Babalar Günüymüş

Babalar Günüymüş

 

On beş yaşıma kadar benim de babam vardı. O zamanlar Babalar Günü yoktu. Anneler Günü de ben ilkokudayken yeni yeni kutlanır olmuştu. İyi karne götürmek, anneye, babaya en büyük armağandı. Bize de turfanda meyveler güzel  karne armağanı olarak verilirdi.

Suç ortağımdı babam. O erketeye yatar, ben, annemden gizli evden yiyecek aşırır, bahçemize dalan kedileri, köpekleri doyururduk. Bahçedeki yeşilliklerle de kaplumbağaları.

Annemle evlenene kadar çok ve çeşitli  hayvan beslemiş babam. En son Kiki’si varmış. Büyükdere iskelesinden ıslık çalınca koşup onu karşılarmış Kiki. Ter ter tepinir, şimdi de “Kikimiz olsun!” derdim. “Hayvan bakmak zordur, mesuliyet ister kızım.” derdi. Çok sonraları annemden öğrendim, annem resti çekmiş “Ya o ya ben” demiş. Okuldan çıkınca ıslıkla çağıracağım Kiki’m olmadı hiç.

Bir de hayallerimiz vardı.  Ben öğretmen olacaktım. Annem, Yalova’da büyümüş ama  köy kökenliydi. Babam, Büyükdereli, Boğaz çocuğu. Şık ve temiz giyimi nedeniyle Çiçek Hasan diye anılırmış. O Boğaz akıntılarına karşın Hisarlar arasında yüzen Çiçek Hasan. 

Annemle ablam köy yaşamını göze alamazlarmış. Ne işleri varmış, şehirde güzelce yaşamak varken gübre kokuları, hayvanlar arasında.

Babamla ben gidecek, bir çiftlik kuracaktık. Hem öğretmenlik yapacaktım hem de hayvanlarımıza , bağa bahçemize  bakacaktık. İlle çiftliğimiz olmalıydı. Ablamla anneme kıyamaz, tereyağı, bal, peynir göndereceğimizi söylerdik.

En parlak fikrim de Hacı Ağa Fikriydi. Çiftlik alacak paramız olmazsa ben bir Hacı Ağa bulacaktım. Koca göbekli. Göbeğine oturur zıplardım hem. Hacı deyince Yeşilçam’ın o ton ton Vahi Öz’ü olurdu o Hacı Ağa. Hacı Ağa muhabbetine sıra geldiğinde, o çok güzel, bembeyaz, misvakla temizlenmiş, çürüksüz dişlerinin neredeyse tümü görünecek kadar genişlerdi ağzı, kahkahayı basar, bense yerlere yatardım gülmekten. Sonraları işin cılkını çıkartmış, öyküyü ballandırıp  ballandırıp  sulandırmış, uzun süre güldürmeyi başarmıştım. Evin hanfendileri bile gülerdi, eğlenirdik.

Yatılı okuldaydım. Mayıs’ın dördüydü. Yönetime çağırdılar, gittim. “Telefon ettiler. Baban biraz hastaymış, seni eve yollayacağız, annen bekliyor kızım” dediler, biz öğrencilerin alıştığından hayli fazla bir şefkatle. Şefkat çok fazla gelmişti, buz kestim. Sustum öylece.

Bir öğretmenim garaja götürüp otobüse bindirdi, eve gittim.

Babam, yere serilmiş battaniyenin üstünde, bembeyaz bir çarşafın altında, upuzun, dümdüz, kıpırtısız yatıyordu.

Kimse bir şey söylemedi, kimseye bir şey sormadım, dizlerimin üzerine çöküp yüzüne eğildim. Buz gibiydi. Öptüm okşadım, öptüm okşadım, ellerini tuttum, içimden “Uyan babacığım, uyan, n’olur uyan!” dedim.

Kokusuna bayılır, onu her uzanmış gördüğümde yanına dalardım. Koca kız olmuştum ama annemin “Kızım babanı rahat bırak” uyarılarına   karşın  hâlâ kucağına oturmaya da bayılırdım.

Yanına uzandım yine kokladım, kokladım. Babamın kokusunu hâlâ anımsarım. Kadınlar çekiştirip kaldırmaya çalışıyorlardı. Her kafadan anlamadığım sesler çıkıyordu, sözcükleri seçemiyordum, bir uğultudur gidiyordu. Oysa ben çok sessizdim, onunla baş başa kalmak istiyordum yalnızca.

Kadınlar, annem, kollarımdan çekiştirip başka odaya götürdüler. Başım arkada, gözlerim, babamın rengi hafif değişmiş, gülümseyen yüzünde, kapalı gözlerinde.

Bir divana oturtular. Kolonya falan… Bu kez içimden Tanrı’ya yalvarmaya başladım. Uyandırmasını istiyordum. Ne var bunda? O daha elli üç bense on beş yaşlarındaydık. Zaten son dört yılım yatılı okulda, ayrı geçmişti. Biraz izin vermeliydi bize. Hayallerimiz vardı. Uyandırıversindi işte. O koskocaman Tanrı’ydı, buncacık iyilikten ne çıkardı? Bitkin düşüp sızana kadar sürdü sessiz yakarışlarım. Bildiğim duaların tümünü okudum, döne döne okudum.

Ertesi günü tabuta koydular, şehirler arası  yolculuğa çıkılacaktı. Babam tabutta, biz başka arabada gittik.

Tanrı babamı yine uyandırmadı, tabuttan çıkartmadı, topraktan çıkartmadı, bana geri vermedi.

Çok kızdım, çok!  Küstüm.

Tanrı’ya küstüm.

18.06.2017 (Vildan Sevil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR