Bir Anne, Bir Eş… Bir Zihinsel Hasta, Bir Zihinsel Engelli…

Bir Anne, Bir Eş… Bir Zihinsel Hasta, Bir Zihinsel Engelli…

13 Mayıs Cumartesi günü, bir komşumun çağrısıyla Özel Ayvalık Özel Eğitim Ve Rehabilitasyon Merkezi’nin düzenlediği Geleneksel Bahar Şenliği’ne   katıldım.

Merkezin yönetimi, bu yıl anneler adına yapılacak konuşmayı  komşumdan  istemiş. İstemekte de haklı bence. Çünkü komşum, emekli öğretmen Nihal Hanım, gerçekten çok özel bir anne, çok özel bir eş. Bana kalsa bir yıl, onu Yılın Annesi seçerdim.

Komşumla ilgili ilk gözlemlerim, altı yıl önceye dayanır. Çok yakınımızdaki bir siteye taşınmışlar. Her gün dört beş kez, bazen daha fazla kapımın önünden geçiyorlar. Ayaküstü selamlaşıyoruz. Konuşmaya fırsatımız pek olmuyor. Olmuyor çünkü bu yürüyüşlerinde her zaman yanında  sonradan kocası olduğunu öğrendiğim, çekiştirip duran, soluklanmasına bilinçsizce engel olan bir erkek var.

Bazen Nihal Hanım’a eşlik edenlerin sayısı değişiyor. Üç, dört, beş olabiliyor. Yürüyüşlerin değişmeyen kişileri bu karı koca.  Sert, bazen hırçın görünen bir delikanlı da bazen katılıyor yürüyüşe. Genellikle bembeyaz  bir kediyle, simsiyah bir av köpeği  ya da onlardan biri artlarına takılıyor, yürüyorlar.  Kedi ve  köpek  kardeş gibi. Hep  birlikte çıktılarında ise tam bir aile. Komşuluk geliştikçe aile bir arada olduğunda, yatay Bremen Mızıkacıları diye şaka yaptığım bile oldu. Cengiz, Eren, Badem, Pırıl ve tartışmasız biçimde aile reisi olan Nihal Hanım.

Bu ailenin öyküsünü çok merak ediyorum. Hiç yakındığını duymadığım, sürekli gülen yüzüyle Nihal Hanım’ın gücünü, gücün kaynağını özellikle merak ediyor, incitirim korkusuyla yakınlık kuramıyor, soramıyorum.

Bu yıllar boyunca, yaşlılık depresyonundan başlayarak  alzheimerin   başlangıç, orta, son aşamalarını birlikte yaşadığımız, tutsağı olduğum  doksanlık bir kız bebeğim var benim de ve antidepresan  da  kullansam  Nihal Hanım gibi olamıyorum. “Senden genç, senin gibi nice travmaya  uğramamıştır o” diyorum. Diyorum ama kendimi kandırdığımı da biliyorum için için.

Bir insanın böyle durumlarda,  profesyonel bakıcı değil de bir yakını ise tıbben de doğal kabul edilen, kendi iç dünyasında sürekli yaşanılan, taşınan,  çarpışılan  durum, duygular…  İnsana zaman  zaman  insanüstü güç gerektirdiği sanılan, bedensel ve ruhsal yorgunluk, keder, acı dayatan durum ve koşullar… Aklın sınırlarında ileri geri, döngüsel gezintiler… Şiddetin kıyısında, içinde  hastayla  birlikte yapılan yolculuklar… Bütün bunlar, süregen  bir gülümsemenin ardına nasıl sığar? Nasıl dışa yansıtılmaz? Alzheimer ile ilgili yayınlarda, hastaya bakan yakının depresyonunun, hastanın kaybından sonra en az iki yıl daha sürdüğü belirtiliyor. Bir insan, aynı anda iki yakınının umarsız derdiyle uğraşma gücünü nasıl ve nereden bulur?

Bu altı yıl boyunca benim bebeğin yarı yaşında olan genç kocayla benim bebeğim arasında sanki bir ana oğul, aynı zamanda oyun arkadaşlığı gibi bir duygu alışverişi oluşuyor. Genç adam,  çocuk, giderek bebek nineyi görünce duraklamayı alışkanlık haline getiriyor, dudak kıvrımlarında bir hareketlenme oluşuyor. Bizimki de sohbete duruveriyor hemen ama diğeri çabuk sıkılıp eşini çekiştiriyor, gidiyorlar…  Kolay kolay  iletişim kurulamayan o  delikanlı  yanlarındaysa o da ayrıca çekiştiriyor, bazen azarlıyor anneyi.

Benim  kızımı, dudaklarından  dökülen  acıma yüklü cümlelerle bırakıp uzaklaşıyorlar  bahçe duvarının kıyısından…

Şimdi sözü, Nihal Hanım’a bırakıyorum. Anneler Günü nedeniyle yaptığı konuşmayı olduğu gibi aktaracağım sizlere. Öyküyü birlikte dinleyelim, sorularımın yanıtlarını birlikte alalım.

“Merhaba!

Bugün burada özel ve güzel çocuklarımızın anneleri olarak toplandık.

Bizler de onlar sayesinde özel ve güzel anneler olduk.

Onların duygularına, düşüncelerine ulaşmaya çalışan, onları çabalarımızla hayata tutundurmaya, orada yol almalarına çalışırken kendimizi unutan anneler…

……….

1988 yılının Ekim ayının sonlarını kocam, ailelerimiz hep birlikte mutlulukla, heyecanla bekliyoruz. Bir oğlumuz var. O da “İki tane birden kardeşin olacak” dediğimiz için ağabey olmanın gururlu bekleyişinde.

Zor bir gebelik döneminin sonunda ikizlerimiz, iki oğlumuz, normal bir doğumla çıkageldi.

Kars’ın merkeze bağlı bir köyünde karı koca öğretmenlik yapıyorduk.

Doğumdan çok kısa bir süre sonra diğerine göre daha küçük olan bebeğimde bir tuhaflık sezdim. Doğum nedeniyle yanıma gelmiş olan annem  “Yok öyle bir şey, sana öyle geliyor.”dedi.

Küçük bebeğim, doğumun üçüncü gününde morarmaya başladı. Hastaneye  götürdük.  Tetkikler, muayeneler, gidilmedik yer kalmadı.

Tanı kesinleşti. West Sendromu yani epilepsi veya  sara… Sürekli uzun nöbetler… Morarmalar, sıçramalar…  Sürekli  özel  bakım ve tedavi.

Kardeşi normal gelişimini sürdürürken, oturmaya, emeklemeye, 11 aylık olunca da yürümeye başlarken, bizlerle iletişim kurarken diğer bebeğim başını tutamıyor, hiçbir tepki veremiyordu.

O acıtan, sarsıcı gerçeği de öğrenmiştik. “Oğlunuz zihinsel engelli olacak. Kendinizi hazırlayın. Yürüyemeyecek, oynayamayacak, belki de yatalak olacak.”demişti doktorlar.

Kabullenmesi, alışması nasıl da zor bir gerçekti bu.

Köy  şartlarında  çalışmayı sürdürürken onu fizik tedavisi yapılan bir yere  götüremiyordum. Kendimce fizik tedavisi uyguluyor, onunla birlikte bedenini çalıştırmaya uğraşıyordum.

İki kardeşi daha varken okul dışındaki neredeyse tüm zamanımı ona ayırıyordum. Oturmalıydı, yürümeliydi.

Onu, yüz üstü yere yatırıyor,  ilgisini çekebileceğini, seveceğini düşündüğüm ne varsa önüne koyuyor, ayaklarından itiyordum.  Anne ilgisinden yoksun kalan kardeşlerini de bu oyuna katıyor, hem onlar oyalanıyor hem de oğlumun onları örnek almasını, hepimizin sevgisini hissetmesini sağlamaya çalışıyordum. Sevgi  yüklü, değişik nice bedensel çalışmadan sonra emekledi, oturdu, on sekizinci ayında da yürümeye başladı.

Hep birlikte bir mucize yaratmıştık. Umutluyduk, gururluyduk, başarmıştık.

Biliyordum, kabullenmiştim; ikizi gibi, yaşıtları gibi olmayacaktı. Ama doktorların düşündüklerinden çok fazlasını başarmıştık. Bu, geleceğe umudumu pekiştirdi. Yılmak yoktu. Sevgimiz ve emeğimiz  sonucunda elde ettiğimiz  her yeni gelişme, bizi daha çok yaratıcılığa itiyor, oğlum da kendi işlerini görmeyi yavaş  yavaş öğreniyordu. Ne büyük mutluluk!

O zamanlar engelli çocukların aileleri, çocuklarını insan içine çıkartmayı pek istemezdi. Bu davranış bana çok ters geliyordu. O bir çocuktu. Farklı bir çocuk… Hep aramızdaydı, her yerde bizimleydi. Kardeşleri de hiçbir zaman onu bir engelli olarak görmedi.

O zamanlar engelli çocuklar için okullar bu kadar yaygın değildi. Toplumun bakışı, çocukları davranışı da olumsuzdu. Alay edilecek,  acınacak, itilip kakılacak çocuklardı onlar… Diğer çocukların, çevrenin bu davranışıyla mücadele etmek, bu çocukları yetiştirmekten daha üzücü ve zordu. Yılmadım.

……….

2003 yılına kadar epilepsi nöbetleri de sürdü bir yandan. Tedavisine de devam ediyorduk.

2005-2006 yıllarına gelindiğinde toplumda duyarlılık biraz daha artmış, rehabilitasyon merkezleri açılmaya başlanmıştı. Oğlumun eğitimini uzman ellere teslim edebilirdim.

Zorlu bir süreçti bu ama üstüne babasının hastalığı da eklenince  yaşamın  iyice zorlayıcı, acımasız olduğunu söylemezsem samimi davranmış olmam. Bir yandan en önemli yardımcımdan, sevgi kaynağımdan yoksun kalırken diğer yandan sonradan hızla engelli hale gelen, bebekleşen kocaman bir çocuğum daha olmuştu. Kocam genç yaşta, hızlı ilerleyen bir Alzheimer hastasıydı artık. Yine de  tüm  zorluklarına karşın yaşama sarılmalıydım. Onlara duyduğum sevgiye daha çok sarılmalı, sevgiden güç almalıydım. Onlar, ben olmadan yaşayamazdı. Ben de onlar olmadan yaşayamazdım.

Eren artık, 29 yaşında. İki yıldır da Ayvalık Özel Eğitim’e gidiyor. Tam 4 harf öğrendi. Tam dört harf! Bu 4 harfi evirip çevirip sözcükler yazmaya, okumaya çalışıyor.

Çok mutluyum, umutluyum. 4 harfi öğrenen, 25 harf daha niye öğrenmesin?

Oturamaz, yürüyemez dememişler miydi? Oturdu, yürüdü, kendi işini görüyor. Bakkaldan ekmek alıyor. Diğer harfleri de öğrenecek, okuyacak  yazacak…

Neden olmasın? Ama üç yılda, ama beş yılda… Zaman ne ki?

Yeter ki sevgimizi akıtalım onlara… Yeter ki dışlamayalım, emeğimizi esirgemeyelim. Umutlu olalım.

Sevgi, emek ve umut!  Bütün mucizelerin kaynağı burada  bence.

Bu duygu ve düşüncelerle çocuklarımıza emek veren öğretmen ve yöneticilerimize sevgilerimi, teşekkürlerimi sunuyorum.

Bu güzel ve özel çocukların, umudu söndürmeyen, emeğini esirgemeyen biz annelerinin yani hepimizin anneler gününü de bu duygularla kutluyorum.

13.05.2017

Nihal Yılmaz Taşdan”

……….

Özel Eğitim’in pek çok dalında hizmet veren Özel Ayvalık Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’nde, öğretmen, rehber, yönetici olarak çalışan herkesin, o genç, pırıl pırıl dinamik  tüm  görevlilerin  teşekkürü  hak ettiğini  yazmadan geçmemeliyim. Etkinliğe katılan  çocukların  sunumları,  gösterileri, çocuklarla,  aileleriyle  kurdukları  sevgi yüklü iletişimlerine, verdikleri emeğe  ilişkin gözlemlerim  beni çok etkiledi çünkü.

Şimdi sizler ne diyorsunuz?

Nihal Hanım’ı Yılın Annesi Ödülü’ne layık görmekte haksız mıyım? Hiç değilse, Ayvalık İlçesi sınırları içinde böyle bir ödülü hak etmiyor mu?

Anneler Günü’nüz kutlu olsun!

14.05.2017 (00:25)

Vildan Sevil

14.05.2017 (Vildan Sevil)

Yorumlar (1)

Yorum Yaz
Bence de en zor annelik özürlü çocukların anneliği. Benim öyle tanıdığım çok anne var yıllarca hiç yüksünmeden çocuklarına bakan. Anneler gününü kutlarken o anneleri özellikle tanımak tanıtmak ve öne çıkarmak bana göre anneler gününe bir anlam katar ve bu günün kuru bir kutlama günü olmanın dışına çıkarır; ancak maalesef hep olduğu bugün de alışverişi artırma aracı olarak öne çıkarılan bir gün oluyor ve herkes işin laylaylomunda. Keşke anneler gününde yazınıza konu olan anne gibi bir anneyi yılın annesi seçme duyarlılığı gösterilse; keşke!
Erdoğan Şenel15 May 2017 10:59:45

DİĞER YAZILAR