BUGÜNÜ VE SONRASI İLE COVID-19

Temel Demirer

BUGÜNÜ VE SONRASI İLE COVID-19

“Bi gur re dikujin,

bi şivan re dixwin,

bi xwedî re digirîn.”[1]

 

Oscar Wilde’ın, “Hayat sanatı taklit eder” sözünü doğrularcasına, felaket filmlerinin gündelik hayata dönüştüğü günlerdeyiz.

Bu kesiti Albert Camus’nün, ‘Veba’sındaki, “Görünür gerçeğe rağmen, bir insanın ölümünün bir sineğin ölümünden farksız olduğu bir çılgınlık dünyasında yaşadığımız,”[2] satırlarıyla, Jean Paul Sartre’ın nitelemesiyle “mauvaise foi/ kötü niyet” çağı olarak betimlemek[3] mümkün (mü?)!

Bunlara eklenecek şeylerin dahası William Shakespeare’in, “Unutma ki bu aşağılık dünyadasın./ Çoğu zaman kötülüğü baş tacı edip,/ iyiliği çılgınlık sayan dünyada”; Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Ne acayip bir dünyada yaşıyoruz İnsanlar, cehaletin kalın perdesi arkasından, gerçeği göremiyorlar. Katillerine kucak açıp onları alkışlıyorlar,” uyarılarında saklı…

Latince “Kraliyet Tacı” anlamına gelen corona tokadı insan(lık)ın suratına inmişken, meseleye netice değil, neden üzerinden kafa yorulması gerekiyor: gerçekte asıl virüs sürdürülemez kapitalizmdir.

Evet Covid-19 salgınının küresel bir tehdit olduğu bir “sır” değil. Coronavirüsten ölenlerin sayısı giderek artarken, sürdürülemez kapitalizm koşullarında ekonomik nedenler ile intihar edenlerin sayısı yılda 190 bin, sigaranın yol açtığı hastalıklardan ölenlerin sayısı 800 bin, kanserden ölenlerin sayısı 1 milyon 460 bin dolaylarında seyrediyor; bölgesel savaşlarda ölenlerin sayısını zikretmeye bile gerek yok…

Yoksulluğun yol açtığı hastalıklardan ölenlerin sayısı 2010’da 52.8 milyonken; 1 milyondan fazla insan da açlıktan ölmüştü. Ayrıca ‘Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verilerine göre, her yıl 7 milyon insan hava kirliliği nedeniyle ölürken, tedavi (bağlamlı kurtuluş) için radikal bir değişim, yani devrim; yani bu yıkıcı sistemin çökertilmesi gereklidir, şarttır.

Coronavirüs, doğanın dengesinin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterip, salgınının etkileri küresel çapta bir sağlık krizinin çok ötesine geçerken; küresel ekonomik ve jeopolitik manzarayı da köklü biçimde değiştirecek güzergâhın önünü açtı.

Örneğin Almanya Başbakanı Angela Merkel’in, “Coronavirüs salgını, 2008 banka ve finans krizinden daha kötü,”[4] saptamasının ötesindeki vahamete denk düşen tabloda Emmanuel Macron’un, şimdi bir “savaş”, bir “dünya savaşı” çıktı[5] veya “Sanki III. Dünya Savaşını yaşıyoruz,”[6] türünden yorumlarına konu olan hâl(imiz) aynı zamanda artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının da bir işareti…

Kolay mı? Neo-liberal ekonomi-politiğin dilinden düşürmediği “görünmez el”, “piyasanın mutlak, sorgulanmaz dinamikleri” söylencelerinin yerle yeksan olduğu sürdürülemez kapitalizm karaya otururken; Lampedusa’nın ‘Leopar’ındaki ifadeyle, “Her şey değişirken her şey olduğu gibi kalmış”[7] vaziyette; hem de tüm soru(n)larıyla ve daha da ağırlaşmışken Slavoj Zizek’i anımsamakta yarar var:

“İmkânsız olan gerçekleşti ve bildiğimiz dünyamız kendi etrafında dönmeye son verdi. Ama coronavirüs salgını bittiğinde nasıl bir dünya düzeni ortaya çıkacak -zenginler için sosyalizm, felaket kapitalizmi ya da yepyeni bir şey mi?”[8]

Tarihin bugünde yanıtı aradığı soru(n) buyken; yine bugünde gelecek(sizliğ)imiz biçimlenmektedir!

 

  1. AYRIM: COVID-19 BAHSİ

 

Tarihçi Yuval Noah Harari, “Coronavirüs, son 100 yıldaki en kötü salgın hastalık” vurgusuyla ekliyor: “Bunun gibi global bir epidemiyi yaklaşık 100 yıldır görmedik. Şu an dünyadaki insanlar yakın zamanda bu kadar korkutucu ve alarm verici olan bir şeye tanık olmadı…”[9]

Corona, Çin’in Hubey eyaleti Vuhan kentinin güneyindeki bir hayvan pazarının çalışanlarında 31 Aralık 2019 itibarıyla; ateş, öksürük ve dispne (solunum zorluğu) belirtileriyle ortaya çıktı. Başvuranların çoğunda nedeni bilinmeyen ve sayıları giderek artan pnömoni (zatürre) tablosu fark edilince hekimler alarma geçti.

Aynı şehirde benzer şikâyetlerle, ciddi seyreden vakaların hızla artması, ölümlerin görülmesi çalışmaları yoğunlaştırdı. Bu toplu hastalığa neden olan virüs tespit edildi, daha önce insanlarda görülmemiş yeni tipte bir Coronavirüs olduğu açıklandı. Bu yeni virüs bilim insanları tarafından 2019-nCoV olarak adlandırıldı. Neden olduğu hastalığa ise Covid-19 ismi verildi. Singapur, İran, Tayland, Japonya, Hong Kong, Güney Kore, İtalya ve bir çok Avrupa ülkesi dahil bir çok yerde vakalar görülmeye, artmaya başladı, ölümler sökün etti.

2019-nCoV dahil coronavirüs ailesi, basit soğuk algınlığından (bir dönem salgın yapan SARS; MERS gibi) ağır solunum yetmezliği yapan ciddi hastalıklara kadar geniş bir tabloya sebep olan RNA virüs ailesindeyken; Covid-19’a neden olan coronavirüsün genetik kodu sadece 30 bin karakter uzunluğunda...

Aylar önce açıklanan ‘Küresel Sağlık Güvenliği 2019 Raporu’nda şu dikkat çekici uyarılar yer alıyordu: “Dünya genelinde ülkelerin ulusal sağlık güvenlikleri hayli zayıf. Hiçbir ülke salgın hastalıklar konusunda tam hazır değil ve her ülkenin ele alması gereken önemli açıkları var”…[10]

Üzerinde düşünülmesi gereken bir saptama değil mi?

Devamla; Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, bu virüsün, insanların insan, hayvanların hayvan, bitkilerin de bitki gibi yaşamasına müsaade etmeyen kapitalizmin “armağanı” olduğunu söylerken;[11] vahşi hayat kaynaklı coronavirüsün kent merkezlerine, oradan da küresel ağlar üzerinden tüm dünyaya nasıl yayıldığı incelendiğinde, aslında bunun aynı zamanda ekolojik bir kriz olduğu çok net biçimde görülür.

Tıpkı, daha önceki Ebola, SARS, MERS örneklerinde olduğu gibi, coronavirüs de vahşi doğa kaynaklıdır. Vahşi doğanın kalbine doğru açılan yollar ve vahşi hayvanların kitlesel ölçekte öldürülerek satılması, corona krizinin temelinde yatmaktadır. Öyleyse, ortada beklenmedik bir şok değil, kapitalist şirketlerin doğayla kurduğu sömürücü ilişkinin ortaya çıkarttığı kaçınılmaz bir fatura var.

Örneğin, dünyanın coronavirüsü ile tartıştığı günlerde, Filipinler Sağlık Bakanlığı, bir bıldırcın çiftliğinde ortaya çıkan H5N6 kodlu yeni bir kuş gribi türünü tescil ettirdi. Kapitalist tarım, insanlık için bu tür salgın hastalıkları dönemsel olarak sürekli üretecek gibi görünüyor.[12]

Gerçekten de Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Utku Perktaş’ın, insanlığın biyo-çeşitliliği yok eden etkinlikleri nedeniyle Covid-19 benzeri hastalıklar ve yeni virüslerin ortaya çıktığına dikkat çekip, salgınların doğanın insanlığa verdiği tepki olduğunu belirterek eklediği üzere: “Tropikal ormanları istila ettik, ağaçları kestik, hayvanları öldürdük. Virüsleri doğal alanlarından çıkardık, temas kurduk ve yeni yaşam alanları hâline geldik”![13]

Özetle corona salgınının ortaya koyduğu üzere: “Gerçek anlamda uluslararası bir halk sağlığı altyapısı bulunmadığından, kapitalist küreselleşmenin biyolojik olarak sürdürülemez olduğu şimdi ortaya çıkıyor. Fakat böyle bir altyapı, halk hareketleri büyük ilaç şirketlerinin ve kâr amaçlı sağlık kuruluşlarının iktidarını yok edene kadar asla var olmayacaktır.”[14]

Burada belirtmeden geçmeyelim: Bulaşıcı hastalıkların sınıf veya diğer sosyal sınırları-engelleri tanımadığı gibi “efsane”lere prim vermemek gerek…

“Nasıl” mı?

Kimileri dünyayı vuran Covid-19 salgınının “demokratik bir salgın” olduğunu iddia ediyor!

“Demokratik çünkü her toplumsal sınıf bu salgının etkilerine açık, her gruptan her yaştan insanı etkileyebiliyor”muş!

Bu kocaman bir yalan; hiç de demokratik bir virüs değil. Kaldı ki virüsün demokratiği, anti demokratiği olmaz. “Demokratik” ya da “antidemokratik” olarak nitelenebilecek olan, sistemlerin virüs ya da başka soru(n)larla başa çıkış tarzı, yani önleyici ve sağaltıcı mekanizmalara erişimin herkese açık olup olmadığıdır. Bağışıklık sisteminiz güçlü olması sağ kalmanızla neredeyse doğru orantılı. Bağışıklık sisteminizin gücü ise nasıl bir hayat sürdüğünüz ile bağlantılı. Dahası bu hastalıkta hastane bakımının hayat kurtarıcı olması hastalıkla baş etmede toplumsal sınıfın önemine işaret ediyor. Hatta belki de çok sayıda siyasetçinin, zenginin ve ünlünün bu virüsü kapmış olduğunun anlaşılması, ulaşılması zor olan testlere onların daha rahat ulaşıyor olmaları ile ilgili…

Yani tıpkı savaş, deprem vb. gibi bütün diğer felaketlerde olduğu üzere bu salgın da herkesi aynı şekilde vurmuyor…

O hâlde corona salgınının ilk elden ve birinci dereceden mağdurları yine emekçiler, ezilenlerdir…

 

I.1) DURUM(UMUZ)

 

Yaşanan corona şokunun -son tahlilde- emekçileri, ezilenleri etkilediğinin altını ısrarla çizerek devam edersek; malum üzere toplumlarda en hızlı değişimler “şok” dönemlerinde yaşanır. Covid-19 salgını da bir gün geçecek, ama arkasında ekonomik, siyasi ve kültürel açılardan değişmiş bir dünya bırakacak. Ortaya çıkmaya başlayan belirtiler iyimser olmaya izin vermiyor.

On yıllardır ekonomik krizi yöneten model çökmüştü, ufukta bir yenisinin olduğunu gösteren belirtiler yoktu. Neo-liberalizm, on yıllardır sağlık hizmetlerini özelleştiriyor, “kâr makinesine” teslim ediyordu. Sosyal yardımlar, bu “makineyi” destekleyen vergi indirimlerinin, teşviklerin yarattığı bütçe açığını kapamak için kısılıyor, sağlık destek kurumları birbiri ardına tasfiye ediliyordu. Kültür endüstrisi (ve sosyal medya), bireyleri hızla bencil, haz saplantılı tüketicilere dönüştürerek, farklı ve birbirine düşman kimliklerle donatarak vatandaşlık duygusunu zayıflatıyordu. Farklılıklarımızı yüceltenler, hepimizin o “makine” karşısında aynı şey (tüketilecek girdi) olduğumuzu çoktan unutmuşlardı.

Bu çöküşe toplumsal tepki, önce demokratik özgürlükçü refleksleri canlandırdı, ama yönetici seçkinlere güvensizliği ve öfkeyi had safhaya çıkaran göçmenler krizinin ardından, hızla “Yeni Faşizmi” beslemeye başladı.

Covid-19 salgını, hâlen çökmekte olan ekonomik modelin ve liberal demokrasinin tüm zaaflarını daha da derinleştirerek sergilemeye başladı. On yıllardır, toplumsal dayanışma kurumlarını, refah devletinin sağlık sistemini, vatandaşlık ruhunu, serbestlik (ki bu toplumsal özgürlüklerden farklıdır) adına zayıflatan kapitalist iktidar ilişkileri şimdi, Covid-19 salgını karşısında en önemli silahlardan toplumsal dayanışma ve yöneticilere güven duygularından yoksun olduklarını gördüler.

Covid-19 salgını, kültür endüstrisinin azımsanamaz katkılarıyla dünya çapında toplumsal bir “şok”u tetikledi. 

Şimdi işsizlik, iflaslar hızla artacak, günlük yaşamın temposu aksayacak, korku, güvensizlik, “öteki” karşısında nefret, günah keçisi arama eğilimi daha da yaygınlaşacak. Demagog, patolojik yalancı, psikopat liderlerin, acil açıklama, çözüm bekleyen şaşkın kitleler üzerindeki etkileri artacak.[15]

Ortaya çıktığı dönemin özelliklerini göz önüne aldığımızda Covid-19 salgınını “uygarlığın kendisiyle imtihanı” olarak düşünebiliriz. Covid-19, uygarlığın “özel” bir döneminde ortaya çıktı. Bu “özel” dönemi kısaca betimlersek; ilk sırada, 1990’ların ortasından bu yana gelişmesi hızlanan internetin, bilişim ağlarına bağlı sistemler üzerinden toplumun, sosyoekonomik dokusunun ayrılmaz parçası hâline gelmesi var. Bunu tedarik zincirlerine, sosyal medya kullanımındaki patlamaya, büyük veri ve algoritmaların hızla gelişen, yaygınlaşan bir yeni sermaye “birikim tarzı” yaratmaya başlamasına, kitle izleme, denetleme, disiplin, siber savaş araçlarına dönüşmesine bakarak görebiliriz.

Hızlı teknolojik gelişmelerin üretkenlikte beklenen artışı getirmemesi (üretkenlik paradoksu), kronik düşük büyüme ve borç yüküne karşı dünya borsalarındaki hızlı yükseliş de bu dönemin bir özelliğidir. Bu teknolojik ve ekonomik zemin üzerinde jeopolitik krizlerin, bunların ürettiği göçmen ve sığınmacı dalgalarının yoğunlaştığını görüyoruz. 

Düşük büyümenin, borç yükünün özellikle, muhafazakâr ideolojilerin “kuluçka makinesi”, orta ve küçük işletmeleri, yok olma korkusunun yaygınlaştığı geleneksel sanayi dallarında çalışanları vurması, göçmen gelişinin kültürel ekonomik basıncıyla birleşiyor, “Yeni Faşizmin” tırmanışını hızlandırıyor.

Bu resme, ormanların tarıma, madenciliğe, imara giderek daha çok açılmasını, küresel ısınmanın iklim krizine dönüşmesini de (yangınlar ve su baskınları, kasırgalar ve birçok ekosistemin altüst olması) eklemek gerekir. Bu resmi, hızlı kentleşmeyle, göçlerle birleştirdiğimizde karşımıza, dönemin bir özelliği daha çıkıyor: SARS, MERS, kolera, H1N2, Ebola, Zika, domuz gribi ve covid-19 gibi ülke sınırlarını aşan, bölgesel ve hatta küresel çapta yayılabilen bulaşıcı hastalıklar.

Covid-19’un ekonomik etkilerine ilişkin korkular, dünya borsalarında paniğe dönüştü; yüzde 15’e varan düşüşler yaşandı, toplam 6 trilyon dolar silindi… Parasal önlemlerin, düşük verimlilik ve kârlılık ortamında, belirsizlik sürdükçe yatırımları teşvik etmesi, orta ve küçük ölçekli işletmelerin Covid-19’dan kaynaklanan sıkıntılarını hafifletmesi de olanaklı değil.

Kültürler, cinsel tercihler arasındaki çelişkileri, düşmanlıkları körükleyen sosyal medya ortamında, Covid-19’un getirdiği belirsizlik, ırkçı, yabancı düşmanı duygulara uygun komplo teorilerini yaygınlaştırıyor. Yönetici seçkinlere, ana akım medyadaki haberlere güven geriledikçe faşizmin tırmanışı hızlanıyor. Devletlerin, salgını kontrol altına alma çabaları da, Çin örneğinde olduğu gibi ister istemez, izleme, disiplin ve cezalandırma teknolojilerini geliştirerek totaliter eğilimleri güçlendiriyor.

Bu sırada, göçmenleri koz olarak kullanıp insan yaşamıyla kumar oynayanlar, faşist propagandanın Covid-19 ile yabancılar arasında ilişki kurmasını kolaylaştırarak adeta ateşe benzin döküyor. Fransa’da bir yerel gazete “Sarı tehlike mi? (Le péril jaune?)” başlığı atabiliyor, İtalya’da Çinlilere, Yunanistan’da sığınmacılara yönelik saldırılar yaşanıyor. ‘Der Spiegel’ ve ‘The Economist’, Çin’i sorumlu tutan kapaklarla çıkabiliyorlar. Londra’da, Asyalı bir genç, “Ülkemizde virüs istemiyoruz” diye bağıran bir grup tarafından sokak ortasında darp ediliyor. Avrupa’da faşist şiddetin tırmanma hızı artıyor.

Böyle bir iklimde, zaten yüzde 2.9 ile resesyon sınırında seyreden küresel büyüme hızı, OECD’nin öngördüğü gibi, yarı yarıya azalarak yüzde 1.5’e gerilerse dünya bir ekonomik ve finansal girdabın içine düşer, insanlık çok büyük toplumsal çalkantılarla yüz yüze kalabilir[16] ve kalacaktır da!

Söz konusu çerçevede artan sayıda gözlemci, coronavirüs (Covid-19) salgınının, 2008’den bu yana hızlanarak tersine dönmeye başlayan küreselleşme sürecinin “tabutuna son çiviyi” çaktığına inanıyor.

Coronavirüs salgını dünya ekonomisinin ve siyasi ilişkilerinin tüm kırılganlıklarını sergiledi, hatta derinleştirdi… Covid-19 vurunca, küresel tedarik zincirleri koptu, hava taşımacılığı adeta durdu. Ülkeler sınırlarını kapatmaya, vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini kısıtlamaya, askeri ve polisi sokağa indirmeye; hükümetler parlamentoları “bypass” ederek karar almaya başladılar. Dünya ekonomisinin kan damarları olan finansal piyasalarda on yıllardır görülmeyen şiddette dalgalanmalar başladı. Petrol piyasalarında başlayan fiyat savaşları finans piyasalarında belirsizlikleri daha da arttırdı.

Devletler virüsle mücadele önlemlerini devreye sokmaya başlayınca, yalnızca sınırlar değil, iş yerleri de kapanmaya başladı. Fabrikaların yanı sıra lokanta, kafe, “fast food” restoranlar, cep telefon dükkânları zincirleri on binlerce çalışanı işten çıkartmaya başladılar. İşsizlik, ailesine bakamama, evinin kirasını, konut kredisi taksitini, kredi kartı taksitini ödeyememe riskiyle yüz yüze bir nüfus aniden ve büyük bir hızla artmaya başladı.

Kısacası, bir taraftan tedarik zincirleri fabrikaları durduruyor ve ekonomide bir arz sorunu yaratıyor, diğer taraftan salgına karşı alınmaya başlanan önlemler özellikle küçük işletmeleri iflasa sürüklüyor, işsizlik artarken ekonomide ciddi bir talep sorunu oluşmaya başlıyor. Bu arz ve talep yetersizliği sorunları birleşirken, kredi piyasaları sıkışıyor ve bir borç krizi olasılığı güçleniyor.

Morgan Stanley ve Standard&Poor’s ekonomistlerine göre dünya ekonomisinde bir süredir beklenen resesyon Covid-19’un etkisiyle başlamış. Morgan Stanley ve Standard&Poor’s analistlerinin yorumlarına ek olarak hızla artmaya başlayan işsizliğin, bir borç krizi olasılığının, en azından gelişmiş ülkelerde bir depresyon tehlikesini gündeme getirdiği söylenebilir.

Merkez Bankaları ve hükümetler Covid-19’un tetiklediği, ağırlaştırdığı sorunlara karşı faizleri indirmeye, trilyon dolarlık kurtarma paketlerini gündeme getirmeye başladı. Ancak para politikalarının yeterli olmayacağı hemen anlaşıldı. Bu kez “oyunun kuralları” da değişmeye başladı. Neo-liberalizmin merkezlerinden İngiltere’de Muhafazakâr Parti hükümeti büyük borçlanma, harcama, yatırım, talep yönetimi politikaları içeren Keynesyen bir ekonomi programı açıkladı ve salgının ilerlemesine paralel olarak programı genişletmeye başladı.

Covid-19 yalnızca neo-liberal politikaları arka plana atmakla kalmadı. Sınırların kapanma eğilimi milliyetçiliği, ırkçılığı, küreselleşmenin adeta bir prototipi olarak Avrupa Birliği’nin (AB) geleceği üzerinde soru işareti oluşturdu.

Kısaca bu manzara, küreselleşmenin temel bileşenlerindeki kırılmanın hızlandığını, küreselleşmeyi destekleyen neo-liberal ekonomi politikalarının değişmeye başladığını, küreselleşme karşıtı eğilimlerin, duyguların daha da güçlendiğini gösteriyorken;[17] dünyanın dört bir yanına hızla yayılan bu salgının tetiklediği kriz elbette emperyalizmin nasıl bir gericilik rejimi olduğunu gösterdi. Kapitalizmin en gelişmiş olduğu coğrafyalarda burjuva toplumunun kendi kölelerini beslemekten bile aciz olduğu açığa çıktı. Başta emperyalist metropoller olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki burjuva diktatörlüklerinin açmazlarını, bu açmazlar nedeniyle ilan ettikleri olağanüstü hâl rejimlerini en görmek istemeyen gözlere bile gösterdi. Devrimci bir durumun dünya çapında yayıldığı gizlenemez hâle geldi…

Özetle coronavirüs salgını dünyayı adeta istila ederken, insanların yaşam alışkanlıkları, biçimleri, tarzları da zorunlu değişikliklere maruz kaldı ve Larry Elliott’un, “Çöküş derin, iyileşme uzun”[18] biçiminde özetlediği tabloda küresel devrimci durum tüm yakıcılığıyla kendini gösteriyor. Emperyalist-kapitalist sistemin böylesi zamanlarda bağışıklık sistemi yıkılmaya elverişli bir hâl alırken; totaliter tehdidin önünü de açtı.

 

I.2) KORKU GÜZERGÂHI

 

ABD Ordusu Generali Mark A. Milley’in, “Bu kriz kimi ülkeleri iflas noktasına getirebilir. Bu belli ülkelerde politik kaosa neden olabilir,”[19] uyarısını dillendirdiği hâl ve gidişatta -altını çizerek tekrarlarsak- küresel resesyon olasılığı artıyor; küreselleşme süreci gerilemeye devam ediyor. Önümüzdeki dönem küreselleşme karşıtı tepkilerin sertleşme, küreselleşmedeki gerilemenin hızlanma olasılığı güçleniyor.

Bu da milliyetçi, ırkçı eğilimlerin ve devlet kapitalizmine ilginin artacağına, ikincisi de “emperyalizme” işaret ediyor; denilebilir ki coronavirüs kapitalizmin ekran görüntüsünü çekip, hakikâtini gözler önüne serdi, bu da kapitalizmin bir çeşit Guernica’sıdır.

Hayır; bu vahşi kapitalizm değil; sadece sürdürülemez kapitalizmdir!

Sakın ola “Vahşet” sözcüğünü kullanmayın. “Paran yoksa öl” diyen kapitalizmdir. İş böyle olunca “Vahşi Kapitalizm” tamlaması anlamsızdır. Çünkü her türlü melanet kapitalizme mündemiçtir.

Kapitalizm, doğası gereği zaten vahşidir. O yüzden de “Vahşi Kapitalizm” tamlaması “ıslak su” ya da “sıcak ateş” veya “zalim faşizm” gibi gereksiz sözcük israfıdır… Kapitalist talan güdüsünün tek sınırlayıcısı, emekçilerin, işçi sınıfının onun karşısındaki örgütlü gücüdür. Günümüz kapitalizminin “şansı”, bu gücün onyıllardır zaafa uğra(tıl)mış, etkisizleş(tiril)miş olmasında yatıyor. Bir başka deyişle: “vahşi” kapitalizm = kapitalizm eksi işçi sınıfı/emek muhalefeti.

Mesela bugün ABD’de en az 90 milyon insanın sağlık sigortası bulunmadığı ya da “gereken yeterli güvenceye” sahip olmadığı biliniyor![20] O hâlde?

Sık sık hatırlatmakta yarar var: Kapitalizm yıkım ve korkudur!

Tiranların, tiranlığın en büyük silahı korkudur. O, yoğunlaştırılıp, yaygınlaştırıldıkça özgürlükler askıya alınır. Korkan insan teslim olur, “kader”ine rıza gösterir, boyun eğer. Coronanın yarattığı bulaşıcı ölüm korkusu yurttaşların devletlerden gelen her önleme koşulsuzca itaat etmelerini kolaylaştırırken; yerkürede yeni bir korku sarmalının her şeyi sarıp sarmaladığı aşikârdır.

Küresel ya da yerel bir soru(n) ile karşılaşıldığında tiranların, korkuyu kışkırtıp daha da zorbalaştığı, baskıyı artırdığı “sır” değil; çünkü kapitalizm korkudan beslenir. Naomi Klein, ‘Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi’ başlıklı yapıtında Milton Friedman’ın George W. Bush Hükümeti’ne verdiği tüyler ürpertici öneriyi şöyle aktarır: “Bir topluma, felaket sonrası her tür politikayı rahatlıkla kabul ettirebilirsiniz çünkü değişim, ancak krizle birlikte gerçekleşir.”[21]

Yaşamı(mızı), ilişkileri(mizi) ve geleceği(mizi) tehdit eden bir olgunun yol açtığı “öznel” kaygıların engelleyici ve bulaşıcı olduğu, yabancılaşmayı büyüttüğü, “F Tipi” izolasyonu toplumsallaştırdığı, iktidarın mitingleri yasaklamak zorunda olmadığı bir “cennet” yarattığı ve insan(lar)ın virüsten ölmezse dahi yalnızlıktan öleceği bir ortam yarattığı görülmelidir.

Salgınla yaşanan ölümler gerçeği, emperyalist kapitalist sistemin ürünüyken ve de kapitalist egemenliğin, felaketi fırsata dönüştüren güç olduğu bir an dahi göz ardı edilip, unutulmamalıyken; felaketlerle devreye giren sosyal paniğin yarattığı korku da virüsten çok daha hızlı yayılmakta ve böylelikle de totaliter egemenliğini pekiştiren tiranlar dünyayı hapishaneye çevirmektedir.

Böylece kapitalizmin ilaç firmaları tam istim çalışıyor; tüketim pompalanıyor; stoklar eriyor; sınırlar kapatılıyor; toplantı, gösteri etkinlikleri yasaklanıyor...

Elbette ki corona tehdidine dikkat edilmelidir, bu şarttır. Ancak “Kapitalizmin panik, yasaklara ve soyguna hayır!” vurgusuyla toplumsal varlık(lar) olduğumuzu ve kapitalist önlemlerin soygun sistemine dahil olduğunu asla unutmadan…

Kapitalizmin korku(nun) iktidarı olduğu ve korkuyla yönettiği gerçeğinin ekonomi-politikası corona günlerinde ısrarla hatırlatılmalıdır. Mesela 19-21 Mart 2020 kesitinde yapılan bir araştırmaya göre, işini kaybetmekten endişe duyanların oranının corona virüsünden endişelenenlerin oranından fazla[22] olmasının gösterdiği gibi…

Meselenin diğer boyutuna gelince; o da ırkçılık, ayrımcılık, milliyetçilik, ötekileştirmedir…

“Milliyetçilik” mi?

“Coronavirüs salgını Brezilya’da giderek yayılırken, aşırı sağcı Devlet Başkanı Jair Bolsonaro halkın ‘asla bir hastalığa yakalanmayacağını’, vücutlarında virüsün yayılmasını engelleyecek antikorların hâlihazırda bulunduğunu söyledi”![23] (Salgının boyutlarının açığa çıkmasından günler önce “Türk geni”nin Coronavirüs’e karşı dayanıklı olduğu, Türklerin Covid’e yakalanmayacağı söylencesine dört elle sarılanları aklınıza getirin!…)

“Irkçılık, ayrımcılık, ötekileştirme” mi?

ABD Başkanı Donald Trump, ısrarla ve uyarılara rağmen, coronavirüsü “Çin virüsü” diye niteliyor!

Trump’ın konuşmasında “Çin virüsü” kavramını kullanması, ‘The Financial Times’ gibi ana akım yayınlarda aktarılmaya başlandı. “Resmi görüş bu virüsün, Wuhan eyaletindeki hayvan eti satılan çarşıda, yarasa eti ile yılan eti arasında bir yerlerden insana sıçradığı biçimindeydi. Bu açıklamanın Batı’da, jeopolitik, ırkçı yargıları yansıtılıyordu: Virüs salgının sorumlusu Çinlilerdir. Çinliler bu ‘iğrenç’ şeyleri yemeseler bunlar olmaz.”[24]

Bunlar, emperyalist Batı’nın ırkçı kafasının tipik bir göstergesiyken; Çin’de coronavirüs etkili olmaya başladığında ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross bundan memnuniyet duyduğunu şu sözlerle ilan etmişti: “Bu salgın Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek”![25]

 

  1. AYRIM: FELAKET = KAPİTALİZM

 

Sınıflı-sömürücü tarihte insan(lık) birçok felakete maruz bırakıldı.

Örneğin Edgar Allan Poe, ‘Kızıl Ölümün Maskesi’ adlı ölümsüz hikâyesinde, kendi çağının korkunç hastalıklarından biri olan vebayı şöyle betimliyordu: “Kızıl Ölüm ülkeyi uzun süredir kasıp kavurmaktaydı. Böylesine ölümcül ve iğrenç bir salgın görülmemişti. Bu hastalığın emaresi ve damgası kandı: kanın kızıllığı ve dehşeti.”[26]

Evet tarih boyunca insanlık, Poe’nun betimlemesine benzeyen yüz binlerce, hatta milyonlarca kişiyi öldüren gerçekten yıkıcı salgınlara tanık olurken; antik çağlardan bugüne dünyayı etkisi altına alan birçok salgından bilinen en büyükleri şöyleydi: Atina Vebası (MÖ 430-427); Antonine Vebası (MS 165-180); Justinianus Vebası (MS 541-750); Cüzzam (XI. Yüzyıl); Büyük Veba-Kara Ölüm (1347-1351); Çiçek Hastalığı ve Cocoliztli Salgını (1545-1548); Londra Büyük Veba Salgını (1665-1666); Kolera Salgını (1817-1823); İspanyol Gribi veya ‘H1N1’ (1918-1919); Hong Kong Gribi veya ‘H3N2’ (1968-1970); HIV/AIDS (1981-günümüz); SARS (2002-2003); Domuz Gribi veya ‘H1N1’ (2009-2010); Ebola (2014-2016)…[27]

Salgınlar tarihinin en çok insan kaybına neden olan hastalıkları veba, kolera ve İspanyol nezlesidir. Jüstinyen vebası, 541-750 yıllarında üç yüz yıl bütün dünyada dalgalanmalarla devam etmiştir. Roma İmparatoru I. Jüstinyen (527-565) zamanında çıktığı için bu isimle anılır. Veba, insanlığın en büyük darbeyi 1347-1350 kesitinde “Kara Ölüm” adıyla anılan küresel salgınla vurmuştu. İspanyol nezlesi de 1918-1919 küresel salgınında milyonlarca insanı yutmuştu.

Bu nitelikleriyle tarih boyunca yaşanan Veba, Sarıhumma, Çiçek, Sığır Vebası gibi salgın, hanedanlıkların çöküşlerinden, sömürgeciliğin artışına, iklim değişiminden, kilisenin gücünün kırılmasına, sanayi devrimine yol açmasından, isyanlara büyük ve kalıcı etkileri olurken; corona’nın da bu tür bir etkisi olacaktır elbette, şu tarihi örneklerdeki gibi: Ekim 1347’de Sicilya’daki Messina Limanı’na bir gemi yanaştı. O gemiden inen az sayıdaki hayatta kalmış denizci, Veba’ya yakalanmıştı. Kan öksürüyor ve acı içinde çığlıklar atıyorlardı. “Ölüm Gemisi” hemen mühürlendi ve geri gönderildi, ama artık çok geçti.

Sonraki yıllarda, Çin ya da İpek Yolu kaynaklı bir hastalık, Avrupa nüfusunun yüzde 70’ini öldürmeye devam etti. O zamanların en iyi arşivcilerinden olan Ralph Higden “İnsanlığın neredeyse onda biri hayatta kaldı,” diyordu.

Felaketin yol açtığı can kayıpları, eşi benzeri görülmemiş bir emek gücü kıtlığına da yol açtı. Bu durum özgür serflerin daha yüksek ücretler ödemeleri için lordlara yaptığı muazzam bir baskı sürecini getirdi.

İngiliz monarşisi, büyük bir panik hâlinde serflerin yüksek ücret talep etmesini yasaklayan çılgınca yasalar çıkardı. Ücret artışlarının dondurulmasını içeren “Emekçiler Yasası”, köylülerin pahalı kıyafetler giymelerini yasaklayan “Giderler Yasası” ve en sonunda vebadan sağ kalanlar üzerine uygulanan “Kelle vergisi” artık iyice felce uğramış toplumun patlamasına ve 1381 Büyük Köylü İsyanı’na yol açtı.

Veba iyice çürümüş olan feodalizme balyoz darbesi indirmiş oldu. Felç olmuş sistem veba felaketiyle başa çıkamıyordu. Kara Veba belki de ilk kez küçük burjuvaziyi tarih sahnesine çıkardı.

Benzer şekilde, coronavirüsü henüz bu tarihsel paralellikler kadar ölümcül bir yerde olmasa da kapitalizmin çürümüşlüğünü ve aşılması imkânını gözler önüne seriyor.

Özetle felaketlerin çift yönlü dersleri oluyor: Tiran tiranlığının derdine düşerken; ezilenler ise empatinin ve dayanışmanın gücüyle tanışıyorlar. Bunun böyle olmasında sınıflı-sömürücü hakikât belirleyici bir rol oynuyor.

 

II.1) KAPİTALİST HAKİKÂT

 

Naomi Klein’in, “Benim felaket kapitalizmi tanımım çok açık. Felaket kapitalizmi, özel endüstrilerin büyük ölçekli krizlerden doğrudan kâr sağlamak için izledikleri yayılma yoludur. Felaket ve savaş vurgunculuğu yeni kavramlar değil ancak; bunlar 11 Eylül olaylarından sonra Bush yönetimi altında iyice kök saldı. Yönetim bu dönemde, bir tür bitmek bilmeyen güvenlik krizi ilan etti ve eş zamanlı olarak güvenliği özelleştirdi ve taşeronlaştırdı. Buna yerli, özel güvenlik devletiyle beraber Irak ve Afganistan’ın (özelleştirilmiş) istilası ve işgali de dahildi,”[28] notunu düştüğü hâlde insan(lık) olarak bir yol ayrımındayız: İnsan yaşamından, halk sağlığından daha önemli ne olabilir ki?

Piyasa ekonomisinin, giderek piyasa toplumuna dönüştüğü; kapitalizmin kâr hırsının, hiçbir kural, hiçbir insani, vicdani, ahlâki değer tanımadığı; özelleştirmenin bazılarının öne sürdüğü gibi her derde deva değil, aksine üstesinden gelinemez sorunların kaynağı olduğu, küreselleşmenin sınırları kaldırıp, dünyayı küçük bir köy yapıp, soru(n)ları çözmediğinin ayan beyan ortada olduğu koordinatlarda, artık seç(il)mek zorunda: Kâr mı? Servet mi? Lüks ve şatafat mı? Yoksa insan(lık) mı?

Corona ile bir kez daha kapitalizmin kârları özelleştirip, zararları ezilenlere ciro ederek, kamulaştırdığı görüldü!

Şimdi söz konusu bu akıl tutulmasıyla hesaplaşmak gerek; yoksa!

İşte “uygar kapitalist metropoller”den örnekler…

Fransa’da 600 doktor Başbakan Edouard Philippe ve eski Sağlık Bakanı Agnes Buzyn hakkında suç duyurusunda bulunup, “Tehlikeyi bildikleri hâlde önlem almadıklarını” açıkladılar![29]

Fransa’da yeni tip coronavirüsten ölenlerin sayısının hükümetin günlük olarak açıkladığı resmi verilerden çok daha yüksek olduğu belirtilirken; ‘Fransa Hastaneler Federasyonu’ Başkanı Frederic Valletoux, “Sadece hastanelerin sağladığı verileri biliyoruz. Resmi verilerdeki yükseliş şimdiden çok fazla ama huzur evlerinde yaşananları, evlerinde ölenleri de ekleseydik kesin rakamlar şüphesiz daha yüksek olurdu,” dedi![30]

Kolay mı? Fransa’da 20 yıldır, kamu hastanelerinin kaynakları düzenli olarak tırpanlandı: Acil servisi çalışanlarının sendikasından sözcü Christophe Prudhomme’a göre, 20 yılda yatak kapasitesinde yaklaşık 100 binlik düşüş oldu.[31]

Şubat 2020’de hastanelerin bölüm başkanları, kaçınılmaz “sağlık krizi” konusunda uyarılarda bulunarak kitlesel bir biçimde görevlerinden istifa ettiler.[32]

Martine Bulard’ın ‘Le Monde Diplomatique’in Ocak 2020 sayısında da belirttiği gibi, Fransız hükümetlerinin (siyasi tandansı ne olursa olsun) on yıllardır kamu hizmetlerine yönelik, ideolojik nedenlere dayanan bu inançsızlığı, savaşılacak “ortak” düşmanın ta kendisi. Onlara göre, özel klinikler ve sigortalar, toplumumuzda büyük bir rol oynamalı; kâr mantığı, kamu yararının önüne koyulmalı.

Coronavirüsle karşı karşıya kalan Fransa ayrıca sanayi politikasındaki eksikliklerin de bedelini ödüyor: İlaçlar Çin’de veya Hindistan’da üretiliyor; hiçbir fabrika, gerekli olan maskeyi hızlıca üretme kapasitesine sahip değil.

Quotidien gazetesinin 16 Mart 2020’deki baskısında görüşlerine yer verilen Pompidou Hastanesi Acil Servisi Başkanı Philippe Juvin şöyle demişti: “Fransa, sağlık açısından azgelişmiş bir ülke. Vatandaşlarına maske temin etme kapasitesinden yoksun bir ülkeye başka ne denebilir ki?”[33]

Ya ABD mi?

Öğrendik ki en güçlü devlet olarak bilinen ABD’de, meğer sağlık sistemi Zambiya seviyesindeymiş. Virüsü tespit etmek için kullanılan setlerin fiyatı 3 bin 500 dolarmış ve devlet hiçbir biçimde bunu karşılamazmış. Depoları nükleer silahlarla doluymuş ama bunlar virüs karşısında bir hiçmiş![34]

“Nasıl” mı?

Başkan Donald Trump’ın coronavirüs salgınını küçümsemesinin nedenlerinden biri de elbette çokça eleştirilen ABD sağlık sisteminin yetersizliği. Hiçbir ülke, sorunu ABD kadar kötü ele almadı. Her şeyden önce Trump, inkâr etti. Uyarılara rağmen yeterince test yapılmadı. Çünkü Trump sağlık sisteminin zayıflığının ortaya çıkmasını istemiyordu. ‘Business Insider’ın istatistiklerine göre, 8 Mart 2020 itibarıyla ABD’de, 1 milyon kişi başına 5 test yapıldı.[35]

Coronavirüs pandemisinin yeni merkezi olacağı öngörülen ABD’de New York eyaletinin valisi Andrew M. Cuomo, hastalığı ciddiye almayan ve ihtiyaçları karşılamayan Trump ile yönetimine isyan edip, “Federal Acil Yönetim Ajansı, 400 suni solunum cihazı gönderiyor. 30 bine ihtiyacım varken 400 tane ile ne yapabilirim? Bu durumda ölecek 26 bin kişiyi siz belirleyin, çünkü sadece 400 suni solunum cihazı gönderiyorsunuz,”[36] feryadını dillendirdi.

Ayrıca coronavirüs için tedavi gören bir kadına yaklaşık 35 bin dolar fatura çıkartırken; test ve tedavi sürecinde sağlık sigortası olmadığına ve o dönem Trump’ın testlerin ücretsiz olmasını öngören yasayı onaylamadığına işaret eden Danni Askini, “Daha sonra önüme 34 bin 927 dolarlık bir fatura geldi. Tam anlamıyla şok olmuştum. Çevremde kimsenin bu kadar parası yoktu,”[37] derken; ABD’de salgın önlemlerine hastane önüne yerleştirilen mobil morglar da eklendi. BBC’nin habere göre, uzun, beyaz, dikdörtgen kamyonlar, Manhattan’daki Bellevue ve Queens’teki Elmhurst Hastanesi’nin önüne park etti…[38]

Ve Almanya… Başbakan Angela Merkel, milyonlarca insanın kaderine yönelik sarsıcı bir kayıtsızlıkla, hükümetinin halkın yüzde 60-70’inin Covid-19 virüsüne yakalanmasını beklediğini ilan ettiği basın toplantısında şunları dedi: “Virüs var ama halkın virüse bağışıklığı yok, bir aşı ya da tedavi yok; öyleyse durum değişmediği takdirde halkın büyük bir kısmı -uzmanlar yüzde 60-70 diyor- hastalığa yakalanacak”![39]

Sonra hasta ve yaşlı emeklilerin bir bölümünün ölümünü öngören bu sosyal-darwinist stratejiyi uygulamaya koyan İngiltere…

Evet İngiltere’de hükümeti Covid-19’a karşı “sürü bağışıklığı” politikasıyla nüfusun büyük bir çoğunluğunun enfeksiyona bağışıklık geliştirmesi amaçlıyor. Ancak resmi tahminlere göre ülkede halkın yüzde 80’ine virüsün bulaşması bekleniyor. Bu durumda 7.9 milyon kişinin hastanelik olması ve 320 bin ila 530 bin hayatını kaybetmesi bekleniyor.

İngiltere Sağlık ve Sosyal Bakım Bakanlığına bağlı ‘İngiliz Kamu Sağlığı Kurumu’nun (PHE) hazırladığı belgesini ele geçire ‘The Guardian’ın haberine göre, coronavirüs salgınının 2021 yılı bahar aylarına kadar sürmesi bekleniyor.

Virüs sağlık çalışanlarını da etkileyeceğinden sağlık hizmetlerinde sıkıntılar yaşanacak. PHE’nin öngörüsüne göre sağlık sektöründe çalışanlarının 1 milyonu ve sosyal hizmetlerde görev alan 1.5 milyon kişi de virüsten etkilenecek ve bu kişiler yaklaşık 1 ay boyunca çalışamayacak.

Ulusal Sağlık Hizmeti’nde (NHS) görevli coronavirüs konusunda çalışan bir yetkilinin öngörüsüne göre virüsün halkın yüzde 80’ine bulaşması durumunda 500 bin kişiden fazla kişi hayatını kaybedebilir. WHO’ya göre Covid-19’a yakalananlarda ölüm oranı yüzde 3,4. Bu oran İngiltere’de yüzde 1’de kalması ve nüfusun yüzde 80’ine virüsün bulaşması durumunda 531 bin 100 kişi hayatını kaybedecek.

Ölüm oranı Boris Johnson hükümetin en üst düzey tıbbi danışmanı Profesör Dr. Chris Whitty’in iddia ettiği gibi yüzde 0.6’da kalsa bile 318 bin 660 kişinin hayatını kaybetmesi bekleniyor.[40]

İngiliz Ulusal Sağlık Sistemi’nin (NHS) uzun zamandır personel, hizmet ve kaynak sıkıntısı içinde olduğu biliniyor. Coronavirüs salgınıyla sistem üzerindeki baskının daha da ağırlaşmasından ve sistemin çökmesinden endişe ediliyor. Hükümetin geciktirme stratejisi de bu endişeye çözüm olarak sunuluyor. Bu stratejisinin doğal bir sonucu olarak gösterilen ve “sürü bağışıklığı” tabir edilen metodun ise temel olarak bu amaca hizmet etmesi bekleniyor.

İngiltere Sağlık Bakanlığı ise kapitalist ekonomide hükümetin müdahalesine gerek olmadığını savunan “Laissez-faire, Laissez-passer” yani “Bırakınız yapsınlar, Bırakınız geçsinler” anlayışının bu salgında kaç cana mal olacağının bilinmediği eleştirilerine karşı cevabı ise şöyle: “Bu yöntem bilimsel olarak en güçlü kanıtlara dayanarak hazırlandı”![41]

Ya da bir Parma’da virüslü hastalara müdahale eden doktor Gai Peleg’in, 60 yaş üzerindeki coronavirüs hastalarına artık yardım etmediklerini açıkladığı İtalya…[42]

Veya dezenfektasyon çalışmaları için huzurevlerine giden askerlerin tesisleri tamamen terk edilmiş hâlde ve yaşlı kişilerin cesetlerini yataklarında bulduğu İspanya![43]

İspanya’da sağlık sistemi resmen çöktü. Virüsün bulaştığı kişiler, hastane koridorlarında yatırıldı.

Yoğun bakım ünitesi doktoru Gabriel Heras La Calle, durumu göz yaşları içinde anlatırken, “Solunum cihazları 65 yaş üstündekilerden alınıp gençlere veriliyor, insanların ölmesine izin vereceğimizi bilerek işe gidiyoruz.”[44] “Hastanelerde solunum cihazı sayısı yeterli değil. Biz de yaşlı hastalardan solunum cihazlarını söküp, genç hastalara takmak zorunda kaldık. Yaşlı hastalar acı çekerek ölmesinler diye sakinleştirici iğne yaptık,”[45] dedi!

 

II.2) ALTERNATİF HAKİKÂT ÖRNEĞİ

 

İtalya’daki ‘Partito Communista/ Komünist Parti’ Genel Sekreteri Marco Rizzo, “İtalya’nın bugünlerde tecrübe ettiği çarpıcı sağlık durumu, Berlin Duvarı ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından beri son otuz yılda ülkenin tüm refah ve kamu sağlık sisteminin nasıl yok edildiğini açıkça göstermektedir,” vurgusuyla; zor zamanlarda İtalyan halkı için AB’nin “kelime anlamıyla yok olduğunu” söyleyerek, İtalya’ya dayanışmanın “Küba, Venezüella, Vietnam ve Çin gibi meseleye farklı yaklaşan ülkelerden” geldiğini ekledi.

Rizzo’ya göre, “Sağlık krizinin yanı sıra büyük bir ekonomik kriz de yakın bir zamanda gelecek. Öğrenmemiz gereken ders, özel kâra değil kolektiviteye dayanan bir ekonominin var olmasına öncelik vermemizdir. Kapitalizm size fuzuli şeyler verirken sosyalizm ihtiyaç duyulan şeyleri verir. Bir savaştayız ve bunun üstesinden yalnızca sosyalist olan başka bir toplum modeliyle gelebiliriz.”[46]

Evet (kimilerinin “romantik örnek” dediği!) Küba’da böyle bu…

1963’ten beri insani yardımın bir parçası Küba. ABD yaptırımları altında bunalmış 11 milyonluk sosyalist Küba, yönetimini değiştirmek için çaba gösterenler dahil olmak üzere dünyanın birçok bölgesine doktorlarını yolluyor. Çoğunlukla Latin Amerika ve Afrika ülkelerine…

Küba tarafından üretilip, virüs tedavisinde etkili olan Interferon Alfa 2B ilacını bulan doktor Luis Herrera, “Dünya, sağlığın ticari bir mal değil; temel bir hak olduğunu anlamalı,”[47] derken; Küba Covid-19 pandemisi ile mücadele etmek üzere 144 doktorunu Jamaika’ya (ayrıca İtalya’ya da) yolladı.[48]

Küba’nın doktor gönderdiği ülkelerden biri de dünyanın en büyük ekonomilerinden, 210 milyon nüfuslu Brezilya’ydı. Brezilya’da, en fakir ve ulaşılabilirliği en zor olan bölgelerde 10 bin Kübalı doktor görev yapıyordu. Brezilya İşçi Partisi, hükümetteyken yoksul bölgelere sağlık hizmeti için Küba’yla anlaşma imzalamıştı çünkü.

Ancak ülkenin şimdiki sağcı başkanı ve Küba’yı tüm dünya kamuoyu nezdinde şeytanlaştırmak için elinden geleni yapan ABD’nin bu konuda en büyük destekçisi Jair Bolsonaro, 2018’deki başkanlık kampanyası boyunca “beşinci kol” ilan ettiği ve “beyaz önlüklü teröristler” olarak nitelendirdiği Kübalı doktorları, seçimi kazanır kazanmaz ülkeden sınır dışı etmişti. Bolsonaro, Kübalı doktorların gerçek tıp uzmanları değil, yoksul Brezilyalıları komünist gerillalar hâline getirecek ideolojik beyin yıkayıcılar olduğunu ileri sürerek “PT (Brezilya İşçi Partisi) gerilla hücreleri yaratmak için yoksul bölgelere kostümlü terörist gönderdi. Ben geldiğimde gittiler. Gitmeselerdi ben onların peşine düşüp kovacaktım” demişti.

Ama şimdi Bolsonaro ülkeden kovduğu Kübalı doktorların coronavirüsle mücadelede kendilerine yardımcı olmaları için geri gelmelerini istedi.[49]

Bunların yanında “Ucuz Çin” şaşırtıyor, 1.4 milyar insan için savaşıyor, başarıyor. Organize güç, örgütlü refleks, hızlı müdahale, yüksek teknoloji, büyük ölçekli çözümler. İtalya AB’den medet umarken Çin yardıma geliyor. ABD bu durumda bile ambargoda ısrar edip İran’ın sağlık sektörünü vurmaya devam ederken Çinliler İspanya, Güney Kore, Japonya, İran, Irak ve Suriye’ye de el atıyor...”[50]

Kapitalizmin eşitsizlik cehennemini aşmak için başka bir yol, başka bir dünya mümkün elbette!

DEVAM EDECEK

9.04.2020 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

ÖMER ŞERİF’İN OYUNCULUĞU

2020’NİN 18 MAYIS’INDA ONA DAİR

YER İLE GÖK ARASINDAKİ UYUM: KLASİK MÜZİK

6 MAYIS HAKİKÂTİ ÖLÜMSÜZDÜR

ÖLÜM ORUCUNUN 320. GÜNÜNDE İBRAHİM GÖKÇEK İÇİN

COVID-19 YERKÜRESİ İLE COĞRAFYAMIZDA 1 MAYIS 2020 ( 2 )

COVID-19 YERKÜRESİ İLE COĞRAFYAMIZDA 1 MAYIS 2020

ÖĞRENCİSİ OLDUĞUM ‘İNSANCIL’A DAİR

“DUVAR”(LAR)I AŞAN O; HÂLÂ “UMUT”LA “YOL”DA, BİZİMLEDİR ( 2 )