ÇEŞİTLİ VECHELERİYLE BEŞERİ (EKONOMİ-POLİTİK) KRİZ

ÇEŞİTLİ VECHELERİYLE BEŞERİ (EKONOMİ-POLİTİK) KRİZ

“Umut, gerçeğin reddidir.”[2]

‘Beşeri (Ekonomi-Politik) Kriz’ söz ederken; ilk saptama(m), bir karanlığın orta yerinde olduğumuzdur.
Ancak bu saptamayı; “Karanlık yalnızca, ışığın diğer yanı, onun gizli yüzü,”[3] diyen José Saramago’nun uyarısıyla ele almak, “olmazsa olmaz”!
Evet içinde debelendiğimiz karanlık; müthiş bir aydınlık imkânı ya da daha koyu bir karanlık tehdididir. Tıpkı, “Kapitalizm zırh içindeki ölüdür,” diyen Antonio Gramsci’nin, “Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarlar zamanı,”[4] tanımlamasındaki hâl gibi…[5]
Kriz ya da III. Büyük Bunalım yaygınlaşarak, derinleşirken; Karl Marx’ın, “Krizler, sürekli var olan çelişkilerin ancak ani ve zora dayanan çözümleridir. Onlar bozulmuş dengeyi bir süre için yeniden kuran şiddetli patlamalardır”; Antonio Gramsci’nin, “Eskinin öldüğü, ama yerine henüz yeninin doğmadığı andır”; Matthew Arnold’un, “Biri ölü, öteki doğacak gücü bulamayan iki dünya arasında dolanıp duruyorum/ Wandering between two worlds, one dead. The other, powerless to be born with nowhere yet to rest my head”[6] saptamalarında işaret ettikleri hâle yoğunlaşmalıyız!
Devasa yıkım örnekleriyle dolu kapitalizmin tarihinde krizler belirleyici önemlerdeki kilometre taşlarıdır... Ve krizden söz etmek, kapitalizme mündemiç gerçeği konuşmakken; altı özenle çizilmesi gereken Carl Gustav Jung’un, “Kriz, hastalığın doruğunu belirleyen bir tıp terimidir,”[7] saptamasıdır.
Yunanca “Crísis” kelimesinden gelen, düşünce ve karar anlamındaki “Kriz” sözcüğü bir yerde biriken imkân ve tehditlerin sonucu ve “Karar”dır.
Evet; burada durup; imkân, tehdit ve karar kavramları üzerine yeniden, bir kez daha düşünmek lazım…
Görülmesi gerek: İleriye doğru adım atacak potansiyelleri aşındığı için sürdürülemez kapitalizm, her alanda bir çıkmaz ve toplumsal çürümenin derinleşmesi ile yıkım olarak kendini dışa vuran yapısal krizlerle karakterize olmaktadır.[8]
Kapitalizmin günümüzde yaşanan sistem krizi, devasa bir derinlik ve yaygınlıkta seyrediyorken; bu durum burjuva ideologların uzun süredir kapitalist düzenin geleceğine dair çizdikleri pembe tabloları da paramparça etmektedir.
Tüm verileriyle gözler önüne serildiği üzere, kapitalizm tarihsel bir tıkanma içindedir. Günümüzde kapitalist dünya düzeninin içine sürüklendiği muazzam çatışmalı ve çıkışsızlıklarla yüklü süreç bu gerçeklere işaret ediyorken; hiçbir şeyin otomatik olmadığının altını çizen tarih, “Gelecekteki ihtimallerden birisinin çürüme ve yozlaşma olabileceğini gösteriyor.”[9]

I) BEŞERİ HÂL(İMİZ)

İkinci saptama(m)dan önce; altını özenle çizerek belirtmeliyim: Beşeri sıfatı, “insanla ilgili, insana değgin”ken; -kanımca- insan(lık) bilinçli; seçebilen; yaratıcı özelliği olan bir varlıktır. Ya da hiç ve bir “sürü”!
O hâlde insan(lık)ın insan olma hasletini koruyacağı veya yitireceği; “To be or not to be/ Olmak ya da olmamak” koordinatlarında olduğundan kimsenin şüphesi olmasın.
Çünkü küresel ‘Weimar Dönemi’nin nihayetindeyiz. Bilindiği üzere Weimar Cumhuriyeti (1918-1933) Almanya’nın I. Büyük Savaş’ta yenilgisiyle başlayan, Nazilerin iktidarı ele geçirmesine kadar uzanan yıllarını kapsar. ‘Weimar Cumhuriyeti’, çökmüş eski bir düzenle, doğamayan bir yeni düzen arasında kalanların düş kırıklıklarını, umutlarını, fantezilerini, toplumsal çalkantıları betimler; “türlü canavarların tarih sahnesine çıktığı” bir dönemidir; “Çürüme, çözülme”yle betimlenir![10]
Beşeri açıdan çürüme, çözülme hâlinin zalim gerçekleri düzen içi sınırlarda iki temel savunma geliştirir: “Kaygılı gerçekçilik” ya da “inkârcı teslimiyet”…
Çok şeyin bu sahte ikileme mahkûm edildiği açmazda herkes evine kapatılmıştır. Çünkü “Ev normal alandır. Başlamış olduğumuz ve soruları cevaplamak zorunda olmaksızın dönebileceğimiz herhangi bir yerdir ev,”[11] der Susan Neiman ve ekler “İnsanlar, kendilerine çok büyük gelen evlerde içlerine kapanıyorlardı,”[12] vurgusuyla Georges Perec, hâl-i pür melali(mizi) anlatırcasına!
Sadece neo-liberal vahşetin değil, post-modern yıkımın yarattığı (ve Guernica’ya bile parmak ısırtan) bir tablo bu!
Hatırlayın: Rainer Funk, ‘Ben ve Biz’de post-modern toplumun insan değerini nasıl yok ettiğini; post-modern toplumun, küresel ölçekte piyasa ekonomisiyle yönetilen dünyayı artık insan değerlerinden uzaklaştırdığını anlatırken; insanın yapabilme gücünden nasıl soyutlandığına dikkat çeker.[13]
Beşeri krizin sarıp, sarstığı sürdürülemez kapitalizmin insanı, dijital teknolojiler ve kitle iletişim araçları (TV’ler, internet) ile kuşatılmış durumda. Bununla biçimlendirilip, teslim alınıyor.
İş bununla sınırlı kalmıyor! Kapitalist iktidar milliyetçiliği, ırkçılığı ve dinciliği körüklüyor.
Akademik özgürlükler ortadan kaldırılıyor; özgür düşünce hedef alınıyor…
Bilgiye dayalı gerçeklerin küçümsenmesi, önemsizleştirilmesi ortaya hurafelere, söylencelere dayalı bir alan açılması sonucunu doğuruyor. Örneğin tıp biliminin yerine alternatif ya da tamamlayıcı tıp adı altında geleneksel yöntemlerin öne çıkarılışı bu tehditlerden birisidir. Hacamat gibi, etkisi bilinmeyen, ölçülmeyen bitkisel tedaviler gibi işlemler sağlık alanına sokulmakta, desteklenmektedir.
Medyumlar açıkça çalışmakta, falcılar, gaipten haber verenler, muska yazanlar, hacılar, hocalar rahatça işlerini görmekte, hiçbir denetim görmemektedirler.
Eğitimsizlik, bir yetki belgesi olmamak yeni bir üstünlük rütbesi olmaktadır.
Sanat olarak bildiğimiz alanlar yavaş yavaş bir azınlığın hobisine dönüşmüş, sanat dendiğinde eğlence anlaşılır olmuştur. “Sanatçı” dendiği zaman halkı eğlendiren, oyalayan, hoşça vakit geçirtenler; resmi davetlerde ise bu alanın şöhretleri akla gelmektedir.
Resim gibi, heykel gibi sanatlar siyasal iktidar tarafından soğuk karşılanmakta, bale opera gibi sanat dalları yok sayılmakta, klasik müzik ise var olan meraklısına salon bulamamaktadır.
Tiyatro sanatı resmi baskıdan kurtulamamaktadır. Sinema zaten kendi sıkıntılarıyla boğuşmakta, ancak güldürü filmleri hoşça vakit geçirme işini rahatça yapmaktadır.[14]
Bu tabloda “Artık ne yememiz, ne tür ilişkiler kurmamız, bedenlerimizi nasıl kullanmamamız gerektiğini despotun yasaları belirliyor… Despot yasalarıyla, bedenlerimizle hiç uyuşmayan aşkın bir hakikâti bize zorla giydiriyor.”[15]
Bu da yabancılaşmayı derinleştirip; beşeri krizin tabanını genişletiyorken; insanı insan kılan ufkundan uzaklaştırarak; “sıradanlaştırıp”, “olağanlaştırıyor”![16]
Kolay mı? Kapitalist “İnsan, ufku dar varlıktır ve ufkunu genişlettiğinde işlerin giderek karmaşıklaşacağını ve içinden çıkılmaz bir hâl alacağını bilir, kaotik bir durumla karşılaşmak korkutur çünkü. O yüzden olabildiğince daraltılmış zihinsel ve bedensel bir ortamda yaşamayı tercih eden geniş bir insan kitlesi var. Ufkunu genişletmek, algı yeteneklerini artırmakla ilgilidir, yani içinde yaşadığımız gettonun dışına çıkıp ufka doğru hep yolda olmak ve tüm bedenimizle algılayabilmek yeryüzünü. Görüş alanımız duvarlar, apartman cepheleri, vitrinler ve ekranlarla çevrili. Zihinsel görüş alanımızı ise kavramlar, dil belirliyor, iktidarın dili. Burnumuzun ucunda ekranlar ve iktidarın değerleri duruyor. Gökyüzünü yeryüzünden, denizden ayıran ufuk çizgisine baktığınız nadir anlarda bile ufkunuzun genişlediğini söyleyemezsiniz. Ufuk genişliği, zihinsel ve bedensel duyumsamayla ilişkilidir. Hapsedildiğimiz kavramların kabuklarını kırmadan düşünsel ufka doğru açılmak mümkün değil. Ufka baktığı hâlde sadece burnunun ucunu görenler var.”[17]
Bu da sürdürülemez kapitalizmin elindeki insan(lık)ı, sahicilikten soyutlayarak, sanallaştırıyor!
“Bugün bilgi ve düşünceye erişim olanakları elli yıl öncesiyle karşılaştırılamayacak derecede fazla, ama bu durum tek başına bizi daha fazla bilgili ya da irfan sahibi kılmaya yetmiyor. Tuhaf bir paradoks yaşıyoruz: Sözün dolaşımı artarken gücü azalıyor, hatta kayboluyor.
Bilginin detayları içinde kayboluyoruz; hakikâtin muğlaklaştığı, esasa odaklanmamızı engelleyen bir sözde bolluk içinde deviniyoruz. Enformasyon fazlasından, hayatın aşırı hızlanmasından kaynaklı bir tür bilinçsel felce uğruyoruz sık sık. Kimilerinin ‘dijital bunama’ dediği hastalıktan muzdaribiz. Hafızamızı devre dışı bırakan bir bilgi akışına, hepimizi görüntüye boğan bir enformasyon saldırısına maruz kalıyoruz. Google bizi hatırlama zahmetinden kurtarıyor, hafızayı hafifletiyor ve böylece hayat da hafifliyor sanki. Artık anılarımızı bile facebook ‘hatırlatıyor’; o da olmazsa o ‘güzel anlar/ kareler’ unutulmuşluğun girdabında kaybolacak. Akıllı telefonlarımızla binlerce fotoğraf çektirip eskiden albümlere baktığımızdan çok daha az bakıyoruz onlara. Fotoğraflarımızı bile telefonumuz seçip hatırlatıyor, karedeki arkadaşımızla paylaşmamızı önerebiliyor…
İçinde yaşadığımız vaziyeti tarif etmek için, Paul Virilio’nun adını koyduğu ‘hızlandırılmış hakikât’ anahtar kavram olabilir mi?
Şöyle diyor Virilio: ‘Bugün gerçek zamandaki görüntünün anlık niteliği karşısında söz (kelam) ortadan kalkıyor. Yazılı metinleri okuyamama, yazma becerisine sahip olmama ile birlikte sessiz mikrofonlar, dilsiz telefonlar çağı beliriyor yavaş yavaş. Bu durumun nedeni teknik bir arıza değil, bir toplumsallık arızası. Çünkü çok yakında birbirimize söyleyecek hiçbir şeyimiz kalmayacak, birbirimize herhangi bir şey söyleyecek zamanımız kalmayacak. Her şeyden önce de, dinlemek ya da bir şey söylemek için ne yapmamız gerektiğini bilemeyeceğiz.’[18]
İşin en vahim tarafı, sözden eyleme geçmek bir yana, söylemenin bu kadar yaygın olduğu bir çağda bazen sözünü sakınmadan dile getirmenin bile zor olması!
Ertuğrul Kürkçü’ye kulak verelim: ‘İnsanlar bugün düşündüklerini yapmak yerine, düşündüklerini söylememeyi seçiyor. Bu, Türkiye’nin kırk yıl içerisinde geldiği yer hakkında bize bir fikir verebilir,’ diyor![19]
Maalesef dünyanın geldiği yer de çok farklı sayılmaz.”[20]
Benim “beşeri kriz” ya da “uygarlık krizi” derken anlatmak istediğim tam da bu edilgenlik veya Walter Benjamin’in, “Cehennem; içinde başladıkları hiçbir şeyi tamamlamalarına izin verilmeyenlerin yaşadıkları zamandır,” tarifindeki “şey” ya da Robert Musil’in, “Bir günlüğüne dünyayı yönetmeniz istenseydi ne yapardınız?” sorusuna verdiği, “Gerçekliğe son vermekten başka seçeneğim olmazdı,”[21] yanıtıdır.

II) EKONOMİ-POLİTİK KRİZ

Son verilmesi gereken sürdürülemez kapitalist gerçeğe ilişkin üçüncü saptama(m) da, tarihin sınıf mücadelelerinin tarihi olduğunun en net biçimde kristalize olduğu kesitin kriz günleri olduğudur.
Tarih yapımında kriz günleri insanı, negatif veya pozitif bağlamda tarih sahnesine çıkarır. Tam da bu çerçevede politika ve ekonomiye dair her şey sınıfsallığıyla biçimlenirken; geleceği(mizi) sınıf mücadelesi faktörü belirler; tıpkı Carl Schmitt’in, “Günümüzün sorunu, rakibi neyin gerçek veya âdil olduğu konusunda ikna etmek değil, hükmedebilmek için çoğunluğu elde etmektir,” cümlesindeki üzere…
Bu böyle olması ya da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Kriz filan sakın ha bunlara aldırmayın, bunların hepsi manipülasyondur, bizde kriz filan yok,”[22] demesi de bir kriz tarifiyken; “Bütün facialara zemin hazırlayanlar, zenginler, zorbalar ve krallardır,” diyen Epiktetos’u anımsamamak mümkün mü?
Evet ‘Uluslararası Finans Enstitüsü’nün (IIF) ‘Global Borç Monitörü’ başlıklı raporuna göre, küresel borç miktarında 2016 yılında 7.6 trilyon dolar artış yaşanırken, 10 yıllık artış 70 trilyon dolar oldu. Buna göre küresel borçlar 10 yıllık sürede yüzde 48 arttı. Küresel borçtan aslan payını ise yine gelişmiş ülkeler aldı.[23]
Yine IIF’ye göre, küresel borç 2017 yılının ilk çeyreğinde 217 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştı.[24]
Verileri sıralamak yerine hatırlatalım: Sürdürülemez kapitalizmin içsel çelişkilerinin sistemi çıkışsızlığa sürükleyecek denli keskinleştiği bir tarihsel dönemden geçiyoruz. Bu durum kendisini pek çok görüngüyle ortaya koyuyor. Sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşmesindeki olağanüstü hızlanmayla birlikte toplumsal eşitsizliğin akıl sınırlarını zorlayan boyutlara ulaşması bunun en tipik göstergesi. Üretim araçları ve dolayısıyla zenginlik giderek çok daha küçük bir azınlığın elinde toplanırken, toplumun büyük çoğunluğu sermayenin köleliğine ve yoksulluğa mahkûm ediliyor.
Bununla bağıntılı olarak kapitalist sistemin yarattığı gelir dağılımı uçurumu, her geçen yıl daha da derinleşiyor. Göç, savaş, sömürü, ekolojik yıkım alarm verirken, dünyanın en zengin 500 kişisinin serveti 5.3 trilyon dolara ulaştı! Yani kapitalist-emperyalist sistemin göç, savaş, sömürü, ekolojik yıkım üzerinden dünyayı sürüklediği kaos yayılırken, bir yandan da dünyanın serveti bir avuç zenginin ellerinde toplanıyor…
‘Bloomberg Milyarderler Endeksi’ne göre, dünyanın en zengin 500 kişisinin, 27 Aralık 2016’da 4.4 trilyon dolar olan serveti 26 Aralık 2017 itibarıyla yüzde 23 artarak 5.3 trilyon dolara ulaştı. Böylece 500 kişinin 2017’de servetlerine 1 trilyon dolar daha ekledi…
2016’da her gün servetlerine 2.7 milyar dolar ekleyen “en zenginler”, 2017’de 2016’da kazandıklarının 4 katından fazla kazandı…[25]
Verili hâle ilişkin “Durum umutsuz… Siyaset de çözümsüz sorunlarla karşı karşıya…” diyen Ernst Wolff ekliyor: “Bu nedenle hem Avrupa hem de diğer kıtalar 2018’den 2019’a geçmekte olduğumuz bu günlerde İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en büyük ekonomik, sosyal ve siyasi değişimler ile karşı karşıyadır…
Devlet ve yurttaşlar arasında sert çatışmalar yaşanabilecek, insanlar mevcut siyasi partilere sırtlarını dönebilecek ve bu da yüksek bir olasılıkla yeni direniş hareketlerinin doğmasına zemin hazırlayabilecektir.”[26]
Ama sadece direniş değil, bir de reaksiyoner hareketler olasılığı var; mesela Övgü Pınar’ın İtalya’dan aktardığı gibi:
“Birkaç gün önce Roma’nın tarihi işçi mahallelerinden birindeki metro çıkışında yer alan gazete bayiine girdiğimde, bir Benito Mussolini portresiyle karşılaşıyorum. Bir takvimin kapağındaki faşist diktatör, bayiye her giren-çıkanı kibirle süzer gibi görünüyor ve sanki ‘Ben hâlâ buradayım’ diyor.
İtalya’da 2018’in son günlerinde gelecek yılın takvimini almak isteyenlere sunulan seçenekler arasında, kedi-köpek yavruları ya da Papa Francesco’lu takvimlerin yanı sıra faşist diktatör Mussolini’nin boy boy fotoğraflarıyla süslü takvimler de yer alıyor.
Üstelik, belki kedi-köpek yavruları kadar olmasa da Mussolini takvimlerine de ilgi var. Metro istasyonundaki bayiye bu sabah yeniden gittiğimde Mussolini takviminin yerinde Roma takımının takvimlerini görüyorum. Bayii işleten kadına biraz da utanıp sıkılarak ‘Burada Mussolini takvimi görmüştüm, artık satmıyor musunuz?’ diye sorduğumda aldığım yanıt takvimin kendisinden daha da ürpertici: ‘Hepsi tükendi!’…”[27]
Kolay mı? BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, kriz, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, sosyal eşitsizliğin arttığı dünyayı 2018’de yeni tehlikelerin beklediği uyarısını dillendirip, “2018’in ilk gününde, alarm çalıyorum. Alarm seviyesini kırmızıya çıkarıyorum,” derken;[28] Avrupa, 1930’ların devletler arası ilişkilerine, dünya düzeni de büyük güçlerin, hızla silahlanırken birbirlerini dengelemeye çalıştıkları, güçlü liderlerin halklarını, mali piyasalardan, yabancılardan, diğer büyük güçlerden korumayı vaat ettiği döneme geri dönüyor.
Bu durum, mali kriz, düşük büyüme, yüksek işsizlik döneminde, halkın yalnızca kendini düşünen, beceriksiz yönetici seçkinlere, ekonomik kaynakları paylaşmaya gelen göçmenlere tepkisi üzerinde yükselen bir “popülist” dalgayla açıklanıyor: Halkı, “küreselleşmenin” zararlı etkilerine karşı korumayı vaat eden “popülist” liderler, siyasi partiler, düzenin “küreselleşmeci elitlerini” eleştirerek yükseliyorlar. Brexit, Trump bu dalganın ürünüydü. Le Pen de bu dalgaya dayanarak yükseliyor.[29]
Evet, demiştik ya: Kriz, çürümenin ortasında bir karar süreci…

II.1) “YDD” (KRİZİNİN) VERİLERİ

Yerkürenin lanetli egemenlerinin Arthur Schopenhauer’ın, “Para deniz suyuna benzer, ne kadar çok içersen o kadar çok ona susarsın./ Geld gleicht dem Seewasser. Je mehr davon getrunken wird, desto durstiger wird man,” deyişindeki çılgınlığı yaşattığı koordinatlarda sürdürülemez kapitalizmin yerküreyi sürüklediği siyasi, ekonomik, ekolojik ve toplumsal yıkım dehşet verici boyutlara ulaşırken; bir avuç zengin dünyaya hükmediyor; ve Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre, en az 4 milyar insan sosyal haklardan mahrum, bunun 1.3 milyarı da çocuklardan oluşuyor…
ILO raporunda sosyal güvenlik hakları değerlendirilirken, dünya nüfusunun büyük kısmının hiçbir hakkının olmadığı sonucu çıktı. Dünya nüfusunun yüzde 55’i sağlık güvenliği, anne ve çocuk sağlığı yardımı ile aile yardımlarından yoksun. 4 milyarı aşkın bu kesimin işsizlik, yaşlılık veya engellilik hâlinde verilen yardımlara da erişemediği tespit edildi.[30]
Bu kadar da değil!
ILO’ya göre, küresel çapta 300 milyon işçi, yani her 4 kişiden biri mutlak yoksulluk sınırı altında yaşıyor. Dünya nüfusun üçte biri emekli aylığı alamıyor. Alanların yüzde 52’si yetersiz aylık alıyor.[31]
Türkiye’den bir örnek: 2018’nin ilk dokuz ayında emeklilik çağında olduğu hâlde çalışan en az 228 işçi iş cinayetlerinde can verdi. Bu işçilerin 22’si 65 yaş ve üzerindeydi. Ölenlerin 206’sı 51-64 yaş aralığındayken, 22’si ise 65 yaş ve üzerindeki işçilerdi. Buna göre, ölen her 10 emeklilik çağındaki işçiden biri 65 yaş ve üzeriydi. Bu işçiler tarım, ticaret, metal, inşaat, taşımacılık, konaklama ve genel işler işkollarında çalışıyordu.[32]
Bir de ABD’den örnek: 2017 itibarıyla Amerika’da enflasyondan arındırılmış reel ücretler 1973’e göre, sadece yüzde 10 artmış durumda ve 1973 sonrasında Amerika’da reel ücretlerin yıllık artış hızı yüzde 0.2’nin altında gerçekleşti.[33]
Dahası da var!
ILO’ya göre, dünya genelinde zorla çalıştırılan ya da evlendirilen 40 milyondan fazla ‘modern köle’ var. 152 milyon çocuk çalışmak zorunda bırakılıyor… 40 milyon modern kölenin 25 milyonu zorla çalıştırılanlardan oluşuyor. Bunların 16 milyonu ev hizmetleri, tarım, inşaat gibi işkollarında yoğun sömürüye maruz bırakılıyor. Yaklaşık 5 milyon insan cinsel sömürüye zorlanırken, 4 milyon kişi ise devlet otoritelerinin dayattığı işlerde çalışmak zorunda kalıyor.[34]
‘Gallup’un küresel anketine göre, başka bir ülkeye göç etmek isteyenlerin oranı artıyorken; dünyada 750 milyon kişinin böyle bir fırsata sahip olmaları hâlinde bir başka ülkeye göç edeceğini ortaya koyuyor.[35]
Bu böyleyken; “daha insani” yaşam koşulları için göç yollarına düşen onbinlerin akıbeti de bilinmiyor. Avrupa Parlamentosu’nun araştırması, 4 yılda 56 bin 800 mültecinin öldüğünü ya da kaybolduğuna dikkat çekiyor.[36]
Ve nihayet BM Mülteciler Yüksek Komiserliği, dünya çapında büyük bölümünü azınlıklarının oluşturduğu 3 milyondan fazla “vatansız” bulunduğunu açıklarken;[37] ‘SIPRI’ de, küresel savaş harcamaları 2017’de 2 trilyon dolara yaklaştığını açıkladı![38]
Emperyalist bölgesel paylaşım savaşların tırmandığı tabloda zorunlu göç trajedisi döneme damgasını vuruyor.
Oxfam, Suriye’deki krizden kaçan ve sayıları neredeyse 5 milyona yaklaşan mültecilerin sadece yüzde 1.4’ünün dünyanın zengin ülkeleri tarafından kabul edildiğine[39] dikkat çekerken; ‘Deutsche Welle’ye göre, savaşın yaşandığı kriz bölgelerinden kaçanların sayısı 2016 sonunda 65 milyon 600 bin kişiye ulaştı. Buna göre her dakika 20 kişi sığınmacı konumuna düşüyor.[40]
Yerkürede 250 milyondan fazla insan ülkesinden uzakta geçim derdine düşmüşken bunların 60 milyona yakını zorla evlerini terk etmek zorunda kalanlar; gelecekte bu sayının 400 milyonu aşması bekleniliyor.[41]
BM Mülteci Örgütü UNHCR’ye göre şiddet, iklim değişikliği, aşırı yoksulluk gibi sebeplerle evini terk etmek zorunda kalanların sayısı 65.6 milyona yükseldi.[42]
“Bunlar neden böyle” mi?! Küçük Aylan’ın da katili olan emperyalist-kapitalist saldırganlıkla;[43] sürdürülemez kapitalizmin başyapıtı olan eşitsizlikten!
Arthur Schopenhauer’ın, “Dünyanın en yoksul insanı, paradan başka hiçbir şeyi olmayandır,” saptamasıyla müsemma yerkürenin en zenginleri 2017’de servetlerine 1 trilyon dolar kattı. Bu rakam 2016’dan dört kat daha fazla. En zengin 500 kişinin günlük sıralamasını takip eden Bloomberg Milyarderler Endeksi’nde yüzde 23 artış yaşanırken, MSCI World Endeksi ve S&P 500 endeksinde yükseliş yüzde 20 oldu. Amazon.com Inc. kurucusu Jeff Bezos 2017’de servetine 34 milyar dolar katarak listede başı çekti, 100 milyar dolarlık servetle dünyanın en zengini oldu.
Öte yandan ‘Credit Suisse Research Institute’nün ‘Global Wealth Raporu’na göre, toplam küresel servet 280 trilyon dolara ulaştı ve 10 sene önce yaşanan finansal krizden bu yana yüzde 27’lik artış gösterdi. Dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesimi, ilk kez dünyadaki toplam varlığın yarısından fazlasına sahip oldu.[44]
Thomas Piketty’nin araştırması, dünya genelindeki gelir eşitsizliğinin 35 yılda daha da arttığını ortaya koydu. 1980’den beri, dünyanın en zengin yüzde 1’lik dilimindeki insanların gelir artışı, en fakir yüzde 50’nin gelir artışını ikiye katladı.
Zengin ile fakir arasındaki gelir eşitsizliğinin en az olduğu Avrupa’da 2016 yılında en zengin yüzde 10’luk kesimin gelirinin, milli gelirin yüzde 37’sini oluşturduğuna dikkat çekildi. Ortadoğu’da ise bu oranın yüzde 61’e çıktığı görüldü.[45]
Mesele çok açık: Sürdürülemez kapitalizmin büyük sorununu, “eşitsizlik” ile “sosyal dışlanma” oluşturuyor.
‘Dünya Eşitsizlik Laboratuvarı’nın yayımladığı ‘2018 Dünya Eşitsizlik Raporu’,[46] gerek gelir, gerekse servetlerin dağılımındaki eşitsizliğin insanlık tarihinde görülmemiş bir boyuta ulaştığını belgeliyor.
1980’den beri dünya ekonomisinde büyüyen refahtan en yüksek gelirli yüzde 1’lik kesimin aldığı pay, altta kalan yüzde 50’lik kesimin payının iki misli oranda olmuştur. Nüfusun en yüksek gelirli yüzde 10’luk kesiminin milli gelirden aldığı pay Avrupa Birliği ülkelerinde yüzde 37, Çin’de yüzde 41, ABD ve Kanada’da yüzde 47, Brezilya’da yüzde 55, Ortadoğu ülkelerinde ise yüzde 61’e ulaşıyor.
Dünyada en yüksek gelirli yüzde 1’lik nüfusun milli gelirden aldığı payın ortalaması yüzde 27; buna karşın aşağıda kalan yüzde 50’lik nüfusun aldığı pay ortalama sadece yüzde 12. Avrupa’da bu oranlar sırasıyla yüzde 18 ve yüzde 14.
‘Oxfam’ın çalışmaları da, 2016 itibarıyla yaratılan servetin yüzde 82’sine dünyanın en zengin yüzde 1’lik nüfusu tarafından el konulduğunu belgeliyor. Gelirin eşitsizliği, fırsat eşitsizliği ile paralel gidiyor.
ABD’de en zengin yüzde 1’in elde ettiği gelir Büyük Buhran diye anılan 1930’lar öncesinden bu yana en yüksek ivmesini yaşamakta. Kabaca 14 bin aile (nüfusun binde biri!) Amerikan gelirinin yüzde 22.2’sine sahipken nüfusun yarısı gelirin sadece yüzde 3’ünü kazanabilmekte.[47]
Ayrıca ‘Forbes’un zenginler listesindeki 400 kişinin varlığı ABD’nin yüzde 64’ünün varlığından fazla. Bu servetin yarısı 45 kişiye ait. BM’ye göre ABD’de 40 milyon kişi yoksulluk, 18.25 milyon kişi aşırı yoksulluk içinde. Yoksulluk ve eşitsizlik derinleşiyor
Ekim 2018 tarihli rapora göre, ABD’de, üç ailenin (Waltons, Kochs ve Mars) sahip olduğu 348.7 milyarlık toplam servet, ortalama bir ABD’li ailenin yıllık gelirinin dört milyon katı ediyor. Bu üç ailenin 1982 yılından bu yana servetini yüzde 6 bin artırdığı belirtiliyor. Üç zengin; Jeff Bezos, Bill Gates ve Warren Buffett’in servetleri ülkenin yarısının sahip olduğu varlıktan daha fazla.
‘Forbes’in zenginler listesindeki 400 kişinin varlığı, 2.89 trilyon dolar ederken, bu varlık ABD’nin yüzde 64’ünün varlığından fazla. Bu servetin yarısı 45 kişiye ait. ABD’de ortalama bir hane halkı toplam 80 bin dolara sahipken, ABD’nin en zengin kişisi Jeff Bezos’un elinde toplanan paranın bu meblağın 2 milyon katı olduğu ifade ediliyor. Rapora göre, Bezos’un sahip olduğu servete, asgari ücretli bir Amazon çalışanının ulaşması için 2.5 milyon yıl çalışması gerekiyor. Bu makasın bu denli açılmasının en önemli nedenlerinden biri de ülkedeki vergi düzenlemelerindeki eşitsizlik. Vergi kesintiler sürekli bir şekilde zenginlerin lehine işliyor.
BM rakamlarına göre ABD’de 40 milyon kişi yoksulluk, 18.25 milyon kişi aşırı yoksulluk içinde yaşıyorken;[48] ‘Oxfam’a göre dünyadaki en zengin 85 kişinin toplam malvarlığıyla en yoksul 3.5 milyar insanın toplam malvarlığı birbirine eşit.[49]
Daha önce 62 kişinin dünyanın yarısının servetini elinde tuttuğunu açıklayan ‘Oxfam’, 8 milyarderin elindeki servetin, 3.6 milyar insanın servetinden daha fazlayken;[50] dünyanın en varlıklı yüzde 1’lik kesiminin 2017’deki küresel servetin yüzde 82’sine sahip olduğunu, ancak nüfusun en yoksul yüzde 50’sini oluşturan 3.7 milyar kişinin ise bu pastadan hiçbir pay alamadığına dikkat çekti.[51]
Eduardo Galeano’nun, “Oysaki bizim tek bilmek istediğimiz yoksulların neden yoksul oldukları. Sakın onların açlığı bizi doyuruyor ve çıplaklığı bizi giydiriyor olmasın?”[52] vurgusundaki üzere, tüm bunları ilk getirisi sürdürülemez yoksullukta ifadesini buluyor…
“Nasıl” mı?
Dünyada 821 milyon kişi yani yeryüzünde yaşayan her 9 kişiden birisi açlık sıkıntısı çekiyor. Yeryüzünde açlıktan her 5 ila 10 saniyede bir çocuk açlıktan ölüyorken; dünyada 5 yaş altı 155 milyon çocuk kronik biçimde kötü besleniyor. Ayrıca 600 milyon kişi fazla yemekten aşırı şişmanlık sorunu çekerken, gizli açlık çeken insan sayısı ise 2 milyar civarında.[53]
BM 2018’de 136 milyon kişinin yardıma muhtaç olacağını söyleyerek 22.5 milyon dolarlık insani yardım çağrısı yaparken;[54] Yemen’de ülke nüfusunun yüzde 75’i yani 22 milyondan fazlası yardıma ve korumaya ihtiyaç duyuyor. Ayrıca ülkede 13 milyon insan açlık krizi ile karşı karşıya.[55]
Ayrıca BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) açlık oranı düşse dahi, 2030’da dünyada 650 milyon insanın ya da başka bir deyişle dünya nüfusunun yüzde 8’inden fazlasının besin bulamaz hâle geleceği öngörüsünü dillendiriyor.[56]
Dahası da var!
BM, 2017’de her 5 saniyede 15 yaş altı bir çocuğun önlenebilir hastalıklar nedeniyle öldüğünü açıklarken;[57] her dört çocuktan biri çatışma ve afet koşullarında yaşıyor[58] ve Afrika’da 58 buçuk milyon çocuk kronik beslenme yetersizliği içinde.[59]
2017’de silahlı çatışmalarda en az 10 bin çocuğun öldürüldüğünü ya da sakat kaldığını açıklayan BM, çocuklara karşı işlenen 21 bin dolayındaki suç arasında, cinsel şiddet, okul ve hastane saldırıları ile çocukların asker olarak kullanılmasının bulunduğuna işaret ediyor.[60]
UNICEF de, her iki çocuktan birinin şiddete maruz kaldığına dikkat çekerken; BM raporuna göre, Suriye’de yaşanan savaşta beş yılda çocuklara yönelik 12 bin 500 ihlâl yaşandı.[61]
Özetle sürdürülemez kapitalizmin yerküresinde günde ortalama 19 bin çocuk önlenebilir nedenlerden ötürü hayatını kaybediyor
Her 15 saniyede bir çocuk beslenemediği için ölüyor.
Her gün 1.800 çocuk, su, sanitasyon veya hijyen kaynaklı ishalli hastalıklar yüzünden ölüyor.
Her gün 5 yaşından küçük tahminen 2 bin çocuk ishalli hastalıklar yüzünden ölüyor.
700 milyondan fazla kadın çocuk yaşta evlendiriliyor.[62]
Ve nihayet yerküre sürdürülemez kapitalist vahşet kareleriyle malûl bir cehenneme dönüşüyor!
Mesela; Sri Lanka’da on binden fazla bebek satılıyor![63]
Mesela; ABD’de yoksul insanlar, ölen yakınlarının bedenini cenaze masrafı karşılığında satışa çıkarıyor. Durum, vücut tüccarları ve cenaze evleri için yeni gelir kaynağı. Reuters’a göre, ABD’de ciddi bir ceset piyasası oluşmaya başladı. Ülkede kadavra ticareti yapan birçok şirket ortaya çıktı. 2011-2015 yıllarında New York, Virginia, Oklahoma ve Florida eyaletinde özel şirketlere 50 bin vücut bağışı yapıldı ve şirketler 182 binden fazla organ satışı yaptı. Yalnız Southern Nevada şirketi bu işten üç yılda 12.5 milyon dolar kazandı![64]
Mesela; Hindistan’da, tedarikçilerin paralarını alamadıkları gerekçesiyle siparişleri teslim etmediği Baba Raghav Das Tıp Fakültesi Hastanesi’nde, oksijen ünitelerine bağlı 85 çocuk, boğularak hayatını kaybetti![65]
Mesela; ‘Dünya Sağlık Örgütü’ (WHO) ile ‘Dünya Bankası’nın 15 Aralık 2017 tarihli raporuna göre, dünyanın yarısından çoğu sağlık hizmeti alamıyor. Dünya genelinde 800 milyon kişinin toplam gelirlerinin en az yüzde 10’unu sağlık hizmetlerine harcamak zorunda kalırken; bu kişilerden 100 milyon kadarının sağlık harcamalarından kaynaklı borçlanma yüzünden aşırı derecede yoksullaşarak günde 1.9 dolardan az miktarda parayla geçinmek zorunda kalıyor![66]
Mesela; Almanya’da evsizlerin sayısı hızla artıyor. 2018’in ekim ayından sonra soğuk nedeniyle dokuz kişinin hayatını kaybettiği açıklandı. ‘Evsizlere Yardım Çalışma Birliği’ (BAGW), Almanya’da evsiz sayısının ilk kez bir milyonu geçmiş olabileceğine dikkat çekiyor. Birlik, 2017’de evsizlerin yaklaşık 860 bin olarak açıklamış, bunların 52 binin sokakta yaşadığı kaydedilmişti. Ayrıca Almanya’da 1991’den beri 300 kişi donarak öldü![67]
Mesela; Danimarka, sığınma talebi reddedilen ve ülkelerine geri gönderilemeyen göçmenleri ıssız Lindholm Adası’na gönderme kararı aldı. 7 hektarlık adaya gidecek göçmenlerin burada açılacak ‘Geri Gönderim Merkezi’nde tutulacak. Göçmenleri ıssız adaya gönderme kararı, hükümet ortakları ve hükümeti dışarıdan destekleyen aşırı sağcı Danimarka Halk Partisi tarafından alındı![68]
Mesela; Yunanistan eski Dışişleri Bakanı Nikos Kocias, Avrupa’da, on binden fazla mülteci çocuğun organ mafyasına teslim edildiğini açıkladı; oysa 10 bin çocuğun buzdağının sadece görünen yüzü olduğu bu rakamın 50 bine yakın olduğu tahmin ediliyor![69]
Mesela; Dünya Bankası’na göre, dünyada 1.1 milyardan fazla insanın herhangi bir kimlik belgesi yok![70]

II.2) ULUSLARARASI KAOS

Böylesi bir yıkımın orta yerinde, “Tarih hep aynıdır, yalnız hep farklı./ Schichte ist immer dasselbe, nur immer anders,” diyen Arthur Schopenhauer’ın sözlerini anımsamamak mümkün mü?
Hatırlayın çok önceleri “Emperyalist savaşlar, yani dünya egemenliği uğruna, banka sermayesi için pazarlar uğruna, küçük ve zayıf milliyetlerin boğazlanması uğruna savaşlar bu durumda kaçınılmazdır.”[71] “Emperyalizm çağı bugünkü savaşı emperyalist bir savaş yapmıştır, (sosyalizm gelmediği sürece) kaçınılmaz olarak yeni emperyalist savaşlar üretecektir,”[72] diyen V. İ. Lenin’in işaret ettiği tarihin benzeri, farklılığıyla yaşanmıyor mu?
Bugün “Ticaret Savaşı” dedikleri, geleceğe ilişkin bir işaret fişeği…
Mesela Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Küresel ekonomi, bir sarmal gibi büyüyen korumacı önlemler nedeniyle yıkıcı bir krizin içerisine düşebilir,” vurgusuyla taraflar arasında yaşanacak güven kaybının, büyük değişikliklerin yaratacağı “türbülansa” dönüşebileceği uyarısının altını çizerek, “Bu unsurlar, dünyanın daha önce görmediği bir sistematik krize dönüşebilir,”[73] diyor.
Evet, bir zamanlar “asla olmaz” denen şeyler oluyor![74]
Mesela yıllarca “geri döndürülemez, önünde durulamaz” bir küreselleşme sürecinde yaşadığımız anlatıldı. Küreselleşme sürecinde, “devletler ekonomiye müdahale gücünü kaybediyordu”. Mali krizden sonra sermaye hareketlerinde merkeze dönüş yaşanınca, dünya ticareti gerileyince, “küreselleşmenin” geri çevrilebileceğine ilişkin korkuları duyar olduk.
79.8 triyon dolarlık dünya ekonomisinde, bu ekonominin yarısı (39.6 triyon dolar) büyüklüğünde bir bölgede, devletlerin, “küreselleşmiş” olduğumuzu unutup(!) ticaret savaşları başlattığını gördük.
Tüm bu “saçmalıklara” (küreselleşme engellenemez de dahil) karşın tanık olduğumuz manzara aslında bir kapitalizm klasiği. Kapitalizmin krizinden söz ederken Marksist ekonomistler sık sık “aşırı üretim” olgusuna dikkat çekerler. Piyasa ekonomistleri için “aşırı üretim” anlaşılamaz bir kavramdır: Malum “her arz talebini bulur, sonunda piyasalar dengelenir”…
Bu ticaret savaşlarının arkasında, kapitalizmin yapısal krizinin bir dışavurumu olan aşırı üretim/ kapasite fazlası sorununun artık, finansal araçlarla, neo-liberal önlemlerle, ötelenemez düzeyde ağırlaşmış olması var.
Bu kapasite fazlası, buna eşlik eden borç yükü tasfiye edilmeden kapitalizm bu krizden çıkamaz. Ancak hiçbir ülke, özellikle büyük güçler, bu tasfiye sürecinin toplumda yaratacağı yıkımın getireceği siyasi sorunları üstlenmek istemez; kendi ülkelerindeki kapasiteyi ve istihdamı korumaya, tasfiye ve yıkımı ihraç etmeye çalışır. Bu eğilim, kısa sürede, siyasi kamplaşmalara, askeri karşılaşmalara yol açar. “Bir daha asla olmaz” denen karanlık işler, önce milliyetçilik,[75] ırkçılık gibi toplumsal hastalıklarla, “demokrasi artık işlemiyor” gibi yakınmalarla, sonra savaşlarla yine dünyanın gündemine oturur.[76]
Kolay mı? NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, dünyanın 30 yıldır olmadığı kadar tehlikeli bir noktada olduğu vurgusuyla, “İstikrarsızlıklar var” diyerek eklediği üzere; “Daha tehlikeli bir dünyada yaşıyoruz.”[77]
Bu bağlamda “Yaşadığımız süreç iki dünya savaşı arası döneme çok benziyor” diyen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, milliyetçilik duygusunun Avrupa’yı 1930’lu yıllara götüreceğini ifadesi karşılıksız değildir.
Milliyetçilik hareketlerini cüzzam hastalığına benzetip, “Şu anda yaşadığımız sürecin iki dünya savaşı arası döneme çok benzemesi beni adeta beynimden vuruyor,” diyen Macron, Polonya ve Macaristan’da yükselen aşırı sağcı hükümetlerin Brüksel ile çarpıştığını ve İtalya’da da benzer popülist siyasi eğilimlerin güç kazandığının altını çizerek ekliyor:[78]
“Korkularla, milliyetçi savlarla ve ekonomik krizin sonuçlarıyla bölünmüş bir Avrupa’da, Birinci Dünya Savaşı’ndan 1929 krizine dek Avrupa’nın hayatına egemen olan neredeyse her şeyin yöntemsel olarak yeniden telaffuz edildiğini görüyoruz.”[79]
Dedim ya dünya hızla değişiyor. Geçmişin güç dengeleri yok karşımızda. Geleceğin ne olacağını da bilmiyoruz. XIX. yüzyıl sonundaki güç dengelerine benzer sert ve tehlikeli bir dünya tablosu çıkacak...
Çünkü “Kapitalist dünya ekonomisinde ve devletlerarası ilişkilerde hegemonya merkezinin sorun çözme, güvenlik sağlama kapasitesi geriledikçe düzen dağılmaya, devletler kendi başlarının çaresine bakmaya, milliyetçi, ırkçı emperyalist ideolojiler, liderler yükselmeye, entropi (istikrarsızlık-karmaşıklaşma) artmaya başlar.
II. Dünya Savaşı sonrası dönemin hegemonya merkezi, ABD’nin, kapitalizmin yapısal krizi içinde başlayan gerileme sürecine uyum sağlamakta zorlanması, süreci şiddete dayanarak geri çevirme çabaları dağılmayı ve entropiyi hızlandırıyor.”[80]
Bu tabloda III. Büyük Bunalımı ile “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i” (“YDD”) çözülüp; yerküre bir uçurumun kenarına gelirken; “Zamanın Ruhu” üç vektörün bileşkesinde şekilleniyor.
Birinci vektör ekonomik: Mali krizle birlikte yerleşen düşük büyüme- “seküler durgunluk” aşılamıyor. Bu düşük büyüme bile, ancak yüksek borçlanma oranları korunarak, hatta artırılarak sürdürülebiliyor. Yeni bir mali kriz olasılığı gündemde. Merkez ülkelerde, çalışanların refah düzeyinde bir iyileşme görülemiyor. İkinci vektör jeopolitik: Büyük güçler arası emperyalist rekabet tek kutuplu dünyadan üç kutuplu dünyaya doğru hızla ilerliyor. Üçüncü vektör: Birçok ülkede birden faşizm yükseliyor…
Giderek, savaş hâliyle olağan hâl arasındaki sınır bulanıklaşıyor, “hybrid” (melez) savaşlar denen bir model gelişiyor… Bu sırada yükselen faşizm, geleceğin olası savaşlarında ölmeye ve öldürmeye uygun insan tipini şimdiden yetiştirmeye başlıyor. Zamanın yeni ruhu şekillendikçe karanlıklaşıyor...[81]
Bu dizaynda bir an anımsamak bile yeter de artar!
II. Dünya Savaşı adıyla anılan, gerçek karakterini ise dünyanın yeniden paylaşımı olarak adlandırıldığında kavrayabileceğimiz felaketin üzerinden 70 küsur yıl geçti. Birincisi ile ikincisi arasındaki süre çok daha kısadır, yaklaşık 20 yıl. Üçüncüsü kapıda mı?
Aradan geçen sürede paylaşımı amaçlayan nokta atışlı, bölgesel savaşlar belirleyici oldu. Kimi zaman dengeler nedeniyle, sessizleşsen, vesayet savaşlarıyla süren, Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra hızlanan paylaşım savaşları özellikle Ortadoğu’da yeraltı zenginliklerine sahip ülkelerde yoğunlaştı.
Şimdi “yenisinin zamanıdır” diyorlar. Bu kez kapitalizmin büyük krizinin, yapısal iflas döneminin böyle bir büyük savaşı tetikleyeceğini söyleyenler de var. Avrupa ülkelerindeki faşist neo-nazi örgütlenmelerin kitle tabanı edinmesinin bu türden bir felaketin işareti olduğu da yazılıp çiziliyor.
Bu senaryolar ya da öngörüler gerçeği yansıtıyor mu? Uluslararası düzeyde gerginliğin arttığı bir gerçek. En büyük, en modern silahlı gücün dünyanın her yerinde varlığını, etkisini artırmak için hareketlendiği de bir gerçek. ABD’de her zaman devleti yönetmiş Dışişleri-Pentagon ikilisinin bu kez bir tüccarın yönetiminde paylaşım savaşı için hazırlandığını söylemek mümkün.
Ticaret savaşları açıkça ilan edildi, sertleşme eğilimi gösteriyor. Emperyalist ülkeler arasındaki olası bir çatışma Ortadoğu üzerinde bir türlü dağılmayan kara bulutları yoğunlaştırabilir, yıldırımlar bölgenin üzerine yağabilir, bölge ülkeleri arasında savaşlar yoğunlaşabilir, emperyalist ülkelerin de sıcak savaşa gireceği bir süreç başlayabilir.
Savaşın öncülerinin nükleer güce sahip ABD, Çin, Rusya olacağını öngörmek zor değil. Avrupa ülkelerinin de dışında kalamayacağı bir süreçtir bu. İşaretler, belirtiler, açıklanan niyetler, hazırlıklar olabileceğini gösteriyor. En önemli belirti ise uluslararası ölçekte kapitalizmin çözümsüz yapısal bir krizi içine girmiş olmasıdır.
Kapitalizm iflas etti. Gelişmeleri yönetebilecek sosyal, politik, ekonomik üstünlüğü yitirdi. Kendi çevriminde kendisini yeniden üretemiyor. Gelişmenin dinamikleri kapitalist devletleri, politik yapıları sıkıştırıyor. Öte yandan sermayenin küreselliği karşıt bir süreci tetikledi. Bu iddiayı Samir Amin’in bir teziyle bağlayarak tartışmakta yarar var.
Samir Amin değer yasasının küreselleştiği tezinden yola çıkarak, kapitalist toplumda emek sermaye çelişkisinin çerçevesini genişleterek yorumlamanın mümkün olduğunu savunuyor. “Bu yolla kapitalizmin sınırlı rasyonalitesine parmak basmış ve insanın kurtuluşundan ayrı düşünülemeyecek daha yüksek rasyonellikle çatışmasına dikkat çekmiş oluruz” diyor. Bu soyutlamanın sonucunda vardığı nokta, “kapitalizmin ötesindeki geleceğin inşa edilmeyi” beklediğidir.
Samir Amin bu tahlilini şu önemli çağrıyla tamamlıyor: “Bu düzlemde olduğu kadar başka düzlemlerde de, yaratıcı ütopya hayal gücüne, kurtuluş alternatifinin inşası yönünde önerilerde bulunmayı ve hareket etmeyi olanaklı kılan bir soluklanma alanı açmanın yararı var.”[82]
Sorun iflas hâlindeki kapitalizmin kurtuluşu büyük bir savaşta ya da savaşlar dizisinde araması hâlinde insanlığın ve onun kurtuluş kapısını açacak olan sömürülen halk sınıflarının ne yapacağındadır.[83]

III) KRİZİN TÜRK(İYE) EKONOMİSİ

Durgunluk içinde enflasyon (yani stagflasyon) hâlini yaşayan krizin Türk(iye) ekonomisi derin bir alt üst oluştan geçiyor.[84]
Aşağıdan yukarıya tüm kesimlerin (kendince) etkilendiği bu krizde halkın yüzde 90’a yakını tasarruf yapamadığını belirtirken, hane halklarının yüzde 60’ı giderinin gelirinden fazla olması hâlinde yakınlarından borç alıyor.[85]
“Türkiye ‘otoriterleştikçe fakirleşen’ ülkeler liginde,” diye tanımlanırken;[86] 2016’da 29.9 milyar lira açık veren bütçe, 2017’de de dikiş tutmadı; vergi gelirlerindeki dikkate değer artışa rağmen açık, 47.4 milyar düzeyinde.[87]
‘Moody’s, ülkenin 2017 cari açığının, “52 yıllık açığına bedel” olduğu kaydedilip”; Türkiye’nin gelişmekte olan ekonomiler arasında en yüksek cari açığa sahip ülke olduğunu belirtirken;[88] 2016’da 32.6 milyar dolar olan cari açık, yüzde 44.5 artışla 47.1 milyar dolara çıktı.[89]
Üst kattakileri de sarıp sarmalayan kriz ile 6 bin milyoner göçü veren Türkiye milyoner göçü sıralamasında üçüncü sırada yer aldı.[90] 3 yılda Türkiye’den yurtdışına göçen milyoner Türkiyeli sayısı 13 bin gibi rekor bir seviyeye ulaştı.[91] ‘The New York Times’, rekor rakamlara ulaşan “Türkiye’den yurt dışına göç” konusu ile ilgili haberinde, göçün başlıca nedenleri için “kayırmacılık ve artan otoriterleşmeyi” gösterirken; “Ülker de hisseleri Türk mahkemelerinin ulaşamayacağı bir yere taşıdı.”[92]
Giderek giriftleşen; daha doğrusu bir labirentte “yol alan” Türk(iye) ekonomisinde ‘Bankalararası Kart Merkezi’nin (BKM) Ağustos 2017 verilerine göre, 61 milyonu kredi kartı olmak üzere 126 milyon kart kullanılırken;[93] bankalara kredi borcu olan kişi sayısı 30.9 milyondur.[94]
‘Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’ne göre, ülkede yurttaşın ferdi kredi borcu 555 milyar liraya çıktı. Kişi başına ortalama borç 17 bin 988 lira oldu. Ekim 2018 itibarıyla Türkiye’de 30 milyon 872 bin kişinin, kredi kartı dahil 555.3 milyar lira bireysel kredi borcu bulunuyor. Borçlu sayısı 2017’nin aynı ayına göre 1 milyon 393 bin kişi, Eylül 2018’e göre de 32 bin kişi arttı.[95]
Hem yeni alınan, hem de batık işletmeleri kurtarmak için yeniden yapılandırılan kredilerin tutarında büyük artış var. 2017’nin ilk üç ayında bankaların verdiği kredi tutarı, 2016’ya göre 55 milyar TL artışla 175 milyar dolara dayandı.[96]
TBB verilerine göre 2017 Ocak’ında “batık” olarak adlandırılan tasfiye olunacak alacaklar, Ocak 2016’ya göre yüzde 30 artarak 69 milyar lira oldu. Bireysel kredilerde tahsili gecikmiş alacak tutarı ise bir yılda yüzde 22 arttı.[97]
Türkiye’nin net dış borç stoku Haziran 2017 sonu itibariyle 432.4 milyar dolardır; borcun milli gelire oranı yüzde 51.8’e ulaştı.[98]
Kamu bankalarının dış borcu 7 yılda yüzde 250 artarak 35 milyar doları aştı.[99]
Özel sektörün ticari krediler hariç kısa ve uzun vadeli kredi borcu toplam 227.2 milyar dolara ulaştı.[100]
30 Haziran 2017 itibariyle Türkiye’nin brüt dış borç stoku 432.4 milyar dolara çıkmış durumda ki, bu, milli gelirin yarısından fazlasına tekabül ediyor ve bu durum 2003’ten beri ilk kez gerçekleşiyor. Üstelik 2003’te toplam dış borç 135 milyar dolarken; şimdi 432 milyar dolarlık bir tutar söz konusu.[101]
Türkiye’nin toplam dış borcu, Eylül 2017 itibarıyla 453.2 milyar doları aştı. Bunun 136.2 milyarı doları (yüzde 29) kamuya ait. 316.4 milyar doları (yüzde 70) özel sektörün borcu. Toplam dış borcun milli gelire oranı ise yüzde 53.3 ile 2001 krizindeki seviyelere yaklaştı. Türkiye’nin iç ve dış toplam borçları ise 3 trilyon 604 milyar liraya ulaşarak milli geliri aşmış durumda.[102]
Ayrıca borç batağında yüzen, işini döndüremeyen binlerce esnaf ve sanatkâr iflas bayrağını çekti. 2017’nin ilk 4 ayında 37 bin 743 esnaf kapısına kilit vurdu. 2016’nın aynı dönemine göre kapısına kilit vuran esnaf sayısında 1144 adetlik yani yüzde 3.1’lik artış söz konusu.[103]
‘Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu’na göre, 2018’in ilk iki ayında 20 bin 308 esnaf iflas bayrağını çekerken, 2017’nin aynı döneminde bu sayı 19 bin 859 idi. 2014’ten 2018’e batan esnaf sayısı ise 430 bin 275 oldu.[104]
Bu hâl; eşitsizliği derinleştirerek yaygınlaştırdı…

DEVAM EDECEK

15.01.2019 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR