Benimle yapılan bir röportaj

Atilla Karaduman

Benimle yapılan bir röportaj

Gaziantep Üniversitesi ( GAÜN ) İletişim Fakültesi öğrencisi Mehmet Emin Öztürk, 2013 yılında benimle ders konusu bağlamında bir söyleşi gerçekleştirmişti. Sosyal medyada buldum.

2013'ten günümüze çok şey değişti. Açıklamalarımı o günün koşullarına göre değerlendirmenizi rica ediyorum. ( Atilla Karaduman )

İŞTE O RÖPORTAJIN ÇOK SAYIDA GAZETEDE YAYINLANMIŞ HALİ

Sitemiz ve gazetemiz yazarlarından Mehmet Emin ÖZTÜRK Haber Toplama ve Yazma Teknikleri dersinde “1980 Darbesi” konulu röportaj final ödevinde Türkiye’de önemli görevleri yapmış ve ses getiren haberlere imza atmış Atilla Karaduman’la röportaj gerçekleştirdi. Atilla Karaduman ulusalda Cumhuriyet ve Milliyet yerelde ise Özgür Gaziantep ve Güncel gazetelerinde görev yapmış 41 yıllık sarı basın kartı sahibi bir gazetecidir. Darbe dönemlerinde basın içinde Milliyet’te görev yapan gazeteci o dönem ki Kenan Evren ve darbe anılarını yazarımız Öztürk’e anlattı.

 

İşte o röportajın tam metni:

 

Karaduman “1980 Darbesi Emperyalizmin Bir oyunudur”

12 Eylül 1980 darbesi öncesinde darbeye sebebiyet veren sosyal, siyasal ve ekonomik sebepler nelerdi?

27 Mayıs 1960 darbesiyle işçilere, basına verilen bazı haklar vardı. Daha sonraki dönemlerde gerek ülke yönetimi, gerekse komuta kademesi 1960 Anayasasının bu ülkenin vatandaşına bol geldiği düşüncesine vardı. Çünkü işçilere grev hakkı vardı bunun karşında işvereninde lokavt hakkı vardı ama olaylar işçi lehineydi. 12 Eylül döneminde Türkiye İşverenler Sendikası Başkanı “Şu ana kadar işçiler gülüyordu, bundan sonra işverenler olarak biz güleceğiz” demişti. Çünkü grev hakkı yasaklandı, işçilerin gelirlerinde artış sağlanmadı. Darbe sözde sağ sol çatışması altında yapıldı ama bu ülkede Amerika olmadan darbe yapılmaz. 12 Eylül bir faşizmdi. İnsanlarda sınıf bilinci gelişiyordu. Anti Amerika, antiemperyalizm ve tam bağımsız Türkiye diye mitingler yapılıyordu. Çünkü tam bağımsız olmak demek gerek siyasi, gerekse ekonomik anlamda dışa bağımlılığı azaltmak demektir. İşte bu sürecin sona erdirilmesi için devreye sözde sağ-sol kavgaları çıktı ve bu koşullar altında 12 Eylül darbesi gerçekleşti. Dönemin Başbakanı Demirel “11 Eylül her gün 5-10 gencimiz ölürken 12 Eylül’de ne oldu da hemen gençlerin ölü mü bitti” diye sormuştur. Demek ki darbenin zemini sosyal ve siyasal anlamda daha önceden hazırlanmıştı.

12 Eylül öncesi ve sonrasında medya görevini nasıl gerçekleştiriyordu?

27 Mayıs 1960 Anayasasının getirdiği özgürlükle medya dilediği gibi yazı yazabiliyordu. Tekzip hakkını kullanıyordu. Hakkınızda iddia varsa mahkemeye verip davada kazanabiliyordunuz. 1980 darbesiyle bunlar kalktı, otokontrol tamamen askeri cuntaya verildi. Ben o dönem Gaziantep’in en çok satışı olan gazetenin yani Özgür Gaziantep gazetesinin genel yayın yönetmeniydim. Aynı zamanda da Milliyet gazetesinin bölge temsilcisiydim. Özellikle yerel medya açısından sıkıntılarımız olurdu. Gazeteyi abonelere dağıtmadan önce şimdiki Atatürk Anıtı’nın olduğu yerde başlarında bir albayın bulunduğu askeri bir kurul oluşturulmuştu. Bütün yerel gazetelerin birer nüshası oraya gider, o albay yanındaki askerlerle birlikte o yerel gazeteyi okur, sonra okundu dağıtılmasına sakınca yoktur diye gazetenin birine mühür basardı ve yerel gazeteler ondan sonra dağıtıma çıkardı. O süreç içerisinde çok olaylar yaşadık. Mesela Eski Doğu Kavşağı’nın karşısında bir benzin istasyonu vardı. İstasyonda kış ayında gaz kuyrukları olurdu. Yerel gazeteci bir arkadaş gaz kuyruklarının fotoğrafını çekmişti ve sonra haberini yapmıştı ikinci gün gözaltına alındı. Bizde mesela 12 Eylül öncesi ülkede genellikle polisin içerisinde ülkücü gruplar etkindi. İşkenceler ayyuka çıkmıştı. Gaziantep’te işkenceye uğrayan insanlarla röportaj yaptık. Ben özellikle Gaziantep’te ve Adana’da cezaevinde yatan siyasi hükümlülerle görüştüm. Kimlerin işkenceden geçtiklerini bir bir anlattılar. Biz yerel Gazeteye geldik Özgür Gaziantep’e bunun anonsunu attık. O dönem sıkıyönetim vardı ama daha 12 Eylül olmamıştı. O zaman tugay komutanı Doğan Paşa’ydı. Beni çağırdı bu konuyu askıya alın, biz soruşturma başlatalım ve size sonucu bildirelim demişti. Nitekim 12 Eylül sonrasında da soruşturma açıldı ve işkence yapan polisler ceza aldı. Ama hem ben hem gazetenin sahibi hem de gazetenin yazı işleri müdürü 12 Eylül’ün faşist yönetimi tarafından gözaltına alındık. İddianamemiz çok ilginçti. “Yayın yoluyla hedef gösterip polis memuru öldürtmek” yani idamla yargılanıyorduk. Ben 64 gün işkencede kaldım. Ondan sonra rahat edebilmemiz adına bizi askeriyenin başka bir yerine gönderdiler daha sonra ise askeri mahkeme tarafından hepimiz serbest bırakıldık. Daha sonra sıkıyönetim mahkemesinde yargılandık, ayda iki kez gitmemiz gerekiyordu. O dönem Gaziantep’ten Adana’ya otobüs yoktu. Eski otogara giderdik, gece birde bir otobüs firmasıyla anlaşmıştık. Onunla biner Adana’ya giderdik, örneğin 100 kişi biz olurduk, 500’de polis olurdu. Adana sıkıyönetim mahkemesinde yargılandık, sonunda beraat ettik. O dönem gazetecilik yapmak çok zordu. Teknoloji bu kadar gelişmemişti. Valilik bize her gün basın bülteni hazırlardı. Yani Gaziantep’te cinayetten kazaya ne olupbittiyse valiliğin basın bürosu tarafından bize verilirdi. Bizde bunları alır, oradaki haberleri genişletmeye çalışır, fotoğraf bulur haber yapardık. Mesela bunlardan biriside Kilis’te yapılan bir idamla ilgiliydi. Bu haber ise valiliğin verdiği bültende vardı. Bizde hem Milliyet’te hem de Özgür Gaziantep’te haberi yaptık. Gece saat 11’de eve askerler geldi. Ki zaten 12’den sonra sokağa çıkma yasağı vardı. “Bu haberi nerden aldın niye yaptın” dediler. Allah’tan yanımda valiliğin imzalı bülteni vardı, buyurun dedim gösterdim. “Bu haberi hemen çekeceksiniz” dediler. Biz Özgür Gaziantep’ten çekme durumumuz vardı çektik, Milliyet gazetesini aradık durumu anlattık. Tamam dedi fakat o dönem meyhane baskısı denilen baskılar yapılırdı. Meyhane baskısında idam haberi çıkmıştı ama Türkiye’nin genel basımında çıkmamıştı. O dönem çok gazeteci arkadaşımız gözaltına alındı, işkenceden ölen oldu. Bizim yargılamalarımız devam etti. Bizim yargılandığımız bir davada sanıyorum 102 kişi vardı. Bizi bir siyasi örgütün medya sorumlusu yapmışlardı. Daha sonra o davadan sadece bir kişi ceza aldı.

Sizin o dönem gazetecilik görevi içerisinde Kenan Evren’le ilgili bir anınız var mı?

Benim birebir yaşadığım ilginç bir olay vardı. Gaziantep Üniversitesi Genel Sekreterliği Kenan Evren Gaziantep’e geleceği zaman bir genelge yayınlaşmıştı. Genelge de “Sayın Cumhurbaşkanımız Gaziantep Üniversitesi’nde ziyaret edecek, bu dönem içerisinde akademik ve idare personel takım elbiseli ve kravatlı olmak koşuluyla cumhurbaşkanını geçerken alkışlayacaktır.” Bizde bunu Milliyet gazetesinde “Alkış Genelgesi” diye manşete taşıdık. Bir gün sonra Kenan Evren kükredi. “Ben böyle bir genelge yayınlatmadım, insanlar beni seviyor, benim kimsenin alkışlamasına ihtiyacım yok” diye. Ancak Türkiye’nin önemli gazetecileri bunu köşelerine taşıdılar. Sanıyorum en ağır yazıyı Çetin Altan, Yalçın Doğan yazmıştı. Bütün gazeteleri atlattığım için o haberden dolayı ben ödül aldım. Fakat Kenan Evren’de “O gazeteci için gereğini yapın” diye emir vermişti. Sonra ise biz gereği yapıldı ve gözaltına alındık. Daha sonra yine ehliyetlerle ilgili bir yolsuzluk vardı. Bizde Milliyet gazetesi temsilcisi olarak mahkemeye gittik, fotoğraf çektik ve haber yaptık. Bize bu haberin kaynağı ne diye soruldu. Bizde mahkeme dedik bize “bundan sonra yolsuzluk haberi yapılmayacak” dendi. Bizde bir daha yolsuzluk haberi yapmadık. Medya üzerine büyük bir baskı vardı. Fakat Kenan Evren ve çevresindekilere yağ yakan gazeteciler tüm Türkiye’de olduğu gibi burada da vardı. Hatta birinde Kenan Evren’in Gaziantep ziyaretinde bir temizlik başlatıldı belediye tarafından. Bizim de hınzır gazeteciliğimiz tuttu ve bunu “Gaziantep’e Kenan Evren Temizliği” diye verdik. Bu da yankı uyandırdı ve sonra yine gereği yapıldı.

( Konuyla ilgili olarak Evren-Erdoğan ikilemini birkaç ay önce usta gazeteci Celal Başlangıç, köşe yazısında değerlendirdi.)

https://www.artigercek.com/yazarlar/celal-baslangic/cumhurbaskani-alkislanacak-alkisla

O dönem 120 binden fazla kişi 1 yıl içerisinde gözaltına alındı. İşkence yapıldığı zaten açıktı. 20 civarında da idam hükmü uygulanmıştı. Hatta Kenan Evren 1999’da bir röportajında bu idamlar için “bir sağdan astık, bir soldan; ayrım yapmadık” ifadesini kullandı. Siz bu açıklamayı ve o dönem yaşanan gözaltı, işkence ve idam olaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi aslında o açıklamayı daha sonra öyle demek istemedim diye düzeltti. Şirin gözükebilmek için hem sağdan, hem soldan astık dedi. Doğru hem ülkücü gençlikten hem de devrimci gençlikten astılar. Ama bunun büyük eziyetini özellikle devrimciler gördü. Diyarbakır Cezaevi, Mamak Cezaevi bunlar dünya tarihine utanç yerleri diye geçecek. Bunların hesabı yasal ve hukuksal olarak sorulmalı. Bu Diyarbakır’daki işkence yapan askeri müdür daha sonra birileri tarafından öldürüldü. Öldürülmesi gerekmiyordu. Hukuksal olarak hesabı sorulmalıydı. Şimdi Kenan Evren yargılanıyor ama o da diyor ki şimdiki koşullar olsa yine darbe yapardım diyor.

12 Eylül Darbesi’nin altında yatan sebepler sizce neydi?

Darbenin yapılma sebeplerinin biride yeni ekonomik tedbirlerinin yapılmak istenmesiydi. Bu durum için seçilmiş insanlarda vardı. Turgut Özal gibi mesela. İnsanlara rahatlık vermeye çalışıldı. Herkes araba sahibi olacak, telefon sahibi olacak denildi. Ama şu göz ardı ediliyordu. Üretimi kapitalizm yapıyordu ve bunu satacak pazar gerekliydi. Bunu da geri bırakılmış ülkelere refah diye sunuyorlardı. Evet bu meslek adına da önemliydi. Mesela bir fotoğrafı göndermek adına çok büyük zorluklar çekerdik. Renkli yani o zamanki deyimiyle slayt şeklinde çekme şansımız pek yoktu. Siyah beyaz resimleri gazete adına otobüslerle gönderirdik. Daha sonra haber büyütülmüşse renkli olarak basılırdı. Telefona da 03 aceleli basın diye yazdırırdık. Bizim önceliğimiz vardı telefonlarda. Normal biri yazdırdı mı belki iki gün sürerdi ama bize yarım saat içinde bağlanırdı.

Röportajın başında Demirel’in “11 Eylül her gün 5-10 gencimiz ölürken 12 Eylül’de ne oldu da hemen gençlerin ölü mü bitti?” diye sorduğunu söylediniz, yukarıda da bu iş için seçilmiş insanlar var diyerek Özal’ı gösterdiniz. Darbeye geliş sürecinde oynanın terörizm tiyatrosu var mıydı?

Bunu Kanan Evren açıkladı. “Maraş olaylarının, Çorum olaylarının olmasını istiyorduk, bekliyorduk” dedi. “Darbe sürecini olgunlaştırıp faşist bir yönetim kuracağız” dedi. Temellinde de 24 Ocak kararları vardı ve Özal başa getirildi. Terör falan yoktu ortada bu bir numaraydı. Silahlar nereden geldi. Milletvekilleri evlerinde terörist saklardı. Bunlar hep emperyalizmin oyunu.

12 Eylül Referandumu sürecinden sonra Kenan Evren ve diğer darbenin başaktörleri yargılanmaya başladı. Bu durumu Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde nereye koyuyorsunuz?

Hiç ilişkisi yok demokratikleşmeyle, ileri demokratikleşme adı altında ileri faşizm uygulanıyor şimdi ülkede. Bugün birçok gazete, televizyon ve yayın kuruluşu mevcut iktidarın elinde. Dün Habertürk bile el değiştirdi. Burada söylemeye gerek yok bu ortağın kim olduğu belli. Medya üzerine büyük baskı var. Ben şu an bile 3 ayrı davadan yargılanıyorum. Medya sindirilmiş durumda, televizyonlar ancak iktidarın istediği şekilde yayın yapıyor. Muhalefet yok. Kanal B vardı muhalif olarak sahibi Haberal’dı halen içeride. Ulusal Kanal vardı, bugün genel yayın yönetmeni yazı işleri müdürü halen içeride tutuklu. Oda TV’de halen tutuklu olanlar var. Aydınlık gazetesinden yazı işleri müdürü Ankara temsilcisi Hikmet Çiçek halen tutuklu, Tuncay Özkan tutuklu, Mustafa Balbay tutuklu fakat mevcut iktidara sorarsanız bunlar gazetedeki yazılarından dolayı tutuklu değil ama bunların hiç birinin terörle ilgisi yok bunlar Türk basınının şerefli insanlarıdır. Bunlar iktidara karşı geldikleri için sözde adı Ergenekon gibi bir safsatayla içeri alındılar. Bunların hepsinin çıkacağı belli. Bu durumda basın özgürlüğünden bahsetmek mümkün değil.

Yukarıda belirttiğiniz gibi o dönem dışarı çıkma yasağı, işkenceler idamlar yaşanıyordu. Şu an öyle durumlar yaşanmıyor. Bu pencereden bakınca şimdiki koşullar daha serbest daha iyi değil mi?

Serbestlik ve iyilik soyut kavramlardır. Örneğin seyahat etmek anayasa özgürlüğüdür ama dışarı çıkamıyorsun. Şimdi Antalya’ya seyahat etme şansına sahipsin değil mi? Paran varsa gidersin eğer paran yoksa seyahat özgürlüğün bile yoktur. O parayı nasıl kazanacaksın üreterek. E üreticinin hakları elinden alınmışsa nasıl para kazanacaksın. Şimdi parasız eğitim diye sokağa çıkan öğrenciler hapse atılıyor.

Mehmet Ali Birand 28 Şubat süreci için basın olarak “Darbeye çanak tuttuk, yanlış yaptık” diye bir açıklama yapmıştı. Sizde 12 Eylül darbesi öncesinde medyanın darbeye çanak tuttuğunu düşünüyor musunuz?

Tabi ki, o dönem Türkiye’nin en popüler gazetecisi Dünya gazetesinin de sahibi Merhum Nezih Demirkent’ti. Hürriyet gazetesinin de genel yayın yönetmeniydi. Ben hatırlıyorum “Hoş geldin Mehmetçik” yazılmıştı manşette bunu sormuştum Nezih Demirkent’e bir toplantımızda “Ne yapalım böyleydi” dedi. Evet, birçok gazete o dönem çanak tuttu. Fakat desteklemeyenlerde öldürüldü. Bu konuda çok köşeyi dönenler oldu. Biz muhalif kanattık ki benim çalıştığım gazete yani Milliyet gazetesi Abdi İpekçi geleneğinden gelen bir gazeteydi. İktidar kim olursa olsun biz muhaliftik. Biz o zaman Kenan Evren’e bile muhalefetlik ettik ama şu an Milliyet gazetesinin adı yoktur. Gazeteci dediğin muhalefet etmek zorundadır. Şu an Türkiye’ye baktığımızda tutuklu olan gazeteci sayısı olarak ilk 3’ün içinde. Bu bir utanç tablosudur. Medya olmazsa demokrasi olmaz ve medyayla uğraşan hükümetlerinde akıbetleri tarihte yazılıdır.

Size göre darbe sonrasında halk darbeyi gerekli olduğunu düşünerek destekledi mi, yoksa tepki mi gösterdi?

Durum ortada, anaysa referandum da Kenan Evren’e evet dedi herkes. Halktan yana bir şey olmaz. Dünyanın hiçbir yerinde halk kendiliğinden bir şey yapmamıştır. Halka yön veren insanlar vardır yani aydınlar. Ancak 12 Eylül’le birlikte aydın insanlarda kılıf değiştirdiler. Zenginliğin daha iyi olduğunu, halktan kopuk yaşamanın daha iyi olduğunu kendilerine göre kavradılar bu nedenle aydınlarda da bir döneklik başladı. Aydınları dönek olan bir ülkede iflah olmaz. Çünkü dünyanın neresine bakarsanız bakın aydınlar halkı doğruya yönlendirendir. Mesela dini açıdan bakarsak peygamberler Allah tarafından o toplumu yönlendirsin diye gönderilir ve en aydını en sağlıklı düşüneni peygamberlerdir. Bizim içinde Nazım Hikmet’i vardır, Şeyh Bedrettin’i vardır. Kimisi Uğur Mumcu gibi canını verir. Aydın insanlar bunlardır.

İkisi direk ikisi ise baskı yoluyla dört defa Türkiye’de hükümet değiştirildi. Siz bu hükümet darbelerinin Türkiye’nin modernleşmesinde ve demokratikleşmesinde nasıl yorumluyorsunuz?

Her darbe ülkeyi 10 yıl geriye götürür hatta 20 yıl. Hem ekonomik açıdan, hem kültürel açıdan geriletir. Demokratik hakların askıya alındığı bir yerde bir ülke bir yere gidemez. Öncelikle emekçiye bakacaksın. Emekçiye ne getiriyor. Bu ülkenin %90’nı emekçidir. Tarımda çalışana, hastanede çalışana ne getiriyor. Kapitalizm ve emperyalizme ne katıyor. Emekçiye vurulan her darbe ülkenin geriye gitmesidir. Ülkenin ileriye gitmesi üretenlerle birlikte olur. Bugün bu ülke saman ithal eder duruma geldiyse bu savunulacak bir şey değildir.

Darbe dönemlerinde daha fazla ön plana çıktı ki hem solun hem de ordunun ekonomide önceliği devletçilik üzerine oldu. Bunun karşısında ise genellikle sağ iktidarlar ise liberalleşmeyi daha fazla önemsedi. Size göre hangisi ülke ekonomisi için daha kârlıdır?

Türkiye ilk milli ekonomi toplantısını İzmir’de yaptı daha cumhuriyet kurulmadan. Türkiye’nin o zamanlar kendi burjuvazisi yoktu. Burjuvazi olmayınca para azınlıkların elindeydi. Bunun için Türk burjuvazinin oluşturulması gerekiyordu ki doğru ekonomide oydu. Bunun ismi de karma ekonomidir. Yani hem devlet yapacak hem de serbest piyasa yapacak. Siz devleti serbest piyasanın dışında bırakırsanız bunun fiyatı 3 liraysa bunu 5 liraya satar. Bu konuda Erbakan’ın uyguladığı ekonomi politikası başarılı olmuştur. Söz gelimi ETİ Bank şu kadar zarar ediyor, Petrol Kimya’da şu kadar kâr ediyor o da devletin kurumudur. ETİ Bank’ın zararını karşılamak için başka yerden borç alınıyordu ama Erbakan havuz sistemi yaptı. Başka devlet kurumlarının da zararını kâr eden devlet kurumundan karşıladı. Bankalar kanunu değiştirdi diye Erbakan’ı yıktılar. Bakın bir ara Kemal Derviş vardı. Adam piyasayı allak bullak etti, DSP mahvoldu, ANAP yıkıldı ve gitti. Nerede şimdi Kemal Derviş Amerika’nın yanında.

Son olarak Türkiye’nin siyasi tarihinde bulunduğumuz dönemde ordunun zayıflayıp, sivillerin güçlenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sivil darbe, bundan daha iyi tanım mı olur. Şu an 12 Eylül’den daha beterini yaşıyoruz. Şimdi 100 yayın varsa 80’i hükümete çalışıyor. Sıkıysa bir şey desin. Aydın Doğan nerede? Karamehmet nerede? Medya üzerinde baskı 12 Eylül’de bu kadar yoktu. Yazarlık 15-20 gün dayak yer çıkardık. Şimdi 4 yıldır suçum ne diye bağırıyor içeride Tuncay Özkan. Bir mahkeme suçunu söyleyemez mi?

Röportaj için teşekkür ederim Atilla Abi.

 

Ben teşekkür ederim.

14.11.2018 (Atilla Karaduman)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR