Daha Bitmedi

Daha Bitmedi

Anayasa değişikliği için yapılan referandum sonucunda  oy kullananların %51.4’ü “EVET”; %48.6’sı “HAYIR” dedi(!). Sonuç itibariyle Anayasa Değişikliğine “EVET” diyenlerin sayısı daha fazla olduğundan anayasa değişikliği kabul edilmiş oluyor. Ancak hukuken salt çoğunluğun yarıdan bir fazla olduğu dikkate alındığında, sonuç net ve açık. Peki bu yeterli mi?

Anayasa bizlere hep toplumsal uzlaşı metinleri olarak tanımlandı. Oysa karşımıza çıkan tablo oldukça kritik bir seviyede. Diğer bir deyişle; ortalama olarak her iki kişiden birinin hayır dediği bir referandum sonucu ile bir ülkenin yönetim sistemini değiştirmek  ne derece doğrudur sizce? Burada toplumun anlamlı ve ciddi bir değişiklik talebinden bahsetmek mümkün mü?

Sürekli 1982 anayasasının bir darbe anayasası olduğu ve değiştirilmesi gerektiği, bu nedenle bu girişimde bulunulduğu söylendi. Peki değiştirilmesi istenen darbe anayasası, getirilmek istenen de toplumsal uzlaşı ile hazırlanan bir anayasa ise; yaklaşık olarak her iki kişiden birinin hayır dediği bir sistemde uzlaşıdan bahsedebilir miyiz?

Hayır diyerenler bunun mücadelesini veriyor şimdi. Doğrusu da bu. Yalnız bilinmesi gereken bir şey var ki bu bir sonuç değil, başlangıçtır. Çünkü ortada bir zafer varsa, o da “hayır”ın zaferidir.
Zafer tek bir sonucu olan, tek yönlü değerlendirilebilecek bir olgu değildir. Türkiye için hayati bir önem taşıyan –demokratik olmayan bir yönetim sistemini değiştirmek için oylanmış bir anayasadan öte- toplum olarak geleceğimizle ilgili çok önemli bir karar oylandı.

Dolayısıyla herhangi bir kazanımdan söz edeceksek; sonucu basit bir matematik hesabı gibi görmekten öte, ona çok yönlü ve kapsamlı bir değerlendirme olarak yaklaşmak gerekir. Kimin kazandığı bu değerlendirme sonucunda ortaya çıkacaktır ve kazanımın durağan bir olgu olmadığını düşünürsek süreklileşebilmesi de bu değerlendirmeye oldukça bağlıdır.

“Hayır, biz kazandık” söylemini basit bir ajitatif söylemin ötesine taşımak istiyorsak eğer; 'Hayır’ın bu referandumdan nasıl kazanımla çıktığı, neler kazandığı, kazanımlarını nereye ve nasıl taşıması gerektiği ile ilgili soruların cevaplarını aramakla başlayabiliriz.

Asıl mücadele şimdi başlıyor. 

Referanduma OHAL koşullarında gidildi. Devletin bütün imkânları elinde olan “evet”çiler ile iki eli, iki ayağı ve bir de ağzı olan “hayır”cılar arasındaki “eşitlik” asla yoktu. ‘Hayır’cıların elinde neşe, inat, irade ve umuttan başka bir şey yoktu. Diğerlerinin elinde ise ordu, polis, medya, devlet hazinesi vardı. Tüm bu imkânsızlıklara rağmen “hayır” çalışmaları yapanlar, devletin baskısı ve devletin yoğun bir manipülasyonuyla karşı karşıya kaldı. Ancak gördüler ki; her türlü imkânsızlığa rağmen, bu kadar saldırıya ve baskıya rağmen giderek ‘hayır’ meşrulaşmaya ve kitleselleşmeye başladı. Bu sefer de ülkenin dört bir yanında “huzur operasyonları” adı altında “hayır” mücadelesi veren örgütlü, örgütsüz yüzlerce insanı; ev ve kurum baskınları, gözaltılar ve tutuklamalarla yıldırmaya çalıştılar. Yetmedi, terör örgütü suçlamaları, “PKK, DAEŞ ‘hayır’ diyor” açıklamaları, “Bunun bir de ahireti var” söylemleri… Böylece ‘evet’i savunmak yerine ‘hayır’ı şeytanlaştırdılar. 

Buna karşılık ‘hayır’ cephesi; kadınların, işçilerin, inançların, direnen halkların, gençlerin neşesiyle Türkiye’nin dört bir yanına yayıldı. Bazen bir şarkı dizesinde, bazen duvara yazılmış bir “hayır” sözüyle, bazen de “orantısız zeka” örneği dediğimiz komik görseller ve videolarla… Neşeli ve mutluydu “hayır”ı örgütleyenler; onlar gergin, tehditkâr ve panik halindeydiler. Neşeyi örgütleme pratiği her zaman başarıyı getirmemiş midir?

Öncelikle, referandum “resmi” sonuçları ne derse desin, bu sonuçlara devletin bütün imkânlarını kullanarak hile karıştırdıklarını, “hayır”ın resmi olmayan ama gerçek sonuçlara göre kesinlikle kazandığını unutmayalım. Ancak eğer sadece bu kazanımın farkında olur, arka planda yarattığımız atmosferin asıl kazanımlarını görmezden gelirsek, hata yaparız.

Cüret etmeyi öğrendiğimiz gerçekliği gibi. Evet, milyonlarca insan onlarca tehdide rağmen iktidarın karşısına dikilmeye cüret etti ve devam ediyor. Sandığa gidip oy kullanmayan, çoğu zaman oyunun ne olduğunu bile söylemekten çekinen bir halk; bunu söylemeyi bir kenara bırakın, örgütlenmeyi öğrendi. Devletin zora dayalı aygıtlarına karşın bir korku eşiği aşıldı. Düşünün, her gün haberlerde kendinize yapılan hakaretleri ve tehditleri dinlediniz ama vız geldi tırıs geçti.

Bir arada durulabildiği zaman nelerin başarılabileceğini; farklılıkların bizleri ayıran değil mücadeleyi renklendiren dinamikler olabileceğini öğrenmiş olduk. Sokağa çıkıldığı an binlerce, milyonlarca insan olduğumuzu ve asla yalnız olmadığımızı gördük. Başka bir dünyanın var olabileceğini ve inatla mücadele etmeye ve direnmeye devam ettiğimizde bunun kazanılabileceğini gördük. Kısacası çok fazla şey öğrendik.

Şimdi yapılması gereken öncelikle bizi çekmeye çalıştığı normalleştirme tuzağına düşmeden; yapılan bütün hile ve usulsüzlük yöntemlerinin hesabı, hukuk kuralları dışına çıkılmadan hesap sorulmalıdır. “Hayır”ın kazandığı gerçekliğini her yerde savunmalı ve asla referandumun hileli “evet” sonucunu kabul etmemeliyiz. Onların yalanlarından bile kızarmayan suratlarına; bütün hilelerini açığa çıkararak bunu yüzlerine vurmalıyız.

Bunun için gereken bütün hukuki yöntemleri kullandığımız gibi; referandum öncesi ve sonrası yaptığımız ve en önemli silahımız olan neşemizi ve orantısız zekâyı kullanmayı bırakmamalıyız. Bu mücadelenin daha uzun soluklu olması için unutulmamalıdır ki bu yola artık yeniden bir nefes alabileceğimiz Türkiye gerçekliği yaratmak adına çıktığımızdır.

Bu anlamda bugün kurulmaya başlanılan “Hayır Meclisleri” doğru bir şekilde kapsayıcılığı ve kolektif duruşunu devam ettirip bir dönemin ‘Kuva-i Milliye’si benzeri “Halk Meclisleri” haline neden gelmesin? Tabii bu Halk Meclisleri; demokratik devrim dinamiklerini kapsayan, bu dinamiklerin kendi gücünü açığa çıkaran, o gücü doğru zamanda doğru hedefe yönlendirebilen karar mekanizmaları olmalıdır.

Böylece bu meclisler yaygınlaşarak, her mahallede, ilçede ve ilde örgütlenerek bir güç alanı oluşturacak, son referandumda ortaya çıkan kent ile kırsal arasındaki uçurumu ortadan kaldıracak ve bu güç alanı kendisini iktidara taşıyabilecek bir düzeye sıçrayacaktır.

Nasıl ki bir dönem Kuva-i Milliye, normal zamanda bir araya gelemeyecek yüzlerce farklı nitelikte insanı bir araya getirebilmiş, ortak hedefe kilitleyebilmiş ve o hedef doğrultusunda organize edebilmiş ise “Hayır Meclis”lerinin bunu yeniden yapma ve başarma şansı doğmuştur. 

Gerçekliğin içerisindeki imkânları bulup açığa çıkarmak, gerçekliğin sınırlarına bunu taşıyarak o sınırları genişletmenin ne demek olduğunu aslında bu süreçte öğrendik diye düşünüyorum. 

Referanduma giderken kazanılanların kaybedilmemesi, özgür demokratik bir ülke olabilmek için yola çıkmıştık. Ve aslında kazandık da. Ancak artık elde ettiğimiz kazanımların süreklileşmesi ve hedeflerin büyümesi, büyütülmesi gerekmektedir. Kadınların, gençlerin, inançların demokratik iktidarını yeniden kurmak için, özgürlük, barış ve emeğin iktidarını kurmak için artık bir karar verilmeli ve başlanmalı, değil mi? Daha ne duruyorsunuz?...

9.05.2017 (Arzu KÖK)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR