BLUES, CAZ, ROCK VE ÖTESİ…

BLUES, CAZ, ROCK VE ÖTESİ…

“Müzik insanlığın ortak dilidir.”[1]

 

‘Blues, Caz, Rock ve Ötesi…’ konusunda okumak/ yazmak; biliyorum kimilerine “nafile” bir şey gibi geliyor. Ancak benim için böyle değil; sadece benim için de değil…

Çünkü müzikoloji, tarihsel açıdan köklü bir geçmişi olan birikimdir; kültürel zenginliktir.[2] Unutulmaması, küçümsenmemesi gereken de tam burasıdır.

O hâlde blues ile başlayalım…

 

BLUES

 

Afro-Amerikan müziğidir. Amerika’nın sahraaltı Afrika’dan getirttiği siyahî kölelerin çalışırken ritim tutarak söylediği bir çeşit deyişlerdir. Hatta Amerika’ya ilk siyahî köleler 1619’da getirildiği için blues’un doğuş tarihi de 1619 kabul edilir.

Blues bir itiraz, yakarış, pişmanlık, ibadet vb’lerine mündemiç ortak bir dildir.

Basit armoni kalıplarıyla kurulan cümlelerdeki hüzünleri, acıları, isyan ve haykırışı anlamak, hisset(tir)mek içindir...

Saftır, açıktır ve de hüznün müziği olmak kadar mizah da taşır bünyesinde; ayrıca ironi de.

Bir “iddia”ya göre müziğin özeti blues da saklıdır.

O tekdir, yalındır, doğrudur. Eğilip bükülmez.

Blues hayattır, iyi ya da kötü hayat da blues’dur.

Masallardaki Kaf Dağı gibidir. Notalarla anlatılan sonsuzluktur...

Yapısı gereği gözyaşı ve isyanla beslenir blues…

Irkçılığa karşı çıkar. Hüznün ve çaresizliğin melodramıdır. İnsana dair ne varsa odur, ondadır...

Çünkü köle(leştirilen)lerin, insanlık dışı zulme maruz kalanların, siyahî insanların duygularını yansıtan müzik akımıdır. Köklerini eşitlik mücadelesinden alır, nihai kertede isyanın müziğidir.

Blues’un ritmi, pamuk toplayan kölelerin emek üretkenliğini arttırmak için izin verilen ritme, ırk ayrımcılığına uğrayan siyah kölenin hüznünü ve dışa vurulamayan hıncını katışıdır.

Tam inmek üzere olan bir yumruk gibi gelir ve aniden yavaşlar, bir darbe değil, hüzünlü bir dokunuş olarak kalır enerjisini içinde saklar; sonra tekrar dolar. Blues hüzündür, Blues’un ritmi, hüznün ritmidir.

Caz, Rock & Roll, Rock, Funk, Soul, R&B, Rap, Hip Hop, hepsinin kökeninde Blues vardır.

Irk ayrımcılığına uğrayan siyah tarım işçileri ve köylülerin geçirdiği evrim bir bakıma Blues’un metamorfozları gibi de okunabilir. B. B. King bu evrimi yaşayan ve yansıtan bir anıt gibiydi.

Jazz yine Blues’dan, Misisipi boylarında gemilerde doğdu bir tür şehirleşmiş ve işçileşmiş siyahların müziği olarak.

Blues Misisipi’nin pamuk tarlalarında doğdu.

Rock & Roll henüz işçi olma yolundaki Blues’dan doğmuştu.

Rock ise işçileşmiş Blues’dan…[3]

Özetle ayrımcılığa mahkûm edilen ve köleleştirilen Amerikalı siyahîler, o dönemde yaşadıkları umutsuzluğa öfke ve isyan duygularını bütün heyecanıyla müziğe aktarmışlardır. Blues, bu duygu patlamasıyla ortaya çıkan, sonraki dönem müzik türlerini de etkisi altına alan gerçek bir sanat akımı olmuştur. O dönemde sadece siyahîlerin yaptığı müzik, bir sürü beyaz müzisyene müzik piyasasında para kazandırmıştır. Köleliğin yasal olarak kalkmasıyla birlikte siyahîler blues’dan uzaklaşmışlardır. (Geçerken hatırlatayım: Herkes arabeske saldırırken, caz ve blues da sermayenin “oyuncağı” oldu.)

1860’lara ait bir kongre kaydında o dönemin köle siyahîleriyle ilgili şöyle denilmiş: “Plantasyonlardaki siyahîler çalışırken şarkı söylüyorlar... Evet, şarkı söylüyorlar... Güneyde yaşayan kölelerin yaşama zevki ve mutluluğu dünyanın çalışan başka hiçbir halkında yok.”

Blues da melodiler, gitar soloları ve vokal bir yakarıştır, örtük itirazdır. Bu doğallık, yüreğinizi parçalayan ya da olmadığı kadar heyecanlandıran, sizi dans ettiren bir duygu selidir; dans ritmi kökenini, siyahîlerin bedenlerinin ve ruhlarının özgürlüğünü ifade etmek için yaptıkları “swing”den almıştır. Her şekilde tüylerinizi ürperten bir özgürlük hissi yaşatan bu müzik, İnsanlığa verilmiş en güzel hediyedir...

Hasılı Amerika’da 1900’lu yılların başında köle olarak çalıştırılan siyahîlerin tarlalarda çalışırlarken söyledikleri türkülerdir. Cazdan en önemli farkı, gitarın ana enstrüman olmasıdır. Rock’ın da atası sayılır.

1900’lu yılların başında pamuk tarlalarında çalışan siyahîlerin icat ettiği ve günümüzdeki tüm popüler müzik türlerinin temelidir. Robert Johnson, Skip James gibi müzisyenler öncelikle gitarı ve piyanoyu blues’da daha etkin bir şekilde kullanıp rock müziğe giden yolu daha o zamanlarda açmışlardır. Blues, olabilecek en doğal ve dürüst müzik türlerinden biridir. Rock müzik, köklerini blues’dan almış olmasına rağmen; zaman içinde heavy metal veya Anadolu rock gibi blues’daki doğallıktan eser olmayan türleri de ortaya çıkmıştır. Diğer taraftan, blues köklerine bağlı kalan rock müzisyenleri (Dire Straits, Beatles, Cream, Pink Floyd, Led Zeppelin, Jimi Hendrix[4]) üst düzey örneklerdir.

Tekrarlayalım: Kelime anlamı “hüzünlü müzik, hüzün, keder, efkâr”dır; hüzün ve isyanın en güzel harmanlandığı müzik türü yani duyguları en yoğun hâli blues, birçok müziğin temelidir; halk müziğidir.

Halk müziği, genel olarak toplumun hüznünü, neşesini, kederini, ölümünü, doğumunu kısaca her şeyini ele alırken; toplumun tarihsel hafızası gibidir.

Bu bağlamda Erkan Oğur’un, “Blues türküdür” saptamasına;[5] büyük usta B. B. King de şunları ekler:

“Blues müziği yaşamdır, bugün yaşamakta olduğumuz gibi bir yaşam, geçmişte yaşamış olduğumuz gibi bir yaşam, inanıyorum ki yarın da yaşayacağımız bir yaşam, çünkü insanlarla, yerlerle ve olaylarla ilgisi vardır. İnanıyorum ki, insanlar, yerler ve olaylar var olmaya devam ettikçe, blues her zaman var olacaktır. Hiçbir erkek yoktur ki, kadınları sevmeyen, hayatında hiç bir kadına aşık olmamış olsun. Hiçbir kadın yoktur ki, erkekleri sevmeyen, hayatında hiçbir erkeğe aşık olmamış olsun. Ancak bazen işler çok da iyi gitmez. İşler kötü gittiğinde, işte bu blues’dur.”

Erkan Oğur’un, “Deyişlerde türkülerde blues’u duyuyorum,” saptamasının altını çizerek devam edeyim: Türkülerdeki gibi sıla hasretini, aşkı, özgürlüğe olan özlemi ve bunların yanı sıra umudu barındıran bir müzik türüdür. Hüznün melodisidir. Bu yüzden bu müzik türü ismini hüznün rengi olan maviden almıştır.

Malum, İngilizce’de “Blue” iki anlamlıdır: Birinci anlamı mavi renk, ikinci anlamı ise hüzündür. Buna bir de Eric Clapton’ın “Acı çekmeyen insan blues çalamaz,” uyarısını eklemeden olmaz.

Çağrı Kınıkoğlu’nun ‘Yozgat Blues’ filminin eleştirisinde, “Efendinin kölelerle alay ettiği bir çağdayız şimdi. Blues bunun acısını yüreğinde hissetmektir, köleleştirilen emeğin müziğidir. Köleleştirilmeyi anlatmadan blues’dan bahsetmek, ancak efendiye yaraşır,” notunu hatırlatarak, bir kere daha tekrarlayalım: Acı, keder, ezilenin haykırışı, yaşanmış yoğunluklar…

Toparlarsak: Keith Richards’ın, “Blues çalmak, kusursuz parmaklıklar arkasına suçlular gibi dizilmiş notaların hapishanesinden kaçmaya benzer. Mutsuz suretler gibi,” sözlerindeki üzere Afro-Amerikalıların kendilerini tanımlama biçimi olarak blues, “Ruh hâllerini ve duygularını, sevinçlerini ve kederlerini ifade etmeleri, ruhlarını siyah beşerin sesi ve ritmiyle tazelemeleri” anlamı taşıyordu James Cone’nin formülasyonuyla…

Ve nihayet Robert Johnson, B. B. King,[6] Albert King, Freddy King, Albert Collins, Buddy Guy, Robert Cray, Ben Harper, Stevie Ray Vaughan, Eric Clapton, John Lee Hooker, Johny Winter, Müddy Waters, Jeff Beck, Jimmy Page, Booker T. Jones, Tony Joe White, Robben Ford, Tinsley Ellis, Bessie Smith, Melvin Taylor blues’u blues yapanlardı…

 

CAZ

 

“Caz müziği nedir?” diye sorulduğunda herhâlde “Caz müziği özel renklerle kendine özgü bir ritim anlayışı ve cümle tertibi üzerine kurulmuş, yaratıcı güce ve virtüöz tekniğine sahip bir müzik türüdür” demek doğru olacaktır. Caz, blues’dan türemiştir.

Blues’un ne olduğunu anlamak için ise çıktığı döneme ve kökenlerine biraz bakmak lazım. XIX. yüzyılın sonlarında, Misissippi’de, güney Teksas’ta, New Orleans’ta filan blues denebilecek ilk örnekleri görülmeye başlıyor. İlk olarak özellikle de tren yollarında çalışan Afrikalıların yapmaya başladığı bir müzik olduğu düşünülür.

Hasılı “Yeni Dünya”nın küçük bir eyaletinde doğan son derece özgün ve yüksek profilli bir müzik türüdür. Afrika kıtasından yurtlarından kopartılan siyahi köleler, XVII. yüzyılın başlarında ABD’nin güneyine, Louisiana’ya götürülüyordu. Bu sürgün edilmiş asıl insanlar güçlü inançlarını, doğdukları yerlere olan özlemlerini, efendilerine duydukları başkaldırıyı şarkılarla, özellikle “negro spiritüal”, “gospel song”, “blues” ve “work song’larla dile getirirlerdi.

Bu müthiş melodiler, asıl caz’dan çok önce oluşmuştu. Afrika kaynaklı geleneklerle bezeli ayinler, dinsel törenler, danslar ve mitler ile sömürgecilerin müziğinin yer yer kaynaşması kaçınılmaz bir olgu idi. Bu iki evren, iki ruh durumunun, bu taban tabana zıt iki toplumun karşılaşmasından doğan müzikse, son derece hareketli, zengin ve özgündü.

Caz müziğinin, halkı özellikle kozmopolit olan New Orleans limanında doğduğu söylenebilir; bu kentte halkın bütün gelenek ve anlatımları bir arada, karşı karşıya, hatta iç içeydi. Avrupalıların batı müzik kurallarını (parçaların kesitlenmesi, bakışımsızlık, klasik uyum) ve birkaç gelişmiş müzik aracını (trompet, trombon, klarnet ve piyano) getirmelerine karşılık, siyahiler ezgi ve ritm alanındaki o ilkel anlatım gücünü asla yitirmediler.

O tarihlerde güney eyaletlerine “dixieland” denirdi. Bu yepyeni müziğe de, oradan geldiği için aynı ad verildi. Çok hareketli, neşeli ama bir o kadar da hüzün verici bu müzikte doğaçlama sanat üreten solo kökenli müzisyenler hâkimdi. Resmi olarak ilk caz topluluklarının ve plaklarının ortaya çıkışı 1917 tarihini bulur...

Ve yıllar yılları kovalar. Louis Armstrong gibi Sidney Bechet gibi devasa sanatçılar yetişir. Louis Armstrong, en ufak bir ezgiyi bile değiştirerek, son derece düzenli ve gelişmiş parçalar oluşturdu; orkestraya, solocunun, şarkı söyleyen insanların ve çalgıcının üstünlüğünü kabul ettirdi.

Yıl 1920’ye eriştiğinde, Sidney Bechet ve Duke Ellington büyük üne kavuştu. Bu müthiş türün Avrupa ile kucaklaşması ise 1930’lu yılları bulacaktır. 1940’larda en ünlü piyanist Duke Ellington ve orkestrasıdır. Büyük titizlikle hazırladığı orkestra uyarlamalarında özellikle nefesli bakır çalgılara ses kişicılar takarak “jungle” denilen bir garip ses elde ediliyordu.

1950 ve 1960’li yıllarda en keyifli olduğu dönemlerdir ve artık gelişimini tamamlayan bir müzik türü hâline gelmiştir. Özgür caz akımı günümüzde daha ağır basmaktadır. Önceki temsilcileri arasında çok büyük caz sanatçıları vardır

Bu konuda “Çaldığımız (yorumladığımız) hayatın ta kendisidir.” Bu sözler caz’ın köşe taşlarından Louis Armstrong’a (1901-1971) ait. Cümle ilk bakışta çok basit gibi gözükebilir. Aslında hangi müzik tarzı, türü biraz deşildiğinde, derine inildiğinde farklı temellendirilebilir? Ama hiçbir müzik tarzı acıyı yumuşatıp olumlayacak hatta ona isyan kadar bir şevk, hüzün kadar yaşama sevinci katacak oranda yaratıcı ve işlevsel olabilmiş? “Batı Klasiği” veya “Doğu Klasiği”, yani “Sanat” müzikleri hep seçkinlerin, sınıfsal özlü belirli bir soyutlamacılığın ürünü olmuş. Her halkın popüler, yerel müziği “Halk Müziği” yüzyıllarca “yukarıdakiler” tarafından küçümsenmiş, yakın zamanlarda değeri - kısmen - teslim edilmiş olsa da, halk müzikleri de uzun süre, “Klasik” gibi kendi (dar) kurallarının esiri olarak kalmış. 

Bu arada başkaldırı unsurları içeren “Rock” veya ticari hassasiyeti yüksek “Pop” gibi daha körpe türler bir anlamda bu iki ana müzik damarı kadar, her durumda onlardan epeyce eski “Caz”dan da etkilenerek “kader”lerini belirlerken, kendilerine özgü yeni kurallarını da yaratmışlar. Hâlbuki yaklaşık 100 yıllık ‘resmi’ tarihinin de kanıtladığı gibi Caz, “kural” kadar “kuralsızlığı”, “sınır” kadar “sınırsızlığı”, “akademiklik” kadar “doğaçlamayı”, “ortodoksluk” kadar “anarşistliği” ve galiba her şeyden de öteye köklerindeki “esirliğe” tepki “özgürlük”ü bünyesinde bağdaştırmış, doğasında sürekli barındırmış, dolayısıyla diğer müzik türlerinden beslendiğinden katbekat fazla onları etkilemiştir. Caz’ı böyle algılayınca Armstrong’un sözleri başka bir anlam kazanmıyor mu sizce?[7]

Evet, elbette Caz isyandır; karşı çıkıştır.

Leonard Bernstein’ın, “Sokağın sesi olan müzik türüdür,” derken; Thomas Lauderdale’nin, “Caz ve blues gibi kökleri olan müziklerin de orijinalinde isyan müzikleri olduğunu biliyorsunuz. Latin Amerika ülkelerinden, Afrika’ya kadar muhalif müziklerin zenginliği popüler müziklerle kıyaslanamaz bile” sözleriyle değerlendirip; müziğin temelinde “isyan ve meydan okumanın bulunduğu”[8] asla unutulmamalıdır.

Jean-Paul Sartre’ı derinden etkilemiş müzik türü olarak, bir tutkudur caz, bir yaşam stilidir. Klasik müzikten en belirgin farkı, belki de en güzel özelliği, her çalındığında bambaşka olmasıdır parçaların. Sadece bestecinin değil, icracının da yaratmasıdır. Ve bir gerginliktir kendi içinde, o düğüm ve çatışma, o çözüm hep devam eder parçalar boyunca... Aynı hayat gibi… Cazı diğer müziklerden ayıran -en önemli- şey, kendi çapında yarattığı özgürlüktür.

Ayrıca bir kültürdür caz; küçük New Orleans kentinden doğan bir gelenektir. Caz kendi içinde değişir, başka türlerle harmanlanır, etkilenir ve yenilikçidir.

Geçmişin kurallarına, düzenine, tekniğine, armonisine bir başkaldırıdır; “baş kaldıranlar”ın müziğidir. İnsana belki de en güzel biçimde “özgürlüğü” tattırabilen cazı icra etmek için, hem armoni hem de teknik bilgiye sahip olunmalıdır. Fakat bir süre sonra bu bilgiler, kişinin yaratıcılığı doğrultusunda gelişir ve değişir.

Kolay mı? Caz, bir melodi sanatıdır. Bu melodinin büyük bölümü dümdüz çalınan ya da küçük dizelere ayrılarak yeniden düzenlenen blues’lardan oluşur. Cazın, “herhangi bir şey” üzerinde basit bir doğaçlama olmadığını, kimi zaman aynı yetkin müzikçinin heyecan verici bir icrası ile, bıktırıcı bir icrası arasındaki farkın, basit olarak, ilkinde müzikçilere iyi, ikincisinde ise kötü bir melodi malzemesi sunulmasından kaynaklandığını görebiliriz.

Cazın ortaya çıktığı New Orleans’da oluşan müzik; yörenin halk müziğinin, dönemin popüler müziğinin ve hafif klasik müziğin bir karışımıydı. Caz, bu coğrafyada iki sürecin sonucunda ortaya çıkmıştır: Afro-Amerikalılar’ın yeni müzik türleri yaratması (örneğin blues ve ragtime) ve Amerika’da zaten var olan müzikler. İki farklı icra şekli dönemin müziğini değiştirmiştir. İlki, hafifçe detone çalıp tonalitenin dışına çıkmaktır. İkinci icra şekli ise var olan melodilerin ritmini hafifçe değiştirmekti. Bu ritim değişikliğine de “rağtıme” adı veriliyordu. Bu iki özellik günümüzde caza özgü unsurlardır. Aslında melodiyi geciktirerek çalmak da Afrika coğrafyasından kalma bir miras olarak görülür.

Peki neden New Orleans’ta doğdu? O bölgede Amerika’nın diğer eyaletlerine kıyasla daha geniş bir müzikal çeşitlilik hâkimdi; opera da vardı, voodoo ayinlerinde kullanılan Afrika müziği de… Ayrıca Patrick Gilmore’un bando müziği ile Avrupa dans ritmi de.

Bu kadar da değil: Tarlalarda çalışan işçilerin şarkıları da vardı, sokak satıcıların şarkıları da.

Zamanla New Orleans’taki siyahilerin vokal müziği, Avrupa kilise koro müziğiyle karışmaya, tarlada söylenen şarkılara banjo ve gitar eşlik etmeye başladı. Söylenen şarkılara eşlik eden gitar ve banjo, melodiyi takip edecek akorları tesadüfen bulmaktaydı. Sözler ve melodiler oldukça basitti ve sürekli tekrarlanırdı. Bugün “blues” diye adlandırdığımız müziğin ilk şekli bu şarkı formuydu.

İlk caz gruplarının enstrüman seçimleri New Orleans’ın o dönemki kültür karışımının sonucuydu. Trompet, trombon, klarnet, saksofon ve tuba Avrupalı nefesli gruplarında kullanılırdı.

Cazın en iyi yönü samimi oluşudur. İrticalen çalındığı için o anda çalanın yanı bestecinin bütün duygularını tüm çıplaklığıyla görmek mümkündür.

Caz, Amerika’nın klasik müziği olarak adlandırılır. Temeli blues’dur. Sakin veya hareketli nasıl olursa olsun cazın rengi lacivettir.

Başlangıçta hareketli gruplar tarafından çalınan sadece bir dans müziğiydi. Ama zamanla dans öğeleri arka plana atıldı ve doğaçlama caz’ın ana kelimesi oldu.

Doğaçlamaya dayalı bir müzik olmasından ötürü, başka bir sürü yeni akımın doğmasına da imkân verir. New Orleans’da ortaya çıkmıştı. Başlangıçta hor görülmekle birlikte zamanla oldukça popüler oldu.

Birçok müzisyenin (özellikle siyahînin) hiç armoni bilgisine sahip olmadan çaldığı müzik türü olarak caz, müziğin simyasıdır... Dibi olmayan bir kuyuya veya sonu olmayan bir uçuruma kendini bırakıvermektir... Havada uçuşan notaları izlemesidir...

Geceyi en iyi ifade eder; etnik özellikler taşır.

Caz, müzikte bilgiyle özgürlüğü birleştirebilen, duyduğunu anlayan dinleyicilerin ve icracıların müziğidir. Hiç bir kural tanımaz. Şaşmaz bir ritm duygusuna sahiptir. Hatta “Müziğin sarhoş hâli” bile denilebilir.

Aynı zamanda bir müzikolog da olan Alman Marksist felsefeci Theodor Adorno, “Caz müziği, belli bir yavan ritim üzerinde gidip gelinerek ama sözde doğaçlama yapıldığı için özgürlük hissi veren bir aldatmacadır. Minik melodi oyunlarıyla aynı parçayı yüz kez dinleriz ama fark etmeyiz,” vurgusuyla caz müziği, “Zencilerin köleliğe başkaldırışından çok, olsa olsa yarı üzgün, yarı sızlanmacı boyun eğişidir,” der. Bu nedenle Adorno, cazı, savaş sonrasında büyük burjuvazinin tüketim müziği olarak tanımlar. Şarkı içerisinde enstrümantal sololara yer veren cazın, klasik müziğin aksine emprovizasyona uygun yapısının felsefi anlamda liberal dünya görüşüne yakın olduğu, başka filozoflarca da bugüne dek birçok kez farklı şekillerde ifade edilmiştir. Adorno ise, daha planlı ve önceden tasarlanmış klasik müziği caz müziğe tercih eder. Cazın, zenginlerin sosyal aktivitelerinin fon müziği hâline gelerek piyasalaşması da, Adorno’yu rahatsız eden ve caz müziğini pop kültürle eşitlemesine neden olan bir faktördür.

Yalçın Küçük’ün “Amerikan arabeski” vurgusuyla, “Ben caz dinleyen insanı küçük görürüm,” diye betimlediği müzik için Metin Üstündağ da, “Caz gelecek yerden kulak esirgenmez,” der.

“Müzisyenlerin müziği” olarak da yorumlanması mümkün olan caz, karizmatik edalara bürünmede, sınır tanımayan müziktir… Hatta düzensizliklerin düzeni seklinde tanımlanabilir.

Tarihsel gelişiminde blues, caz’ın omurgasını oluştururken; caz kurallardan, düzenden, olması gerekenler bütününden uzaklaşma eylem gibidir... Müziğin haylaz çocuğudur.

İlhama eşitken; onu farklı kılan da bu yönüdür.

Doğaçlamalı klasik müziktir. Bu yapısıyla bütün dünya müziklerini etkisi altına alırken, kendisi de bin bir tarza, şekle bürünmüştür. Hayatın ritmidir. Uyumsuzlukların oluşturduğu ahenktir.

Toparlarasak: Cazın esin kaynağı ve kökenidir blues.

Blues’da hüzün hâkimdir, cazda ise daha derin duygular.

Caz rahatlatıcı düzensizliktir, blues ise rahatsız edici düzendir.

Blues saf Afrika kökenlidir ve folk müziktir ama cazda Avrupa etkileri de vardır ve yoğundur. Bundan dolayı cazda daha fazla nota ve armoni vardır.

Blues’da genel olarak gitarist-şarkıcı ilişkisi vardır. Caz daha geniştir.

Blues için B. B. King ve Eric Clapton’a bakın. Caz için ise Louise Armstrong ve Ella Fitzgerald.

Ve nihayet Hermann Hesse, “Bir dans lokali önünden geçerken coşkulu bir caz müziği, pişmemiş bir etin buğusu gibi sıcak ve çığ, yankılandı bana doğru... Sen ve hoyrat yabanıllığıyla beni de içgüdü dünyamın derinliklerinden yakalamıştı bu müzik ve nahif, haysiyetli bir şehvetle soluyup duruyordu... Müziğin lirizm taşan bir yarısı aşırı içli ve ağdalıydı; içinden duygusallık damlıyordu. Öbür yarısına gelince, vahşi, kaprisli ve güçlüydü; ne var ki her iki yarı, nahif ve barışçıl bir arada yürüyor, bir bütün oluşturuyordu,” notu düştüğü konuda bir yorumcu da, “Caz müzik icra eden müzisyenler, müziği yüzlerine öyle yansıtırlarmış ki, sadece fotoğraflarına bakarak bile müziği duyabilirmişsin” demişti caz için…

Caz deyince ilk elden anımsananlar Louis Armstrong, Duke Ellington, Miles Davis, Charlie Parker, John Coltrane, Dizzy Gillespie, Billie Holiday, Thelonious Monk, Charles Mingus, Count Basie, Lester Young, Ella Fitzgerald, Coleman Hawkins, Sonny Rollins, Sidney Bechet, Art Blakey, Ornette Coleman, Bill Evans, Art Tatum, Benny Goodman, Clifford Brown, Stan Getz, Jelly Roll Morton, Sarah Vaughan, Herbie Hancock, Bud Powell, Wayne Shorter, Fletcher Henderson, Django Reinhardt, Horace Silver, Dave Brubeck, Rahşaan Roland Kirk, Cecil Taylor, Kıng Oliver, Sun Ra, Gil Evans, Lionel Hampton, Art Pepper, Eric Dolphy, Oscar Peterson, Charlie Christian, Ben Webster, Fats Waller, Earl Hines, Woody Herman, Wes Montgomery, J.J. Johnson, John Mclaughlin, Artie Shaw, Lee Morgan, David Murray, Chick Corea, MJQ, Max Roach, Anthony Braxton, Bix Beiderbecke, Cannonball Adderley, Dexter Gordon, Keith Jarrett, Lee Konitz, Stan Kenton, Chet Baker, Roy Eldridge, Joe Henderson, Mccoy Tyner, Gerry Mülligan, Benny Carter, Teddy Wilson, Lennie Tristano, Freddie Hubbard, Jimmy Smith, Mary Lou Williams, George Russell, Fats Navarro, Albert Ayler, Bennie Moten, Jimmie Lunceford, Wynton Marsalis, Charlie Haden, Erroll Garner, Billy Strayhorn, Meade Lux Lewis, Pat Metheny, Jack Teagarden, Johnny Hodges, Chick Webb, Jimmy Giuffre, Jaco Pastorius, Hank Möbley, Elvin Jones, Evan Parker, Paul Chambers, Ron Carter, Philly Joe Jones, Carla Bley, Bennie Golson, James Carter, Donald Byrd, Johnny Dodds, Glenn Miller, Frank Sinatra, Jamie Cullum, Aretha Franklin, Diana Krall, Billie Holliday, Aziza Mustafa Zadeh, Eva Cassidy’iyken…

Coğrafyamızda da ilk akla gelenler: Birsen Tezer, Sibel Gürsoy, Jülide Özçelik, Ceylan Ertem, Esin Afşar, Yavuz Akyazıcı, Alp Ersönmez, Kerem Görsev ve niceleriydi...

 

ROCK

 

İngilizce sallamak, sallanmak fiili ile sallantı ismine denk düşen rock hakkında, “Kaybedenin tarafında olmayı bilmektir” denir.

İlk zamanlarda, köklerini aldığı country ve blues gibi “kişisel” bir müzik türü olan, sonradan geliştikçe kitle sorunlarını da düsturu içine almaya başlamış, zamanla “kişisel isyan” platformuna oturmuş bir yaşam felsefesidir rock.

60’larla birlikte, bir felsefe, ideoloji, yaşam biçimi hâline geldiğinden, “bir müzik türü” olmaktan çok daha fazlasını barındırır içinde... En genel hâliyle bir “kültür”dur rock n roll. “Ben buradayım ve buyum,” diye haykırmaktır. O bir ruhtur, aslında hepimizin içinde yaşaması gereken.

Ve o, müzikte düşündüğünden çok daha fazla şeyi değiştirmiştir. Rock müziğinin doğuşu 1830’ların Avrupa’sında başlayan romantizmden etkilendi. Romantizm ile rockçıların söylemlerinde benzerlikler oldukça fazlaydı. Gençler politik düşüncelerini şarkılara ve şiirlerine yansıttılar. Dünyadaki politik gelişmeler, nükleer tehdit, soğuk savaş bu müziği etkilerken, Avrupa ve ABD’deki gençler mevcut sisteme karşı çıkıp, yeni bir politik söylem geliştirdiler.

1950’lerde Amerika’da, müzik adına “devrim” niteliği taşıyan, dünyanın bir daha asla şahit olamayacağı, eğlence anlayışını tamamen tepe taklak eden yepyeni bir konsept gelişmişti: “Rock and roll”!

Başta Elvis Presley,[9] The Beatles olmak üzere birçok şarkıcı ya da gruplar çıktı ortaya.

Beatles saçları, Elvis dansları, Rolling Stones kostümleri, çılgın takılar, makyaj stilleri ile dünyanın daha önce görmeye hiç alışık olmadığı hâller gösterdi gençler arasında.

Rock müzik efsaneleşmeye başlamıştı.

Ve Kurt Cobain’in[10] intiharı, “Bu dünyaya ait olmamak” sorunsalını çıkacaktı ortaya.

Olumsuz yanlarıyla rock, insanların dünyaya karşı etkili anlamda gözlerini açmalarını sağlayan bir araç hâline geldi aynı zamanda. Sisteme, kapitalizm karşı eleştiriler içeren şarkılar dillere pelesenk olunca ideolojik değişimler de kendiliğinden gelecekti. “Imagıne there’s no countries… No religion... İmagıne all the people living life in peace,” diyordu John Lennon, tamamen cesaret gerektiren bir dille Imagine şarkısında.. Ve hayal etmeye başlıyorduk...

Rock, popüler müziği olma özelliğini korumaya devam ediyor. Onlarca ülkede, pek çok müzikal tavrı etkilemekle kalmadı, kendine ait bir kültürü de yarattı o.

Ortaya çıkışıyla bugün geldiği nokta arasında -doğal olarak- önemli farklara sahip olan bu müzik türü, kendini müzik endüstrisine kurban ettiği hâlde ve yine bu müzik endüstrisine rağmen ilkelerini korumaya çalışıyor.

Ancak rock artık “muhalif” olmakla eş anlamlı değil.

Kapitalizmin özellikle metropollerde yarattığı adaletsizliğe tepki, bu sistemin getirdiklerini kabul etmeme, dünyanın sömürülmesine karşı çıkma düşünceleriyle ortaya çıkan rock; bugün müzik endüstrisi ve onun “piyasa”sının elinde ciddi savrulmalar yaşamaya devam ediyor.

“Rock, kapitalizmin bilinen kuralını sorunsuzca uygulayıp başarılı olduğu başlıklardan birisidir,” demek yanlış olmayacaktır. Malum muhalif olanı kendi kurallarına göre tekrar şekillendirir kapitalizm. Böylece “isyan”ı yozlaştırıp, para kazanmaya da devam eder, bir taşla iki kuş vurarak!

Rock, çok geniştir ve sınırlarının tanımı da bir o kadar belirsizdir. Derdini sert tonlarda anlatan, diğerlerine göre hızlıca ve kolaylıkla söylenip çalınabilen bu müzik türü, birçok müzik türünün karışımıyla ortaya çıktı. Bu konuda ne olduğunu anlatmaya başlamadan önce onu ortaya çıkaran bazı müzik türlerine göz atmakta fayda var.

İfade etmiştik ama kısaca tekrarda yarar var: 1600’lerin başında Afrika’dan Amerika’ya getirilen siyah köleler, büyük pirinç tarlalarında çalışmaya başladılar. Köleler bu toplu çalışmalar sırasında hep birlikte şarkı söylüyorlar, söyledikleri şarkıların sözlerinde de özgürlüğü, köleliğin getirdiği haksızlık ve adaletsizlikleri, buna karşı olmayı, birliği, mücadele etmeyi ifade eden sözlere yer veriyorlardı. Blues bu toplu çalışmalar ve eğlenceler sırasında doğdu; köleliğin 1800’lerin ortalarında kaldırılmasında da etkili bir role sahip oldu.

1900’lere gelindiğinde blues artık geniş çevrelerin tanıdığı bir müzik türü olmuştu. Müzisyenler, yaşadıkları değişik bölgelerin kültür ve etnik yapısından etkileniyor, bu etkilenmeyi farklı blues türlerine kaynak yapıyorlardı.

1930’lu yıllarda blues, Louis Armstrong, Ella Fitzgerald ve Billie Holiday gibi sanatçıların çabalarıyla, caz ile buluştu. Müzik, katıldığı her formla birlikte yeni bir forma bürünüyordu.

Adlarını bile aklımızda tutmaya zorlanacağımız bu türler içerisinde rock’n roll’a ve dolayısıyla rock’a geçişteki son yapı taşı r&b’dir (rhtyhm and blues).

R&b’nin oluşmasında, 1940’lı yıllarda ekonomik nedenler yüzünden güneyden kuzeye göç eden siyah blues ustalarının, gittikleri yerlerde piyano ve nefesli çalgılarla tanışması etkili olmuştur. R&b, o güne kadar oluşturulan bütün siyah müzik türlerinin bir karışımıyla ama ‘blues’un armonik çatısı altında oluşmuş bir müzik türüydü.

1950’lere gelindiğinde beyazlar da r&b yapmaya başladı ama beyazların yaptığı bu müzik türüne ilginçtir, “rock’n roll” adı verildi.

“Beyaz” rock’n roll özellikle genç kesimleri çok etkiledi. Gençlerin önlenemez “değişim” talepleri kendini bu müzik türünde bulmaya başladı. Bu durum, siyahların yaptığı müziğe geleneksel karşı çıkış tavrını sürdüren beyazları da pazara dâhil ettiği için tam anlamıyla müzik endüstrisinin ekmeğine yağ sürdü. Chuck Berry ile başlayıp Elvis Presley ile tanınan bu tür, ABD’nin İkinci Dünya savaşı sonrası dünyaya pazarlamaya çalıştığı yeni bir kültürün de aracısı olacaktı.

Bu geçiş döneminin şüphesiz en önemli ismi “60 gençliğinin lideri” Bob Dylan’dı.[11] Yaptığı şarkılar, form olarak, ne rock’n roll ne de folk içerisinde tanımlanabiliyordu. Toplumcu folk şarkıları dinleyerek büyümüş olan Dylan, Woody Guthrie’nin bu toplumcu-politik folk müzik geleneğini dönemin yeni müziğiyle birleştirdi. Ortaya çıkan müziğin adı “folk rock” olurken Dylan da özellikle “Blowin’ in the Wind” ve “Masters of War” (Savaşın Efendileri) şarkılarıyla 1960’lara damgasını vuran ve “protest şarkı” kavramını ortaya çıkaran müzisyen oldu.

ABD’de rock’n roll’un yarattığı etki kısa süre içerisinde başka ülkelerde, özellikle İngiltere’de farklı bir biçime büründü. İkinci Dünya savaşı sırasında İngiltere’ye gelen ABD askerleri, savaş sonrasında ülkelerine dönerken beraberlerinde getirdikleri birçok blues ve rock’n roll albümünü İngiltere’de bırakmıştı.

Rock’un en önemli isimlerinden “The Rolling Stones” işte tam bu dönemde kuruldu. Onu kısa süre içerisinde ortaya çıkan Beatles ve Animals takip etti. Bu grupların erken dönem müziklerinde ABD kökenli rock’n roll, blues ve r&b etkileriyle birlikte kısa süre içerisinde hızla gelişen yeni bir tarzın ana çizgilerini görürüz. Bu dönüşüm özellikle Beatles’ın yaptığı müzikte karşımıza çıkar.

İngiltere’de bu gelişmeler yaşanırken ABD, uzun yıllar etkisini sürdürecek bir “çiçek çocukları” deneyimini yaşıyordu. ABD’nin emperyalist savaş politikalarının ardından Vietnam’a saldırması, bu savaşta birçok Vietnamlı’nın ve Amerikalı’nın ölmesi “çiçek çocukları” hareketini tetiklemiş, bu da doğal olarak dönemin müziğine yansımıştı.

İngiltere’de ortaya çıkan ve yükselişini sürdüren rock’un yolu işte tam böyle bir dönemde ve ilginç bir şekilde çiçek çocukları ile kesişti. Dolayısıyla bu karşı kültürün sözcülüğünü de rock grupları yapmaya başladı. Artık rock, içeriğinde ağırlıklı olarak dünya sorunlarına ve çözüm yollarına da yer veriyordu: The Doors, “Yabancı bir elin yardımını bekliyorum” derken; Rolling Stones, “Yuvarlanan taşlar gibi evsiz olmak”tan bahsediyor; The Who, “Yaşlanmadan ölmek istiyorum,” diyordu. Bu genç kesimin en önemli politik tavrı emperyalist savaşlara karşı olmasaydı.

60’li yılların başında İngiltere’de takım elbiseli, kravatlı kolej çocukları Beatles ve onun tam karşıtı Rolling Stones ile ortaya çıkan rock, 70’lere geldiğinde egemenlerin gözünde çiçek çocuklarının da etkisiyle ile birlikte deyim yerindeyse “serseri”leşmeye başlamıştı.

Bütün bunların yanı sıra Bob Dylan’ın ‘protest rock’u bütün dünyada yankısını bulmuş, tam anlamıyla bir patlama yaratmıştı. Savaş karşıtı gösteriler Dylan’ın şarkılarıyla başlayıp bitiyordu. Dylan, ‘rock’u ısrarla politik çizgide tutuyordu. Aynı yıllarda İngiltere’de Beatles’tan ayrılan John Lennon da sol politik söylemlerle özellikle entelektüellerin ilgisini çekmeye başlamıştı.[12]

Çiçek çocuklarına göre çok daha politik bir çıkış olan 68 öğrenci hareketleri müziğin de çehresini değiştirdi. 68 kuşağı, artık eski çiçek çocukları kadar iyimser ve pembe düşler içinde değildi. Pasifist olmak yerine daha aktif bir mücadeleyi benimseyen bu akım müziğe de ilham vermekte gecikmedi. Soğuk savaş rüzgârlarının estiği 70’li yıllar bütün dünyada radikal ve sert politik olaylara sahne oldu. Doğal olarak da gençlik bu sert, acımasız gerçeklerden payına düşeni alarak isyancı bir çizgiye her zaman yakın durdu. Aynı yıllarda dünyada kapitalizmin yoz değer yargılarına ve burjuvazinin yerleşik düzenine karşı kitlesel bir karşı çıkış yaşanıyordu. 

Pink Floyd işte bu yeni dönemin öne çıkan ismiydi. Grup, en ünlü şarkılarından “another brick in the wall/ duvardaki başka bir tuğla”da eğitim sistemine köklü bir eleştiri getiriyordu: “Eğitime ihtiyacımız yok/ düşüncelerin kontrol altına alınmasına da ihtiyacımız yok/ sınıflarda aşağılanmaya da/ öğretmenler çocukları rahat bırakın/ hey, öğretmen, rahat bırak o çocukları/ hepsi duvarda yalnızca başka bir tuğla/ çevremde silahlara ihtiyacım yok/ beni sakinleştirecek uyuşturuculara ihtiyacım yok/ duvardaki yazıyı görüyorum/ bir şeye ihtiyacım olduğunu sanma sakin/ duvardaki tuğlalarsınız siz hepiniz…”

60’lardan 70’lere girildiğinde müzik grupları da “süper”, “mega” gruplar hâline dönüşmeye başlamıştı. Gruplar daha kapsamlı turnelere çıkıp stadyumları dolduruyor, görkemli sahne şovları ile her konseri daha törensel bir atmosfere çeviriyordu. 60’larda kurulan Jethro Tüll, The Moody Blues ve Pink Floyd gibi İngiliz grupları, teknik açıdan kusursuzlaştılar. Black Sabbath, Led Zeppelin gibi gruplar müziğin çizgisini sevimli hippi kültüründen uzaklaştırıp daha karanlık ve mistik temalar üzerinde yoğunlaştılar.

Bütün bu gelişmelerle birlikte rock da artık müzik endüstrisinin en önemli gelir kaynağı olmayı başarmıştı. Rock daha önce hiç olmadığı kadar çok ciddiye alınıp popülerleştikçe müzisyenler de kendilerini “klasik müzik” icracıları olarak ilahlaştırmaya başladı.

İşte tam böyle bir dönemde bütün bu gelişmelere bir tepki olarak “punk rock” ortaya çıktı. Anti-tez The Clash ve Sex Pistols’in öncülüğünde ortaya çıkmış, özellikle 70’lerin başlarındaki ‘rock’a ve tabii ki onun müzisyenlerine lanet okumaya başlamıştı. Öyle ki Sex Pistols’un “god saves the queen/ tanrı kraliçe’yi korur” isimli şarkısı ülke çapında en çok dinlenen şarkı olunca kraliçe’nin iktidarına gölge düşürecek tartışmaları tetiklemişti: “Tanrı kraliçeyi korur/ onun faşist rejimini/ sizi geri zekâli yaparak/ potansiyel bir hidrojen bombasına dönüştürürler/ tanrı kraliçeyi korur/ onda insanlık aramayın/ zaten İngiltere rüyasının bir geleceği de yok”

Rock, 80’li yıllara Heavy Metal patlamasıyla girdi. Kökeninin 1960’li yıllarda hard rock’a dayandığı bu “karmaşık” ama bununla birlikte olabildiğince “sert” müzik akımı, küfür etmeyi kendine amaç edinmişti. Tepkisini sert tınılar içerisinde çığlık çığlığa küfrederek ifade etmeye çalışan bu akım, demokratlar, anarşistler hatta ırkçılar gibi çok farklı kesimlerden kitleleri etkilemeyi başarmıştı.

Aslında 80’li yılların rock açısından çok verimli yıllar olmadığı açık. Bunda o yıllarda İngiliz ve ABD emperyalizminin dünyaya daha çok müdahale etmeye başlamasının, kapitalizmin dünya ekonomisini kendi çıkarına baltalamasının payı büyüktür. Kitle iletişim araçlarının gelişimi ve bu araçların politik nedenlerle “rock”a önem vermemesi, türü zor bir döneme sokar.

Kimilerince saçma bulunan kostümleri, ağır makyajları olan bu gruplar, 90’ların başına kadar ayakta durmayı ancak başarabilmişlerdir. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen solcu Rush ve Talking Heads, yine İrlanda’nın IRA destekçisi ünlü grubu U2, rock’un isyancı yanıyla kitlelere seslenmeye devam ediyordu.

Bob Geldof’un öncülüğünde önce Afrika’daki açlar için düzenlenen Liveaid, sonra Mandela için düzenlenen barış konserlerine katılan onlarca müzisyen bütün kirlenmelere rağmen rock’un muhalif ve dayanışmacı yanından örnekler verdiler. Status Quo, Joan Baez, Black Sabbath, Sting, U2, Eric Clapton, Led Zeppelin, Bob Dylan, Dire Straits gibi ünlü müzisyenler bu tür konserlerde rock’un konser ve albüm performanslarının dışında başka şeyler de yapabileceğini göstermiş oldular.

Rock, dünyada neler olup bittiğine gözlerini açan bir dönem gençliğinin hayallerinin ve umutlarının müzikal olarak dışavurumuydu. Kapitalizmin ve endüstrinin onu kendi çıkarları doğrultusunda “moda” yapması da, emperyalizmin ‘rock’u dünya gençliğine karşı bir yozlaştırma aracı olarak kullanması da bu gerçeği değiştirmeyecek.

Özetin özeti -muhatap olduğu birçok eleştiriye rağmen[13]- rock; çırpınıyor -her zaman çırpınıyordu-, yenileniyor -her zaman yenileniyordu-, karmaşıklaşıyor -her zaman karmaşıktı- ve yaşıyor… ve biz hâlâ John Lennon’un “düşle”sindeki gibi umutluyuz:

“Cennetin olmadığını hayal et/ denersen kolay olduğunu göreceksin/ altımızda cehennem yok/ üstümüzde sadece gökyüzü/ tüm insanların bugün için yaşadığını hayal et/

Ülkelerin olmadığını hayal et/ zor değil/ uğruna öldürecek ve ölecek bir şeyin olmadığını/ din de yok/ tüm insanların barış içinde yaşadığını hayal et/

Hayalperest diyebilirsin bana/ ama tek değilim ben/ umarım bir gün sen de katılırsın bize/ ve bir bütün olur dünya o zaman

Malın ve mülkün olmadığını hayal et/ merak ediyorum, yapabilir misin bunu?/ ne açlık var ne aç gözlülük/ bütün insanlar kardeş/ bütün insanların dünyayı paylaştığını hayal et”

Ve nihayet Rock deyince -çeşitli versiyonlarıyla- ilk akla gelen The Beatles,[14] Rolling Stones, The Byrds, The Zombies, The Doors, Franz Ferdinand, U2, Pink Floyd, Sonic Youth, The Smiths, Morrissey, Patti Smith, The Clash, Sex Pistols, Velvet Underground, Beach Boys, Jimi Hendrix, David Bowie, Foo Fighters, Nirvana, Pearl Jam, System Of A Down, Smashing Pumpkins, Public İmage Ltd, The Cure, The Strokes, Joy Division, George Harrison, Paul Mccartney, John Lennon, Ringo Starr, Queen, Depeche Mode, Oasis, Led Zeppelin, The Rolling Stones, Deep Purple, Yes, Pink Floyd, The Animals, Statüs Quo, The Who, Ufo, Foals, The Doors, Eagles, Ccr, Lynyrd Skynyrd, Guns N’ Roses, Foo Fighters, Black Rebel Motorcycle Club, Motley Crue, Nirvana, Dropkick Murphys, Flogging Molly, Street Dogs, Flatfoot 56, Social Distortion, Bad Religion, The Unseen, The Briggs, Thin Lizzy, The Frames, The Saw Doctors, Hozier, Rory Gallagher, İmelda May, The Rumjacks, Young Dubliners, Horslips, Kodaline, Damien Rice, The Tossers, The Clancy Brothers, The Irish Rovers, Paddy And The Rats, Keywest, The Coronas, The Script, Noir Desir, Mano Negra, Kyo, Louise Attaque, Johnny Hallyday,[15] Indochine’dir…

DEVAM EDECEK

 

 

 gaziantephaberler.com

1.12.2019 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR