Bilinmeyen Marlon Brando

A. Mümtaz İdil

Bilinmeyen Marlon Brando

Gelelim ünlü Baba filmine. Brando, Baba filminde oynamadan önce neredeyse unutulmuş, bir köşeye atılmış gibiydi.

New York’taki New School Tiyatro Atölyesi’nin sahnesinde kırk yaşlarının sonunda sarışın, iri yarı denecek kadar kalıplı ve güzel bir kadın çıktı ve anlatmaya başladı. Özellikle sarı saçları çok göz alıcıydı.

Dinleyiciler arasında oturan ve bir süre sonra tüm dünyada adı duyulacak olan Marlon Brando, Stella Adler’in sadık öğrencilerinden biriydi.

Ünlü bir Yahudi ailenin kızı olan Stella Adler, 1930 yıllarda, yani daha henüz otuzlu yaşlarındayken (d. 1901- ö. 1992) Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Konstantin Stanislavski ile birlikte çalışma yapmış tek Amerikalı olarak isim yapmıştı. Daha sonra New York’a dönüp Group Theatre’ı kurmuştu. 40’lı yaşların başında da Marlon Brando öğrencisi olmuştu (daha sonra Robert Durwall, Robert De Niro, Al Pacino da öğrencisi olacaktır).

Dünya henüz o sıralarda ne Stella Adler’i ne de Konstantin Stanislavski’yi tam olarak tanıyordu. Marlon Brando da ortalıkta yoktu o sıralar. 1950’li yıllardan başlamak üzere Stella Adler, Moskova dönüşünde başladığı New School Tiyatro Atölyesi’nde Stanislavski’nin yöntemini öğretmeye başladı. Yöntem aslında Amerikalı tiyatro yazarı ve eleştirmeni Lee Strasberg tarafından “iyileştirilmiş”ti.

Stella Adler, Marlon Brando’yu ilk gördüğünde, onun iyi bir oyuncu olacağına kararını vermişti. Birgün ders arasında Marlon Brando’ya yaklaşarak, “Adınız nedir,” diye sordu.

Marlon Brando

oyunculukla ilgili bugüne kadar neler yaptınız?”

“Şey, yaz repertuarındaydım. On İkinci Gece’de oynadım ve...”

Adler sakince, “Tamam, orasını anladım da,” diye sözünü kesti Brando’nun. “Ne yaptığınızı soruyorum.”

“Bunun dışında hiçbir şey...”

“Konstantin Stanislavski adını daha önce duydun mu?”

“Hayır.”

“Yöntemleri hakkında bir fikrin var mı?”

“Onu öğrenmeye geldim.”

“Peki, sınıfa geçelim. Ancak beni iyi dinlemeni istiyorum. Tüm dikkatini bana ver ve ne dediysem uygulamaya çalış. Stanislavski’nin birinci kuralı bu.”

Aslında sırtını Stanislavski’ye dayayan ve Amerikalıların “metodik oyunculuk” adını verdiği yöntem, stüdyonun müdürü durumundaki Lee Strasberg sayesinde popüler olmuş ve bir o kadar da yozlaşmıştı. Stella Adler ise bunu engellemeye ve metodik oyunculuğun aslında tiyatro sanatçısını olgunlaştırdığını kanıtlamaya çalışıyordu.

Bir keresinde şunu söylemişti Brando’ya: “Stanislavski yöntemi tiyatro sanatçılarına kendi duyu mekanizmalarının niteliğini keşfetmeyi, böylelikle başkalarınınkini de keşfetmeyi öğretir. Bizim de burada yapmaya çalıştığımız işte bu!”

“Stella Adler ile birlikte oyunculuk anlayışı 1950’li ve 1960’lı yıllarda tamamen değişmiştir. Ondan etkilenmiş oyuncular ortaya çıkana kadar piyasada Sarah Bernhard, Katharine Cornell veya Ruth Gordon gibi, benim ‘şahsi’ oyuncular diye adlandırdığım türden bir çok oyuncu vardı. George Bernard Shaw’ın bir keresinde söylediği gibi, ‘Karakter oyuncusu, oynayamayan, oynayamadığı için de oyunculuğun kötü bir kopyası olmaktan öteye geçmeyen, çeşitli kendini gizleme ve sahne numaralarını inceden inceye hesaplayan oyuncudur.’ Bir çok oyunc, sakal bırakıp kostüm deposundan sırtlarına bir cüppe geçirmekle ve elinde asa taşımakla Musa olduğunu zannediyordu. Oysa aynı rolü, yani sadece kendilerini oynamaktan başka bir yaptıkları yoktu.” (Marlon Brando, Annemin Öğrettiği Şarkılar, çev. Gürol Koca, Agora Kitaplığı, 2.Basım 2015, s. 81) 

BABA’DAN ÖNCE UNUTULMUŞTU

Stella Adler ile birlikte Marlon Brando’nun oyunculuk anlayışı temelinden değişti. Gençlik yıllarında Terence Williams’ın ünlü eseri “İhtiras Tramvayı”nda oynarken, Stella Adler’den öğrendiklerini uyguladığı için çok büyük başarı elde etmişti ve kendisine (hiç sevmediği, hatta nefret ettiği) sinema oyunculuğu yolunu açmıştı.

Gelelim ünlü Baba filmine. Brando, Baba filminde oynamadan önce neredeyse unutulmuş, bir köşeye atılmış gibiydi. O sıralarda en son 1969 yılında çektiği “İsyan” filmiyle anılıyordu ve ancak üç yıl sonra, 1972’de “Baba” filmiyle yeniden “Rıhtımlar Üzerinde” filmindeki seviyesine dönebildi. Nitekim “Baba” filmiyle Oscar’da en iyi erkek oyuncu dalında ödüle layık görüldü, ama ödülü reddetti. Sebep de, Hollywood’un Kızılderili meselesine çok “taraflı” bakışıydı.

Baba romanının yazarı Mario Puzzo, filmin çekilmesi için izin verdiğinde ve senaryo çalışmalarına başladığında, Don Corleone rolünü Brando’nun oynamasını istemiş. Brando önce buna pek yanaşmamış. “Daha önce hiç İtalyan birini oynamadım, nasıl oynayacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu, ama sonradan evde kağıt peçeteleri ağzıma sokarak biraz deneme yaptım ve yaptığım bu deneme filmlerini de Baba filminin hazırlık ekibine gönderdim. Beğenmişlerdi,” diyor.

Marlon Brando’yu yalnızca bir film aktörü olarak görmek ve düşünmek müthiş yanlış olur. Senaryoyu okuyup da beğenmediği bir karakter ile karşılaştığında, parasal değerine bakmadan elinin tersiyle itecek kadar asi ruhlu bir yapısı vardı. Kızılderililere ABD hükümetlerinin uyguladığı sindirme politikası nedeniyle öylesine büyük nefret duyuyordu ki, bu nedenle Hollywood’da da sevilmeyen bir adam haline gelmişti. Hoş, kendisi de Hollywood’u hiçbir zaman benimsememiş, hayatı boyunca da İhtiras Tramvayı’nda oynadığı rolü arayıp durmuştur.

Marlon Brando’nun kim olduğu, sanatsal kariyeri, beraber olduğu kadınlar ve sinema açısından yetenekleri ve rol yapmadaki üstünlüğü gibi konularda ahkam kesmenin anlamı yok. Bunlar zaten her koşulda ve her yerde yazılıp çizildi. Oyunculuğu konusunda kimsenin bir itirazı olmadı bugüne kadar (Anthony Quinn dışında), ama Marlon Brando oyunculuğunu çok önemsemiyordu. Onun için “sosyal aktiviteler” çok daha büyük önem taşıyordu ve yaşama yeniden gelmiş olsa, asla bir aktör olmayacağına yürekten inanıyordu.

Kendisine gelene kadar, yani kabaca geçtiğimiz yüzyılın ortalarına kadar Hollywood sinemasında “starlar” filmleri çekip götürüyor, yönetmen veya senaryo yazarlarının adı bile anılmıyordu. Ama Brando bunun farkındaydı.

Şöyle yazıyor “Annemin Öğrettiği Şarkılar” kitabında:

“Eski sinema yıldızlarının çoğu, bir yığın ipek mendil ıslattırmadan rol yapmazlardı. Ama yine de başarılı olabildiler, çünkü çok değişik kikşiliklere sahiptiler. Kahvaltıda hangi tahılı ne zaman yiyeceğimizi gösteren ‘takvim’ gibiydiler. Çarşambaları Quaker yulafla beraber Gary Cooper, cumaları buğdayla Clark Gable vardı. Bu ilmler aynı beklentilerle izlediğimiz hemen hemen aynı rolleri, birçok defalar aynı şekilde oynamış birbirine yakın kişilikte aktör ve aktristin oynadığı armut piş ağzıma düş türünden filmlerdi. Her rolünde Clark Gable yine Clark Gable’dı; Humprey Bogart her zaman kendini oynardı; Loretta Young oynadığı her filmde hemen hemen aynı karakteri canlandırdı...”(age., s. 82-83)

OLACAKSANIZ MARLON GİBİ “BABA” OLUN

Bu özellikler günümüz Türkiye’sinde şu açıdan önemli: Sanki sanatçılar yalnızca sanatlarını icra etmekle yükümlüler ve asla siyasete bulaşmamaları gerekli. Bu anlayış iyice yaygınlaştı ve siyaset adına laf etmeye kalkan kim varsa, “senin işin değil hemşerim,” diyerek ağzının payı verildi. Gerek kovuşturmaya uğratıldı, gerek gözaltına alındı gerekse tutuklandı.

Oysa bir ülkede siyasi nabzı en iyi ölçen ve tahlil eden sanat dünyasıdır. Orada bulunmayan bir özgürlüğü toplumda “özgürlük” var diye yutturamazsınız. Bunun için bedel ödenmesi gerekir. Bu bedel illa “can” olmak zorunda da değildir. Bu bedel, siyasetin tepesinde yıllarca çöreklenmeyi engelleyecek bir bedeldir. Siyaseti bir “meslek” haline getirenlere karşı en diri ve sağlam duruşu ancak sanat yoluyla ortaya koyabilirsiniz. Başka türlüsü de mümkün olmaz.

Müziğin bile ölçülerle sınırlandırıldığı, müzik yapmanın korulduğu, sinema filmlerinde senaryoların önce emniyete gönderildiği, tiyatro bölümlerinin kapatıldığı, yazarların daha kitapları basılmadan tutuklandığı, gazetecilerin ağzını açmalarıyla gözlerini Silivri’de açmalarıyla yürütülen bir garip baskı döneminden geçiyoruz. Bunun altından ancak sanatla kalkılabilir, ama bunu kitlelere ulaştırma güçlüğü de söz konusu.

Çarlık Rusya’sında, 19. yüzyılın başlarında Aleksandr Sergyeviç Puşkin, tüm baskılara ve tehditlere rağmen şiirlerini yazmaktan geri kalmamıştı. Ama belki de bu yüzden de sahte bir düello ile 31 yaşında öldürüldü. Lermantov keza öyle. Ancak ondan sonra gelenler Rusya’yı bugünlere getiren kuşaklar oldular. Çok can verildi o yollarda belki, ama toplumsal kalkınmanın bedeli de zaten çok ağır olmakta. Tarihte birçok örneği de var bunun.

Sonuçta, Marlon Brando’yu yaşadığı dönemin en önemli aktörlerinden biri yapan yönü, siyasi ağırlığının olması ve bir film yıldızından beklenmeyecek ölçüde kültürle donanmasıydı. “Annemin Öğrettiği Şarkılar” kitabını alır da okursanız, ne kadar geniş bir bilgi birikimine sahip olduğuna da tanık olursunuz.

Bu da bize şunu gösterir öncelikle: Sadece sahnede Stanislavski kurallarını harfiyen uygulayarak aktör olunmuyor. Bir dereceye kadar başarılı olunabilir aktörlük konusunda, ama asıl “cevher” oyuncunun içinde yatmalı. Oyuncu kendini ne kadar topluma “ait” görürse, o kadar çok seviliyor ve sayılıyor. Elbette bu topluma göre değişiyor diye de bir savunu getirilebilir. “Recep İvedik” tiplemesi ve onu yaratan kişiye olan sevgi ve beğeniyi düşünürsek eğer, kültürün de yaygınlaştığı ölçüde sanatın etkinliğinin arttığına tanık oluyoruz demektir.

En başa dönersek, şu sıralarda bazı “babalar” siyasete akıllarınca müdahale etmeye ve iktidardan yana tavır koymaya, parsadan pay kapmaya çalışıyorlar. Onlara tek şey söylenebilir ancak: Olacaksanız Marlon gibi “baba” olun, değilse, koyverin rahvan gitsin.

Mümtaz İdil

www.gaziantephaberler.com

13.02.2017 (A. Mümtaz İdil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR