni ve kalıcı jönü, bizzat halkın kendisidir artık.”[14]

Ergun Babahan’a göre O, yani “Yılmaz Güney, Kürt kökenli bir sanatçımız… Yaşamının sonunda açıkça bu davanın adamı oldu. Bölge halkının sıkıntılarını, acılarını anlatan filmlere imza attı. Bu tavrı kimilerini rahatsız etmiş olabilir elbette.

Ben, burada Fatih Akın’la benzer biçimde düşündüğümü, Güney’in sinemamıza müthiş katkısı olduğunu belirtmekle yetineceğim.

Yılmaz Güney’in çocuklara karşı sert tutumunun anlatıldığı gazetenin yine birinci sayfasındaki bir başka köşeden, bir bürokrata övgü yağdırılmıştı.

Bir çocuğun kulağını çeken Güney ile onlarca genç çocuğu işkenceden geçirmekle suçlanan Kemal Yazıcıoğlu’na layık görülen muamele gerçekten çarpıcıydı.

Gençler hatırlamaz. Yazıcıoğlu, 12 Eylül döneminde Ankara’da görevli bir komiserdi. DAL olarak bilinen ‘Derin Araştırma Laboratuvarı’nın grup sorumlusuydu. Burada gözaltına alınan çok sayıda genç hayatını işkence sonucu yitirdi…”[15]

Yılmaz Güney’i itibarsızlaştırmaya kalkışıp; Kemal Yazıcıoğlu’na övgü düzen Ertuğrul Özkök, “son nokta işte bu”; duruyorum!

Yılmaz Güney’i anlamak (ve anmak) demek, Onun bıraktıklarını (mirasını) sahiplenmektir.

Bu konuya ilişkin olarak 1977’de doğum günü vesilesiyle Kayseri Cezaevi’nde yaptığı konuşmada şunları der Yılmaz Güney:

“Şerefli bir miras bırakmanın birinci koşulu, ezilenlerin yanında bilinçli bir biçimde saf tutmak ve kendimizi, ezen sınıfların gerici ideoloji ve kültürel etkilenmelerinden, düşünce biçimlerinden, alışkanlıklarından kurtarmak için sabırlı çaba sarf etmektir…

Bu görev, kendimizi ve çevremizi değiştirmeyi emreder. Bu görev, devrimci fedakârlığı, bilgi edinmeyi, yiğitliği ve alçakgönüllü olmayı emreder. Bu görev, devrim saflarını seçmiş insanların, eleştiri, özeleştiri temelinde birliğini emreder.”[16]

 

ONUN ÖNEMİ

 

Ahlâki açıdan “Nullius nulla sunt praedicata/ Var olmayan şeyin belirtisi de olmaz,” derdirten Ertuğrul Özkök’gillerin tüm tezviratlarına inat; Onun önemi çok büyüktür.

Çünkü O kamerasını bir bazuka gibi kullanan bir savaşçıydı.

“Ölmemesi gereken”; “Robin Hood’du”; “Son Mohikan”dı.

Bu ve benzeri özellikleriyle “Yılmaz Güney giderek bir sembole dönüşüyor, burjuvaziye karşı avuç açmayan ve onun düzenine karşı mücadele eden, geldiği yeri hiçbir zaman unutmayan birisi olarak.”[17]

Kolay mı? “Yılmaz Güney halkın içinden geliyor. Çok samimi, aynı zamanda kara kuru bir halk çocuğu. O zamanlarki oyuncular mesela Ayhan Işık, çekik gözlü, hokka gibi burnu var, yakışıklı bir adam, Göksel Arsoy desen kartpostal insanları gibi. Bize uzak yani samimi gelmiyor, sanki kartpostal sineması. Bu ise sineması tamamen halkın içinden çıkmış, bizim mahallemizde de geçebilecek olayları anlatıyor.”[18]

Hatırlayın: ‘Duvar’ filminde tüm anlatılanlar yaşanmıştır. ‘Yol’ filminde anlatılanların yaşanmadığını kim inkâr edebilir? ‘Sürü’, ‘Endişe’, ‘Umut’ ve ‘Ağıt’ filmleri keza öyle…

Coğrafyamızda hiçbir şeyin “değişmediğini” anımsatan filmleriyle Onun yeri dolmamıştır; doldurulamamıştır.

“Evet, Yılmaz Güney’i seyretmek için güçlü olmak gerekir, o acılara katlanacak, duyumsayacak ve kendinizle yüzleşecek kadar güçlü”[19] ve dik durmak gerekir.

Bıçkın, yakışıklı bir Kürt delikanlısı, büyük bir sanatçıydı. Kürtlerin özgürlük taleplerini her fırsatta dile getirmiş cesur bir insandı ve Zeynep Oral’ın ifadesiyle, “Mardin’de bir bakkalda, Diyarbakır’da beyaz eşya dükkânında, Batman’da bir kahvede, Konya’da bir manavda, Hopa’da bir çay ocağında, İzmir’de Kemeraltı’ndaki bir kumaşçıda, İstanbul Sarıyer’de bir tatlıcıda (ve şimdi aklıma gelmeyen daha birçok kent, kasaba ya da köyde) ne çok, ne çok gördüm o fotoğrafı...

Fotoğraf bile değildi. Fotoğrafın, dergi kapağına basılmış hâliydi...

Saman kâğıda basılmış bir fotoğraf. Fon iyice sararmış ama yine de belli belirsiz bir pembelik yayılmış: tam gün batımı sonrası ya da güneşin doğmasına çok az kala, ortalığı saran bir umut anı rengi sanki... O rengin önünde çarpıcı biçimde öne çıkan, siyah gömleği, siyah paltosu, siyah pantolonu ve başında kasketiyle o... Boynu sol omzuna doğru bükülmüş, elleri paltosunun ceplerinde. Boynunun büküklüğüyle, bakışlarının gücü birbiriyle çelişkili. Uzun boynunda bir gerilim, kenetlenmiş dişlerinde çaresizlik hissediliyor. Dudakları sımsıkı kapalı. Bir açsa... O an isyan, o an başkaldırı, o an direnç... Ama açmıyor, susup bize bakıyor... O kapaktan bize bakan Yılmaz Güney’di.”[20]

Tüm dezenformasyonlara, yalanlara müracaat edenlere inat, bizimdi…

Ancak ne yazıktır ki Zahit Atam’ın da işaret ettiği gibi, “Yılmaz Güney’i sosyalistler ve Kürtler sahipsiz bırakınca, karşımıza medyada Yılmaz Güney üzerine konuşacak -ne yapsalar halk onu unutamıyordu- bir asıl-bilici Zübükler Ordusu çıkmaya başladı… Yılmaz Güney’in mirasına sahip çıkmak için, ilk önce değerlerin yenilenmesi ve toplumsal olarak iktidara karşı halkın mirasına ve mücadelesine sahip çıkılması gerekiyor: Onun için de Yılmaz Güney hakkında konuşan bilmez-bilirkişiler olarak Zübükleri susturmak!”[21] “olmazsa olmaz” görevimiz olarak karşımızda duruyor hâlâ…

 

YAŞAMI

 

Sinemanın yüz akı; yönetmen, sinema oyuncusu, senarist, öykücüydü…

Asıl adı, Yılmaz Pütün’dü; “Bir sanatçı olarak Yılmaz Güney diye bilinirim. Asıl adım Yılmaz Pütün’dür. Adım, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve baş eğmez anlamına gelir; soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir,” derdi.

Asıl adı Yılmaz Pütün olan Güney, 1 Nisan 1937’de Adana’nın Yüreğir Ovası’nın Yenice Köyü’nde Vartolu Gûle ile Siverekli Hamo’nun çocuğu olarak dünyaya geldi; 9 Eylül 1984 Paris’inde, mide kanserinden yitirdik Onu.

Babası Zaza anası Kurmanc’dı; Siverekli bir babanın ile Vartolu bir annenin oğluydu.

Bir şiirinde, “Bana kendi dilinden bir şarkı/ söyle/ kimin adına olursa olsun/ yeter ki çığlığın senin olsun/ sesine dökülsün isyanın/ sesin sel olsun bağırsın/ Bana bir şeyler söyle/ ama kendi dilinden olsun/ belki anlamam dediğini/ ama senin dilinden olsun,” diye haykıran Yılmaz Güney “Küçükken bir Kürt olduğunu bilmiyordu, düşünmüyordu ve ulusal bir sorundan hiç haberdar değildi. Kendisini şaşırtan tek örnek annesinin ve babasının başka dillerde ilendikleri, destanlar anlattıkları ve türküler söyledikleriydi.

Gerçekten Yılmaz Güney’in babası sazıyla düğünlere, şenliklere çağrılırdı ve orada Kürtçe türküler söylerdi. Yine annesi bir destan anlatısıydı ve geçimlerini sağlamak için çok yardımı olurdu bunun.”[22]

Babası “Hamit Pütün (Hamit Çavuş)’un Desman (Siverek) köyünden henüz on dört, on beş yaşlarındayken 1920’li yıllarda eşeklerle kağnı arabalarıyla Adana’ya yaptığı bir yolculukla başlamıştı her şey...

O yıllarda bölgeden Adana’ya gelenler, çalışmak için Büyüksaat civarındaki Tuz Han veya Yeni Han’daki simsarları bulurlardı. Ağalar simsarlara komisyonlarını verip Hamit Pütün ve Siverek’ten gelen birkaç kişiyi Yenice köyüne götürür. Hamit Pütün önce burada ardından Oymaklı köyündeki Kısacıklar Çiftliği’nde tarım işlerinde çalışır. Askere gider. Dört yıl boyunca askerlik yapar. Askerden geldiğinde köye döner. Köyde tarım işinde çalışan, aile kökeni Muş’a dayanan Güllü ile evlenir. Bu evlilikten 1937 yılında Yılmaz, bir yıl kadar sonra da Leyla adında iki çocuk dünyaya gelir. Yılmaz, ilkokul üçe kadar köy evini andıran Yenice’deki okulda, üçüncü sınıftan sonra bir süre köye beş, altı kilometre uzaklıktaki Kadıköy’deki okulda okur. Bu okula çoğu zaman yürüyerek gidip gelir. (…)

Güllü Ana, bazı nedenlerden dolayı iki çocuğunu alır Adana’ya gider. Yılmaz, Adana’da okuldan önce sabahları simit, okuldan sonra gazoz satar. Yazları köye gelir, hergelecilik yapar, pamukta çalışır.

‘Ortaokulda çocuklara imrenirdim. Mandolin çalar, futbol, voleybol oynarlardı. Ben, hiçbirini yapamazdım. Çünkü çalışıyordum. Dur, bunu baştan anlatayım. İlkokul dördüncü sınıfta yazın köye geldik. Anamla babam tarlada çalıştılar. Ben ırgatlara suculuk ettim. Sonra yıllar değiştikçe benim işlerim de değişti. Çapa çekiminde atçılık ettim. Pamuk topladım, kazma kazdım. Terfi ettim bağ bekçisi oldum. Bir yaz, traktör sürücülüğüne merak sardım. Ortaokulda okurken de çalıştım. Sabahları simit satardım. Dersten sonra gazoz’…”[23]

Hayatın bütün zorluklarıyla yüzleşir, 13 yaşındayken film bobinleri taşır, Adana’daki sinema salonlarına.

O günlere dair şunlardan da söz eder: “Beni o yetişme çağlarında, ilk gençlik ve çocukluk yıllarında etkileyen belli şeyler var. Gerek ilkokul, gerek ortaokul sınıflarında özellikle Osmanlı İmparatorluğu’na karşı mücadele vermiş, cezaevlerine düşmüş, sürgüne gönderilmiş ki o zaman ‘hürriyet kahramanları’ diyorlardı. Yani saltanata, padişahlığa karşı mücadele vermiş insanlar vardı. Mesela Paris’te en çok ilgi duyduğum insanlar onlardır. Mesela Fatih Sultan İstanbul’u almış. Asya’dan Afrika’ya gidiyor, fetih yapıyor. Bu beni o kadar ilgilendirmiyor ve onlara sempati de duymuyorum. Ama bir Namık Kemal’e, bir Mithat Paşa’ya sempati duyuyorum.

O zaman şunu düşünüyordum. Osmanlı imparatorluğu gitti. Fakat o adamlar canlı bir şekilde yaşıyorlar. Kendime şunu sordum. İnsanlar inandıkları şey için kavga ederlerse, kalıcı olurlar: O zaman benim kafamda ne sosyalizm ne komünizm yoktu tabii. Ama o pratik hayatta yaşadığım olumsuzluklara karşı olma fikrini taşıyordum. İkincisi, gerek köyde, gerek Adana’da kanun dışı olmuş eşkıya, kabadayı tipleri vardı. Onlara da yakınlık duyuyordum. Bu bilinçsizliğe bağlı olarak ele alınmalı tabii. Çünkü onlar benim için kendisine dayatılan hayata tepki gösterip bir başka yol arayan, bu yolu ararken de bir yığın zorluğu göze alan insan tipleri idi.

Genel olarak kendi çevremde, arkadaş ilişkileri içerisinde köyde çalışma içerisinde öne çıkmış diğer insanlar tarafından dinlenen, gerektiği zaman onları yönlendiren halk adamı tipleri vardır. Onlara karşı da büyük hayranlık gösterdim.

Objektif olarak sosyal konumum, Kürdistan’dan göç etmiş bir Kürt babanın çocuğuyum. Yani öyle bir ailenin çocuğuyum. Adana’da Yenice köyünde toprak yok. Topraksız, yoksul bir ailenin çocuğuyum. Fakat gerek annemde, gerek babamda o yoksulluklarına rağmen bir şey vardı. Sanki çok büyük dayanakları varmış gibi onurlu, gururlu, hiç kendilerini yere vurmayan insan tipleri. Kendisini hiçbir zaman dışarı karşı küçük düşürmeyen bir anlayışa sahip bir aileden geliyorum.”[24]

1957’de Ankara’ya gelen O, Hukuk Fakültesi’ne yazılır. Adana’da lise yıllarında ‘Pazar Postası’ ile başladığı öykü yazmayı burada da devam ettirir. ‘Yeni Ufuklar’ ve ‘On Üç’ gibi dergilere yazar, o dönemin edebiyatçılarıyla birlikte olur.

Yine 1957’de Atıf Yılmaz ile tanışması sonucu sinema alanıyla daha ileriden ilgilenme imkânı buldu. Ardından sürekli şekilde tutuklanmalar… Bu süreçten sonra Güney yaşamını şöyle özetliyordu: “Önümdeki tek yol, kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığı ile eğitmekti. Öyle yaptım... Kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskılar, kahpelikler, yiğitler... Karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve kararlılık... Öğretmenlerimden biri zor’dur...”

1958’de sinema sektörüne girer. 1959 yılında senaryosunu Yaşar Kemal ile birlikte yazdığı ‘Bu Vatanın Çocukları’ filminde Atıf Yılmaz’ın yardımcılığını yapar ve bir de rol alır. Bu onun ilk filmidir. Aynı yıl Yaşar Kemal ile ‘Alageyik’i yazar ve Atıf Yılmaz’ın yönettiği bu filmde ilk kez başrol oynar.

Pütün soyadını terk eder ‘Güney’ adını alır. Güney adını almasının nedeni ‘Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemi’ başlıklı öyküsünde “Ben kendimden utandım, insanlar ayrıntısız olmalıymış… bunu orospu dediğim karım söyledi,” cümlesinden dolayı komünizm propagandasıyla yargılanıyor olmasıdır. Bu yargılama 1.5 yıllık mahkûmiyet ile sonuçlanır.

Mahkûmiyetinin bir bölümünü sürgünde “Konya Günleri” olarak geçirir. Güney, sürgün dönüşü birçok filmde rol alır. Filmlerinin gösterildiği Anadolu’daki sinema salonları dolup taşar. Artık o, Ayhan Işık, Cüneyt Arkın, Fikret Hakan, Ediz Hun gibi oyuncular arasında ‘Çirkin Kral’ olarak tanınır.

Yılmaz Güney’in ‘Çirkin Kral’ lakabını bir gazeteci takar: Tarık Dursun K… ‘Milliyet’ gazetesinde, Yılmaz Güney ile yaptığı söyleşinin başlığını ‘Çirkin Kral’ olarak atar ve o günden sonra da bu lakapla anılmaya başlar.

Güney, ‘Hudutların Kanunu’, ‘Seyyit Han’, ‘Aç Kurtlar’, ‘Kızılırmak-Karakoyun’ gibi filmlerde hem oynar ve hem de yönetmenlik yapar. 1970’lerin başıyla birlikte “toplumsal gerçekçilik” akımı Güney’in sinemasına yansır. 1970 yılında ‘Umut’ filmini çeker.

Güney, 1971’de ‘Acı’, ‘Ağıt’, ‘Vurguncular’, ‘Umutsuzlar’ gibi filmleri çeker ve oynar. Yine 1971’de Nevşehir Cezaevi’ndeyken yazdığı ‘Boynu Bükük Öldüler’ romanı yayınlanır ve ertesi yıl ‘Orhan Kemal Roman’ ödülünü alır.

1972’de Mahir Çayan ile yoldaşlarına “yardım ve yataklık” yaptığı gerekçesiyle askeri cezaevine girer. Güney Dergisi’ni bu yıllarda cezaevinde çıkarır. İki yıl sonra tahliye olur ve ‘Arkadaş’ı çeker. Film iki eski arkadaşın, özellikle de Azem’in gözünden yozlaşan toplumsal ilişkileri anlatır.

1974’te ‘Endişe’nin çekimleri sırasında yumurtalık hâkimini öldürdüğü gerekçesiyle bir daha yargılanır. Bu kez 19 yıla mahkûm olur. 1978’de yönetmenliğini Zeki Ökten’in yaptığı ‘Sürü’ filminin senaryosunu cezaevinde yazar.

1981’de yönetmenliğini Şerif Gören’in yaptığı ‘Yol’u da cezaevinde yazar. Film İmralı cezaevinden izne giden ayrı ayrı sorunları, beklentileri, hayalleri, umutları olan beş mahkûmun öyküsünü anlatmaktadır.

Yol filmi, 1982’de Cannes Film Festivali’nde Costa Gavras’ın ‘Kayıp/Missing’ filmiyle ortak olarak büyük ödülü, ‘Altın Palmiye’yi alır. Yol filminin aldığı bu ödül Türkiye sineması tarihinde yurtdışında alınan en büyük ödüldü.

Son filmi ‘Duvar’ı 1983’te Paris’te sürgünde çeker. Film, 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte hapishaneye dönen Türkiye’yi, çocuk mahkûmların gözüyle anlatılır. 9 Eylül 1984’te Yılmaz Güney Paris’te sürgünde yaşamını yitirir.

Sinemanın ‘Çirkin Kral’ı Yılmaz Güney, 47 gibi genç bir yaşta hayatını kaybetmesine rağmen, filmleri, asi kişiliği ve siyasi görüşleriyle, ardında dopdolu ve unutulmaz bir yaşam öyküsü bıraktı.

104 filmde başrol oynadı. 24 filmi kendi yönetti. 50 filmin senaryosunu yazdı, 6 filmin senaryosuna yardım etti. Tüm bunları topladığımız zaman Yılmaz Güney’in emeği geçtiği 111 film var. Güney’in sinemamıza 1958-1983 yılları arasında, yani çeyrek yüzyıl boyunca, katkıda bulundu.

‘21 Gram’, ‘Paramparça Aşklar’, ‘Köpekler’ ve ‘Babil’le Oscar’a aday olan Meksikalı yönetmen Inarritu sinemacı olmaya, ‘Yol’ filmini izledikten sonra karar verdiğini söyler. Dünyaca ünlü yönetmen Elia Kazan da, ‘Umut’u izledikten sonra Güney’in sinemasına hayran kalır. Fransa’da tanışmadan önce, Güney’in affedilmesi için yazılar kaleme alır.

Fydor Dostoyevski’nin yazdıklarını sinemamıza ilk uyarlayanlardan biridir Güney. Senaryosunu yazdığı, oynadığı, Ferit Ceylan’ın yönettiği ‘Her Gün Ölmektense’, ‘Suç ve Ceza’ romanının serbest uyarlamasıdır. Ama film kayıptır.

1972’de, Yılmaz Güney’in Türkiye’de çıkacak genel aftan yararlanması için 13 ülkeden 170 sinemacının katıldığı bir imza kampanyası başlatıldı. Kampanyaya katılanlar arasında Jean Paul Sartre, Jean-Luc Godard, Peter Brook, Elizabeth Taylor, Tony Richardson gibi isimler vardı.

‘Baba’ filmi Güney’in en çok ilgi çeken filmlerindendi. Çocuklarının geleceği uğruna hayatını mahveden cemal’in hikâyesini anlatır. Filmdeki rolüyle Güney, Adana Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülü’nü kazandı, fakat jüri kararı değiştirerek ödülü Cüneyt Arkın’a verdi. O da ödülü reddetti.

12 Eylül askeri darbesinden sonra Güney’in Türkiye’deki bütün filmleri toplatıldı. Sonraki süreçte 111 filminden, rol aldığı 24’ünün izine hiçbir zaman rastlanamadı. Bildiğimiz Yılmaz Güney filmleri de vakti zamanında yurtdışına çıkarıldığı için kurtarıldı.

Bu kadar çok filmde oynayan, film yöneten Yılmaz Güney’in bir de edebiyatçı şapkası var. Bu hareketli yaşama, cezaevi yaşamına bir de kendi oğlu için tasarladığı ‘Oğluma Masallar’ başlıklı bir çocuk kitabı sığdırmayı bilmiştir.

Sinemasının kırılma noktalarından biri kabul edilen ‘Umut’ filminin başkarakteriydi. Yönetmen Erden Kıral kendi kuşağını kastederek, “Hepimiz Cabbar’ın o faytonunun merdivenlerinden indik sinemaya,” der.

Özetin özeti ‘Umut’, ‘Yol’ (yönetmen: Şerif Gören), ‘Duvar’, ‘Sürü’ (yönetmen: Zeki Ökten) gibi her biri coğrafyamızın bitmek tükenmek bilmeyen acılarını anlatan yürekli filmler yaptı.

Kendi soyadını taşıyan ‘Güney’ dergisinde yayınlanan yazıları nedeniyle, 12 Eylül yönetimince hakkında toplam 100 yıla yakın ceza istendi;[25] O da Ekim 1981’de, hükümlü bulunduğu Isparta yarı açık cezaevinden izinli olarak çıktı ve bir daha da dönmeyip, Paris sürgünü yoluna düştü. (Hapishaneye girmeden önce çektiği ‘Şeytanın Oğlu’ filminde hapisten kaçan bir mahkûmu anlatır. Filmdekine benzer bir şekilde kaçması ise manidar bir olaydır.)

Birçok sanatçı üzerinden yaşandığı gibi Güney de iktidarların hedefi hâline geldi. Nâzım Hikmet’in vatandaşlıktan çıkarılması gibi, Yılmaz Güney de 1983’te aynı zulme maruz bırakıldı. Ölümünden dokuz yıl sonra tekrar vatandaşlığa alındı.

El kapılarındaki sürgünlüğün gri gökleri altındaki serüveni ardından şimdi Honoré de Balzac, Jean de La Fontaine, Frédéric Chopin, Auguste Comte, Jean-François Lyotard, Yves Montand, Jim Morrison, Edith Piaf, Oscar Wilde, Ahmet Kaya, Andranik Ozanyan Paşa, Maurice Thorez ile Rezistanscılar ve Paris Komünarı’yla aynı yerde Père Lachaise Mezarlığı’nda yatmaktadır.

Yaşam serüveninde Maksim Gorki’nin, ‘Fırtına Kuşunun Türküsü’ndeki, “Ahmak penguenler, kayaların çatlaklarına sığınmış. Yalnız fırtına kuşudur okyanusun üstünde, köpük köpük taşan sulara aldırmaksızın, gururla dolaşan,” deyişindeki cesaret ve zorluklar karşısındaki iradeyle örtüşen O, ilke ve duruşundan ödün vermeden mücadelesini sürdürüp, tarihimizin sayfalarındaki yerini -alnının akıyla- almıştı.

Charles Eguone’in, “Hayat; kimi sevdiğin, kimi incittiğindir. Kendin için neler hissettiğindir. Güven, mutluluk, şefkattir. Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır. Hayat; kıskançlığı yenmek, önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir. İnsanların sahip olduklarını değil, kendilerini olduğu gibi görmektir. Her şeyden önemlisi hayatı, başkalarının hayatını, olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir. İşte hayat bu seçimlerden ibarettir,” saptamasına sınıfsal seçimleri de ekleyen Yılmaz Güney 47 yıllık genç bir ömre bu kadar çok şey sığdıracak kadar çok yönlü ve yoğun yaşamıştı.

Bir şey daha: Güllü anne oğlu öldüğünde 85 yaşındadır. Yüksek tansiyon ve kalp rahatsızlığı ciddi boyuttadır. Bu sebeple yakınları oğlunun ölüm haberini uzun süre saklarlar kendisinden. O, oğlunu Fransa’da bilmektedir ve oğlunun ağzından yazılmış mektuplarla avunur. Hatta oğlunun sesine benzeyen bir tanıdık sayesinde oğluyla telefonla konuştuğunu düşünür. Ölümüne kadar oğlunun ölümünü bilmeyen bu kadın Yılmaz Güney’in annesidir.

 

PARİS SÜRGÜN(LÜĞ)Ü

 

Yılmaz Güney’in sürgünlüğü ile birlikte diğer sürgünleri anlatan, ‘Sürgün Türküleri’ belgeselinin yönetmeni İlker Savaşkurt, “12 Eylül 1980 darbesinden sonra oluşan siyasi baskılar sonucu 9 Ekim 1981 tarihinde izinli olarak çıktığı Isparta Yarı Açık Cezaevi’nden Paris’e kaçışı üzerine durdum. Kaçmasına yardım eden yapımcıyla konuştum. Onlar Yılmaz Güney’in ikilemi ve pişmanlığından söz ettiler,”[26] derken; Yılmaz Güney’i yurtdışına çıkaran isim olarak tanınsa da; asla bunu kabul etmeyen -‘Yol’un İsviçreli yapımcısı- Donat Keusch de ekliyordu:

“Yılmaz’ın o zamanlar şiddetli derecede mide ağrıları vardı. 1980’in sonlarından itibaren hapishaneye İsviçre’den ilaçlar göndermeye başlamıştık. Asistanı Canan organize ediyordu bu süreci. Daha sonra ben, ‘Bir şeyler yapmalıyız, eğer yapmazsak hapishanede ölecek’ dedim. Hiç istememesine rağmen ülkeyi terk etmeye karar verdi. Oysa 1979’da, ona ülkeden ayrılması gerektiğini söylemiş ‘Aksi takdirde hapishanede ölürsün’ demiştim. Fakat Yılmaz o zaman beni reddetti, ‘Sadece burada çalışabilirim, burası benim ülkem, benim kültürüm, benim dilim’ dedi.

1980’de zaten hapisten çıkarım diye düşünüyordu ama askeri darbeden sonra her şey değişti. Seçeneği kalmamıştı. Ama onun için ülkeyi terk etmek hakikâten çok zor bir karardı. Türkiye’de büyük bir isimdi, buradaki kültürle güçlü bağları olan birisiydi. 1981’in başında hapishanede öleceğini anladı. Çalışamıyordu hiçbir şey yapamıyordu. Ayrıca arka arkaya davalar açılıyor, hükümler veriliyordu. O zaman ülkeyi terk etmeye karar verdi. Ona birileri yardım etti ve o da ülkeden ayrıldı…

Mide ağrısı vardı ve gerçekten hastaydı. Bayram izni aldı. Aynı filmdeki gibi izin kâğıdını gösterdi görevlilere ve hapishaneden çıktı. Zaten problem hapishaneden değil ülkeden çıkmasıydı.”[27]

Evet Yılmaz Güney’in sorunu, “hapishaneden değil ülkeden çıkmasıydı”!

Her şeyi Metin Demirtaş’ın, “Yürürsek bulur muyuz o havaları/ Alkol almış, az üzgün/ Bir sevdanın ilk günlerinde/ Ürkütülmüş yalnızlığıyla güvercinlerin/ Dağılan bir akşamın serinliğine/ Kararsız nereye dursa şimdi/ Hüzne eğik dallar/ Mutluluktur ya bilinmez şimdi/ Öğretir sana gelen acılar,” dizelerindeki yoğunlukla yaşayan Yılmaz Güney, Paris sürgünlüğüne ilişkin olarak, “Ülkemden ayrılışım, özgür olmak, yaşamak istediğimden ötürü değil, özgürlük ve demokrasi kavgasına daha etkin ve aktif bir biçimde katılabilmek içindir,” notunu düşerken; “Eskiden bilmezdim yalnızlığı/ Bir ağaç nasıl yalnız değilse ormanında/ Bir çiçek kendi dalında/ Eskiden bilmezdim yalnızlığı/ Yalnızlığın içinde/ Şimdi yalnız, yalnız mıyım/ Kopuk muyum dalımdan/ Uzağında mı kaldım ormanımın,” şiirini de kaleme alarak sürgün hâlet-i ruhiyesini net biçimde formüle eder…

Eder etmesine ama asla bu hâlet-i ruhiye teslim olmaz; Paris’in 5. Bölge’sindeki Maubert Mutualite salonundaki dayanışma etkinliğindeki konuşmasındaki üzere:

“Arkadaşlar, dağlarımız, ovalarımız ve ırmaklarımız bizi bekliyor.

Biz, bütün ömrümüzü gurbette geçirip, gurbet türküleri söylemek istemiyoruz.

Biz, yiğitlikleriyle destanlar yazmış bir halkız ve önümüzde duran bütün güçlükleri yenecek azme, kararlılığa ve koşullara sahibiz…

Dost ve düşman herkes bilsin ki, kazanacağız, mutlaka kazanacağız.

Bir köle olarak yaşamaktansa bir özgürlük savaşçısı olarak ölmek daha iyidir.”

İsa’dan önce 3’üncü yüzyılda kurulan Paris’e, “Parisii” diyorlardı oturanlar. Tüm kent, Seine Nehri’nin ortasındaki küçük adacığa sığıyordu. Şimdilerde “Ile de la Cité” adını taşıyan bu adanın üstünde, görkemli Notre Dame Katedrali var. “Parisii”lerin kentlerini Paris olarak adlandırmaları epeyce zaman aldı. Lutece ya da Lutetia deniyordu bu minik kente. 

Uzun yüzyıllar boyu bir kıyı kenti olarak tüm ulaşımını Seine Nehri yoluyla yapan Paris kentinin simgesi, bugün de bir Latin yelkenlisi. Armanın altında dünyaca ünlenen Latince bir söz yazıyor: “Fluctuat nec mergitur/ Sallanır, ama batmaz.” 

Sallansa da batmayan Paris’i romantizmin devi Victor Hugo ile acımasız gerçekçi Emile Zola’nın satırlarından; Paul Cézanne’in, Claude Monet’nin, Édouard Manet’nin ve hepsinden de fazla Henri de Toulouse-Lautrec’in fırça darbelerinden, resimlerinden tanıyabilirsiniz…

Bunlara bir de Yılmaz Güney eklenmiştir. Yani insanların eliyle, yüreğiyle, beyniyle yaratılan bir anıttır Paris. Ve artık Onda, Yılmaz’dan da bir parça vardır…

 

ÖZELLİĞİ

 

Abdülkadir Bulut’un, “Dağ başlarında/ Taş olmak güzel bir şey/ Öyle sessiz ve kendi hâlinde/ Ama bundan daha önemlisi/ Her gün biraz daha kayalaşmak/ Halkınla birlikte halk içinde// Kaya gibi olmak da yetmez/ Bütün mesele hayatın karşısında/ Sıkmak dişi, sağlam atmak ayağı/ Kıyımlarda, kıranlarda bile/ Açtırmamak dibindeki toprağı” dizelerindeki tutkulu ısrara benzeyen Yılmaz Güney, kendini sürekli geliştirip, eleştirerek, yenileyen biriydi.

Dünyanın öbür ucundaki insanın acısını yüreğinde hissedebilme felsefesini birçok kişiye aşılamış, bu uğurda çalışmış, yılmamış koca yürekli insandı.

Hem sinemaya, hem de işçi sınıfı mücadelesine katkı vermişti.

Yokluk içinde okumuştu, ırgatlıktan sinema bölge temsilciliğine (sinema salonlarına film getirip götürüyor) birçok iş yapmıştı.

Kovboy filmlerine merak salmıştı; biraz da o dönem Adana’da yaşanan edebiyat dergisi heyecanına...

Hayatının birden çok döneminde hapse girmiş, tutuklanmış, sürgüne gönderilmişti.

Filmlerinin çoğu sansüre uğramış, yasaklanmış, sakıncalı bulunmuştu.

Ona ‘Çirkin Kral’ demeye başlarlar. Çünkü “bizden birisi”dir, halktandı.

Karakterinin en belirgin yönü hırs ve muhalefetti.

Muhaliftir, yasaklar hedefidir. Kızgındır, otoriteye aldırmamaktadır.

“Tek kurtuluş devrim” diyen yönetmen, sanatçıdır.

Fransa’da yitirdiğimiz, çağının çok ilerisindeki bir Kürt sanatçısıydı; fikir insanı ve sinema dahisiydi...

Hasılı “Büyük” sıfatını hak edendi; müthiş bir gözlemciydi; filmlerinden hareketle “sosyolog” olarak anılmayı hak etmişti…

Yaratıcılığıyla nefes alıp verebilen biriydi; aşkları, duruşu, serüveniyle farklıydı.

“Bir gün nereli olduğumu sordular.

- ‘Babam Siverek’lidir dedim.

Siverek adına şaştılar, hiç duymamışlar.

- ‘Nerdedir bu Siverek?’ dediler.

- ‘Siverek Napoli’nin kazasıdır,’ dedim.

Düşündüler bir süre, birbirlerine bakındılar.

- ‘Biz İtalya’yı çok iyi biliriz. Yanlışınız olmasın.’

- ‘Napoli’nin böyle bir kazası yoktur.’

Siverek İtalya’da olsa bileceklerdi…

Siverek Urfa’nın bir kazasıydı.

Urfa da Türkiye’de bir şehirdi.

Bizim memleketin insanları iyidir, akılları çoktur; İtalya’yı bilirler, Fransa’yı bilirler.

Çinistanı, falanistanı bilirler, lakin kendi yurtlarını bilmezler.

Dünyanın öte ucundaki ülkelerin yardımına koşmak için can atarlar.

Onlar için şiirler yazar, onlar için ağıt yakarlar.

Falanistan köylüsünün acısını anlatan kitaplar kapışılır,

Benim memleketimin insanlarına sırtları dönüktür, onları görmezler, göremezler,” diyen Yılmaz Güney’in “Ülkemizi kötü gösteriyor… Halkın sefaletini gösteriyor… Bütün çabası Türkiye’yi kötülemek…” diyenlere verdiği yanıt da şuydu:

“İki şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Ben Türkiye’nin aleyhine değilim.

Ben açıkça Türkiye’deki egemen sınıflara, onların dayandıkları emperyalist güçlere karşıyım. Ve her zaman da karşı olacağım.

Halkın içinde bulunduğu yoksulluğu, zorlukları göstermek, halka karşı olmak değil, onlarla beraber olmak, onların kanayan yaralarına parmak basmak ve sergilemektir!”

Ve nihayet Yılmaz Güney, deyince insanların kurduğu şu cümleler de, Onun özelliği açısından çok dikkat çekiciydi:

“Halktan geldiği için halkın ne çektiğini bilirdi…

Yılmaz, fukarayla yaşıyordu. Her insana yardımcı olurdu. Garibanlara çok saygılıydı…

Yılmaz Güney, çocukken oynadığımız oyunlarda hiç ölmezdi…

O, adamın tekiydi, benzeri yoktu…”[28]

 

SİNEMACILIĞI

 

Yılmaz Güney’le müsemma sinemacılık, Emil Michel Cioran’ın, “Özgür olmayı deneyin: Açlıktan ölürsünüz,” notunu düştüğü risklere karşın, Bertolt Brecht gibi, “Sanat gerçekliğe tutulan ayna değil, onu şekillendirmek için kullanılan çekiçtir,” diyebilendi; öyle yaptı; öyle de kaldı hep![29]

Gerçekten de kızı Elif Güney Pütün’ün ifadesiyle, “Sinema anlayışı sisteme aykırı geliyordu: ‘Sanatın, özellikle sinema sanatının kitlelerin sosyal kurtuluşunda, sosyal-siyasal uyanışında büyük rol oynayacağına inanıyorum’ derdi Yılmaz Güney…”[30]

O; yeni gerçekçilik akımının öncüsü, tek temsilcisidir; coğrafyamızda yeni gerçekçilik akımına örnektir.

Bu yönüyle Yılmaz Güney sineması, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan “yeni gerçekçilik” akımını, bir yandan da klasik halk destanlarını andırır.

“Jön” kavramını yıkıp, sinemada sosyalist gerçekçiliği uygulayan yönetmendir Yılmaz Güney.

“Sıradan insan(lar)”ın hayatını işleyip, sosyalist gerçekçi yöntemi ilke edinen sineması, toplumcu gerçeklik akımının en önemli temsilcisidir.

Göründüğü kareyi seyirlik kılan benzersiz oyunculuğu, destansı ve gerçekçi sinemanın en güzel örneklerinden filmleri, usta işi yönetmenliği ve eşsiz senaryolarıyla sinemanın yüz akı olup; Yeşilçam denen sinemanın kapitalist temellerini kökünden sarsmıştır.

Hemen hemen tüm filmlerinde, kamerası ezilenin yanında olmuş, sosyal hayatın acımasızlıklarını gözler önüne sermiştir. Sinemayı devrimci mücadelenin bir imkânı olarak da gören cesaretli bir yönetmendi. Herkesin “es” geçtiği Kürt sorununu filmlerinde cesurca işlemiştir.

Gerçekliği en yalın hâliyle vermeye çalışan O; “Sinemayı hayat mektebinde öğrenen bir kişi olarak bu ödülü kazanmam büyük anlam taşıyor. Ödül bana değil, tüm halkıma verilmiştir,” vurgusuyla, kendine has bir sinema dili oluşturabilmiş nadide bir sanatçıdır.

Sinema dili, çarpıcı, akılda kalıcı, uyarıcıydı. Çünkü Yılmaz Güney’e kadar sinemada yoksulluk, sadece lanetli bir kategori olarak, zenginliğin bir zıddı olarak, ana hikâyedeki zenginliği daha da belirginleştirmek için kullanılırken, Onunla ile birlikte esas mesele olarak ele alınmıştır. Çünkü, yoksulluğun hem sosyolojik bir mesele olarak ne olduğunun farkındaydı ve hem de sinemacı olarak yoksulluğu istismar etmeden nasıl anlatması gerektiğini biliyordu.

Yılmaz Güney’in ilk filmlerinde ezilen, hor görülen bir “Anadolu çocuğunun” otoriteye başkaldırısı varken;[31] yoksulluğa, ayrımcılığa, derebeyliğe dair verileri birinci elden, yaşanmışlıktan toplamıştı. Tek yapması gereken bunları sahici, izlenir, halkın da karşılık vereceği, kendini bulacağı bir sinema diliyle anlatmaktan, gelenekten kaçmadı, Ömer Lütfi Akad’ın peşine düştü. Yaşar Kemal’in, Orhan Kemal’in, Çukurova’nın anonim destanlarının, sözlü edebiyat eserlerinin ardından gitti.

Çoğu filminde yazılı bir senaryo kullanmadan her şeyi kafasında kurup doğaçlama senaryolar ile film yapmış, olayın senaryoda değil duyguda olduğunu bundan yıllarca önce kavramıştı.

1958 ila 1983 yılları arasında gösterime giren 58 filmin senaryosunu yazmıştır. Senaryosunu yazdığı filmlerin 22’sinin yönetmenliğini de yapmıştır. Senaryosunu yazmadığı hâlde yönettiği bir film de vardır.

Yazdığı ve/veya yönettiği 58 filmi vardı.

 

1950’ler (3 film)

1960’lar (26 film)

1970’ler (19 film)

1980’ler (3 film)

Ala Geyik (1958) (os)

Karacaoğlan’ın Kara Sevdası (1959)

Bu Vatanın Çocukları (1959)

Yaban Gülü (1961)

Ölüme Yalnız Gidilir (1962)

Prangasız Mahkûmlar (1964) (os)

Her Gün Ölmektense (1964)

Kasımpaşalı (1965)

Konyakçı (1965)

Gönül Kuşu (1965)

Krallar Kralı (1965) (os)

Hudutların Kanunu (1966) (os)

Eşrefpaşalı (1966) (os)

At Avrat Silah (1966) (osy)

Aslanların Dönüşü (1966)

Yedi Dağın Aslanı (1966)

Burçak Tarlası (1966)

Tilki Selim (1966)

Bana Kurşun İşlemez (1967)

Benim Adım Kerim (1967) (os)

Çirkin Kral Affetmez (1967) (os)

Şeytanın Oğlu (1967) (os)

Azrail Benim (1968) (os)

Kargacı Halil (1968) (os)

Seyyit Han (1968) (osy) 

Pire Nuri (1968) (oy)

Belanın Yedi Türlüsü (1969) (os)

Bin Defa Ölürüm (1969) (os)

Bir Çirkin Adam (1969)

Aç Kurtlar (1969) (osy)

Canlı hedef (1970)

Umut (1970)

Yedi Belalılar (1970)

Piyade Osman (1970)

İmzam Kanla Yazılır (1970)

İbret (1971)

Acı (1971)

Baba (1971)

Umutsuzlar (1971)

Endişe (1974)

Yarın Son Gündür (1971) (osy)

Çirkin ve Cesur (1971) (osy)

Vurguncular (1971) (os) 

Ağıt (1972) (osy)

Arkadaş (1975) (osy)

İzin (1975)

Bir Gün Mutlaka (1975)

Zavallılar (1975) (osy)

Sürü (1979) (s)

Düşman (1980) (s)

Yol (1982) (s)

Duvar (1983) (sy)

Yukarıdakilere ek olarak, Yılmaz Güney’in yazmadığı ve yönetmediği, sadece oyuncu olarak yer aldığı 53 film vardır. Bunlardan bazıları:

İkisi de Cesurdu (1963)

Kasımpaşalı Recep (1966)

Kovboy Ali (1966)

Sevgili Muhafızım (1970)

Şeytan Kayaları (1970) vd’leridir.

(o): oyuncu

(s): senarist (ya da senaristlerden biri)

(y): yönetmen (ya da yönetmenlerden biri)

 

Sadri Alışık’ın, “Bana göre Yılmaz Güney, Türk sinemasında milattır. Nasıl ‘Milattan önce, milattan sonra’ varsa Türk sineması’nda da ‘Yılmaz’dan önce, Yılmaz’dan sonra’ vardı. Tarafsız ve dürüstçe kendime bile aynı soruyu sorarım. Peki Yılmaz’ın yaptıklarını neden biz yapmadık veya yapamadık? Yılmaz bunu bulmuş, bilmiş ve olmasını gerektiği gibi yerine oturtmuş ve sinemamızda bir Yılmaz Güney devri başlatmıştır,”[32] notunu düştüğü toplumcu gerçekçi sinemanın ‘Çirkin Kralı’nın sinemada devrim yaptığından söz edebiliriz…

Kendisinden önceki sinema anlayışını yıktığı gibi, kendisinden sonraki sinema anlayışına biçim verendir. Yılmaz Güney sonrasında birçok yönetmen, Onun yolundan gidip, sosyalist gerçekçilik akımının izini sürmüştür. Asistanlığını yapan Şerif Gören ve Zeki Ökten kendi sinemalarını oluşturana kadar, bir süre bu akımın takipçisi olmuştu. Ali Özgentürk de bu akımın takipçilerindendi.

Ayrıca dünya sinema tarihinde önemli bir yer edinen O; politik sinemanın -bağımsız, özgün yapıtlara imza atan- öncülerindendi…

Alejandro Gonzalez İnarritu yönetmen olmaya ‘Yol’ filmini izledikten sonra karar vermiş. O filmde Yılmaz Güney’in yarattığı karakterler, kesişen hikâyeler ilham olmuş İnarritu’ya. Öyle ki çektiği filmlerin tamamında ‘Yol’dakine benzer bir kurgu tekniği vardır. Kesişen hayatlar, birbiriyle bir şekilde alâkâsı olan insanlar... Bu bile yeterlidir Yılmaz Güney’in sinemamız için neden önemli bir figür olduğunu anlatmaya. ‘Duvar’, ‘Sürü’, ‘Umut’ diye devam eder... En basitinden ‘Umut’un İtalyan yeni gerçekçiliği tarzında bir etki yarattığını söylemek lazım sinemamızda. ‘Duvar’da çoğunluğunun Kuzey Afrikalı çocuklardan oluştuğu amatör bir oyuncu kadrosuyla, hayatında kamera görmemiş çoluk çocukla ne büyük bir toplumsal gerçekçi bir sinema eseri yarattığı ortada. Fransızlar bugün hâlâ ‘Duvar’ı tartışıyor…

Tarık Akan’ın, “Türkiye’de sinema deniliyorsa, Yılmaz Güney zirvesidir. Ne öncesinde ne de sonrasında ona yaklaşan tek bir sinemacı bile yoktur,” saptamasındaki üzere, evet, nihayetinde bir Yılmaz Güney sineması vardır; coğrafyamızın sinema tarihinin en büyük isimdir. Filmlerini toplumsal gerçekçi bir bakış açısıyla oya gibi işlemişti.

 

YAZARLIĞI

 

Çok yönlü sanatçı Yılmaz Güney’in sinemacı yanını besleyen hep edebi yanıydı. Çok genç yaşta öyküler kaleme alarak başlamıştı edebiyatla ilişkisi. Sonraki yıllarında da şiirler, romanlar yazdı…

Nâzım Hikmet’in, Melih Cevdet’in, Oktay Rifat’ın romanlarını gölgeleyen şair kimlikleriyse, Yılmaz Güney’in romanlarını unutturan, onu bir efsaneye dönüştüren sinema hayatıdır. Oysa sanat alanına hikâyeleriyle başlamıştı Yılmaz Güney. “50’lerin başlarında ilk hikâyesi ‘Pazar Postası’nda yayımlandığında henüz bir lise öğrencisiydi. Dergiciliği sevmişti; hem yazdı hem kimi dergilerin Adana dağıtımını üstlendi hem de arkadaşlarıyla birlikte dergi çıkardı.

1955 yılında liseyi bitirip Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolduktan sonra siyasete ilgisi artan Yılmaz Güney’in kaderini değiştiren de yazma tutkusudur; On Üç adlı dergide yayımlanan ‘Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri’ (1956) hikâyesinde “komünizm propagandası” yaptığı gerekçesiyle hakkında açılan dava sonucunda 1961 yılında 1 buçuk yıl ağır hapis, 6 ay sürgün, ömür boyu amme haklarından yoksunluk cezalarına çarptırıldı.

Kendisini susturmak isteyenlere inat, bu ilk girişinden başlayarak her seferinde, mahpusluk günlerini daha fazla okuyarak, yazarak ve yaratarak geçirecektir Yılmaz Güney. Sinema deneyiminin olmadığı bu ilk hapishane döneminde bütün enerjisini ‘Boynu Bükük Öldüler’ romanını tamamlamaya verecek ve bu süreci anılarında şu cümlelerle özetleyecektir:

“Boynu Bükük Öldüler Nevşehir Cevaevi’nde, siyasiler koğuşunun en dip köşesinde, rutubetli bir duvara komşu bir ranzada, geceli gündüzlü on altı aylık bir çalışmanın ürünüdür. Ranzamdan hiç indirmediğim küçük bir masam vardı. Yatma zamanı gelince, ayakucuma çeker, ayaklarımı altına sokar uyurdum. Çoğunlukla, anlattığım insanları görürdüm düşlerimde, onlarla yaşardım. 63 Haziranı’nda sürgünden döndüğümde, bir gazetede yayımlanması olanaklarını aradım, bulamadım. 66’da, bir arkadaş basmak istedi. O günlerde ünü giderek artan bir sinema oyuncusuydum. Adım ‘Çirkin Kral’dı.”

1971’de yayımlanıp 1972 yılı Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanan ‘Boynu Bükük Öldüler’, Yılmaz Güney romanları arasında kuşkusuz en başarılısıdır. Toplumsal sorunları, özellikle kırsal kesim insanlarının dramlarını anlatma eğiliminin roman yazımına egemen olduğu, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal gibi yazarların ustalık ürünlerini verdikleri, sosyalist düşüncelerin edebi alana yayıldığı bu yıllarda yazılan ‘Boynu Bükük Öldüler’, Halil ve Emine üzerinden 1950’li yılların Çukurova’sındaki hayatı anlatır.

Yılmaz Güney’in en verimli çağında pek çok devrimci, aydın ve sanatçıyla birlikte 12 Mart darbesine maruz kalması bugün bizim lanetle andığımız bir ‘kader’. Ancak Güney, tutsaklığa yaratarak direnmesini, dışarıdayken ihmal ettiklerini içerde gerçekleştirmesini bilen, kolay kolay mağlup edilemeyen bir sanatçıydı, aydındı ve hepsinden önemlisi sosyalizme içten bağlanmış bir devrimciydi.

O günler Yılmaz Güney’e şunları dedirtir:

“Toplumsal değişimler insanı eğitir, etkiler, bilincini değiştirirdi. Oysa ben kitle mücadelelerinden ne kadar uzaktım. Gerek işçi-köylü hareketleri, gerekse öğrenci hareketleriyle organik bağım yoktu. Bir bakıma hayattan kopuk, giderek burjuva dünyasının pislikleri içinde, subjektivizmin batağında eriyen bir insandım. İmdadıma 12 Mart yetişti. (…) Safım açık ve bellidir. Emekçi yoksul halkımım safında, bilimsel sosyalizme inanan, sosyalizm acemisi bir sanatçıyım. Bütün olanaklarımla kurtuluş mücadelesinin içinde olmaya çalışacağım… Bu yüzden başıma gelecek belaları göğüslemeye şimdiden hazırım. (…) Göğsümü gere gere ‘ben sosyalistim’ diyemiyorum. Küçük ve acemi bir çırağım şimdilik. O yüce sorumluluğu tam anlamıyla, bütün ilişkiler sürecinde taşıyacak güçte, fedakârlık ve yiğitlikte değilim henüz. Fakat şunu belirtmeliyim ki, sağlıklı bir sosyalist olmak en büyük ve tek amacımdır.”[33]

Nihayetinde; “Elbette ekol olmuş bir sinema şahsiyetidir Güney. Ama asıl olarak iyi bir edebiyatçıdır. XX. yüzyılın 50’li yıllarının sonunda daha sinemada ünlenmeden önce yazmıştı ‘Üç bilinmeyenli eşitsizlik sistemleri’ öyküsünü. Komünizm propagandası yapmaktan ceza alıp hapis yatmış ve Konya’da sürgünlük de yaşamıştı.

Yılmaz Güney sinemasını ve Yılmaz Güney’in sanat kurumsallığını şahsında odaklayarak okuduğumda bütünsel manada Yılmaz Güney’i bu denli vazgeçilmez kılan hâ edebiyatındaki gücünden, sinemasındaki edebi dilinden ve edebiyat ısrarından gelir…

Yılmaz Güney’in edebi damarı, bir yanıyla ata dede toprağı Kürt coğrafyasının mağrur ve vakur kişiliği ile kimliğine kattıklarından, diğer yanıyla da Çukurova toprağının emekçi, alınteri döken ırgat kimliğinden alarak şekillenir.

Roman ve öykülerini damıttığı, içine sindirdiği Orhan Kemal, Yaşar Kemal edebi geleneğinden beslenerek yazdığını söylemek mümkün.”[34]

 

AŞK(LAR)I

 

Sanatçı duyarlılığı ve devrimci komünist romantizmiyle tutkulu sevdaların insanıydı ve Onun için aşksız kavga, kavgasız aşk mümkün değildi.

Yılmaz Güney’e, “Unutmak, zaman ister demiştim, yanılmışım. Zaman değil yürek istiyormuş. O da sende kaldı,” dedirten tutkulu aşkları, belki de “Sevgi akla boyun eğmez,”[35] diyen Ursula K. Le Guin’in tarifindeki üzereydi…

Kolay mı? “Hadi takas edelim bir şeylerimizi; mesela gülüşünden ver, ömrümden al,” diyen O; bir gülüş için ömürden verenlerdendi…

Bu tutkuyu, “Hasretin yüreğimin sadık bekçisidir sevgili,” vurgusuyla Fatoş Güney’e, “Damla damla birikiyor insan. Damla damla sevgili... Bir gün akıp gideceğiz hayata... Duvarlar yıkılacak, açılacak bütün kapılar bilesin. Benim yüreğim sensin şimdi, seni vurur durur… Ve yine damla damla çoğalıyorsun içimde,” dediği satırlarında görmek mümkündü.

Türkan Şoray’ın, “Bütün artistler bana hayrandı; ben ise Yılmaz Güney’e. Gözlerine bakamazdım, aşık olacağımdan korkardım,” dediği O bir de, 1964’de evlendiği ve 4.5 yıl evli kaldığı, “Hollywood filmi ‘Benjamin Button’ gibidir. Yaşlandıkça, gençleşiyor,”[36] diye anılan Nebahat Çehre’ye müthiş tutkundur…

“Onu görüp de âşık olmamak mümkün değildi, her kadın da âşık olmuştur. Sosyetik kadınlar da hayrandı ona. Dünyanın en güzel bakan adamıydı. Ela, çekik, çok güzel gözleri vardı. Muhteşem gülen bir adamdı. Ama sert bakardı. Oynadığı karakterle uyum sağlamak içindir o da... Çok yakışıklı bir adamdı, fotoğraflarıyla alâkâsı yoktu…

Sert bir mizacı vardı. Ama benimle yaşadığı aşk çok tutkuluydu…

Ben, pişman olmam gereken şeylere bile pişmanlık duymuyorum. Böyle yapmak beni hayata daha iyi bağlıyor. Yılmaz beni hayata bağladı, olgunlaştırdı ve oyunculuk adına zenginleştirdi,”[37] diye tarif eden Nebahat Çehre’ye kaleme aldığı aşk mektupları okunasıdır!

Örneğin 28 Mart 1966 tarihinde Urfa’dan kaleme aldığı mektup gibi:

“Şu yeryüzünde üç milyarı aşkın insan yaşar yavrum, üç milyarı aşkın yürek atar, durur. Şu üç milyarı aşkın insanların bir kısmı aç, bir kısmı hasta, bir kısmı yaşlı, bir kısmı aşık. Dünyanın neresinde olursa olsun, sevda için yanan binlerce insan vardır. Ve biz, bu üç milyardan yalnız iki kişiyiz.

Her şeyin bir kanunu vardır. Ama sevdanın kanunu, yolu, yordamı yoktur. Akıp giden, aktıkça da büyüyen bir sudur sevda. Irmaklar sonlarını denizde kaybolmuş bulurlar. O denizin içinde kimsenin bilmediği ırmaklar, dereler, çaylar vardır. Ben o denizlerin içinde kaybolan, ne olduğunu hatırlamayan ırmaklardan biri olmak istemiyorum.

Ben, kendi denizimi kendim yaratmak, kendi toprağımı kendim sulamak ve akmak, hep akmak istiyorum. Ama nereye, nasıl? Bütün bir hayatın sonu elleri soğuk bir ölüme bağlanır. O denizlere koşan ırmaklar gibi.

Önümüzde o kadar az zaman var ki... İnsan bunu sevdiği insanla değerlendirmeli diyorum. Hayatımı sev

7.04.2018 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR