ATATÜRK  DENİZİNDEN  BİRKAÇ  DAMLA......

Muzaffer'in Seçtikleri

ATATÜRK DENİZİNDEN BİRKAÇ DAMLA......

Falih Rıfkı Atay “Çankaya” adlı eserinde anlatıyor;

“Sözlü, oyunlu ve kadınlı toplantılardan biri idi. O gece bazı aşırıca sahneler geçti. Gülüşe oynaşa sabahladık. Atatürk benimle birkaç kişiyi sona bıraktı. Gece üstüne bir hayli dedikodu yaptık. Çıkıp gideceğimiz sırada kendisine dedim ki:
-Şimdiye kadar sizin için yalnız yabancılar yazdılar. Biz yanınızdayız. Sizi onlardan daha iyi tanıyoruz. Müsaade eder misiniz, Yakup Kadri ile ben hayatınız ve eseriniz hakkında bir kitap hazırlasak?
Ferah ve uyanık bir bakışla beni süzdü:
-Dün geceyi yazacak mısınız?
-Canım efendim, bu kadar hususiyetlerinize girmeye ne lüzum var?
-Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılmam ki...Siz de başkalarının yazdıklarını tekrarlamış olursunuz.”

Niyazi A. Banoğlu’nun “Nükte ve Fıkralarla Atatürk” kitabından,
Şükrü Kaya’nın bir anısı;

“1925’te bir yaz günüydü. İzmir’de Kordonboyu’nda, Atatürk’e tahsis edilen evin mermer sofasında büyücek bir sofra etrafında toplanmıştık. İçiliyor ve konuşuluyordu. Kordon üzerindeki kapılar ve pencereler açıktı. Halk üstüste yığılmış içeriyi ve bizi seyrediyordu.
Başyaver Binbaşı Rusuhi kalktı pencereleri ve kapıyı kapattırdı. Gazi Mustafa Kemal, niçin kapatıldığını sordu.
-Halk bakıyor da onun için dediler.
Gazi, kapıların ve pencerelerin kanatlarını açtırdı ve sofrayı kapıya yaklaştırdı. Kadehini birkaç defa kaldırdı. Halkın şerefine içti. Dışarda bir alkış tufanıdır koptu. Vakit ilerledikçe halk dağılmaya başladı. Nihayet kimse kalmadı. Paşa:
-Rusuhi Bey, dedi. Haydi şimdi davet edelim bakalım kimse gelir mi? Halkın seyrinden, merakından değil, alakasızlığından, küskünlüğünden korkmalı. Şimdi onlara Mustafa Kemal içiyor, sarhoşun biridir derlerse, evet, biz onu gördük, başka neyi, ne günahı var, bize onu söyleyin derler ve beni müdafaa ederler..... demişti.
Atatürk’ün şahsı, işleri ve hayatı gibi sofrası da kimsenin müdafaasına ve himayesine muhtaç değildir. Onun hayatı bütün kusurlarıyla meydandaydı, gizli ve gizlenecek bir tarafı yoktu.”

Hasan Rıza Soyak “Atatürk’ten Hatıralar” kitabında anlatıyor;

“Atatürk, Halil ve Sırrı Bey’den aldığı mektuplardan bahsederek söze başladı. Bu bağımsız mebusların Meclis’teki faaliyetlerinin çok faydalı olduğunu söyledi. Sonunda kendilerinin tekrar bağımsız mebus seçilmelerine yardım etmenin muvafık olacağı mütalaasını ileri sürdü.
Recep Bey bu sözlerden pek sinirlenmişti; kendini tutamadı, hiddetle atıldı,
-Halil bey için diyeceğim yoktur. Fakat Sırrı Bey geçen devre zarfında, çok şiddetli tenkitlerde bulundu, adeta muhalefet yaptı. Birçok işlerde bizi güç durumlara düşürdü. Onun tekrar meclise girmesi katiyen doğru olmaz, dedi.
İsmet İnönü’ye gelince, o pek az, bazen bir iki kelime ile söze karışıyordu ama Recep Bey’in her cümlesini başıyla onaylıyordu.
Atatürk’ün kaşları çatılmış, dudakları büzülerek titremeye başlamıştı; asabileşiyordu, bununla beraber sonuna kadar sabırla dinledi ve ancak o sustuktan sonra konuşmaya başladı; sesinde
ve tavrında açık bir kırgınlık, daha doğrusu bir üzüntü vardı.
-Elbette konuşacaklar, elbette tenkit edecekler, dedi.
Biz bu arkadaşların Meclis’e girmelerini neden teşvik ettik ve hazırladık, Recep?...
Bir oyun olsun diye mi? Hayır efendim; bilakis biz onları gayet ciddi bir düşünceyle, işlerimiz hakkındaki fikir ve kanaatlerini açıkça söylesinler, yaptıklarımızı tenkit etsinler, yani yeri boş kalan muhalefetin, bir dereceye kadar olsun, vazifesini görsünler diye Meclis’e getirdik, öyle değil mi? O halde niçin sinirleniyorsunuz, neden şikayet ediyorsunuz? Yoksa kendinizden emin değil misiniz, icraatınızda müdafaa edemeyeceğiniz noktalar mı var?
Şunu açıkça söyleyeyim ki, benim katiyen böyle bir endişem yoktur, bütün yaptıklarımı her zaman, her yerde müdafaa edebilirim, dedi”

Niyazi A.Banoğlu’nun “Nükte ve Fıkralarla Atatürk” adlı kitabından
Sadi Borak’ın naklettiği bir anı;

“Genç bir öğretmen (Sabahattin Ali), bir akrabasının İzmir suikastinde mahkum edilmiş olmasının hıncıyla, Atatürk hakkında çok ağır ve hakaretlerle dolu bir şiir kaleme almış ve yargılanarak ceza almıştı. Aftan yararlanarak çıktıktan son yeniden kadroya girmek için dört bir yana başvuruyordu. Bir gün Bakan’ın (Hikmet Bayur) yanına gitti. Ehliyetli de bir gençti. Bakan,
-Oğlum, dedi, hakkınızda hiçbir şey yapamayız.
-Niçin yapamazsınız?
-Oğlum suçun doğrudan doğruya Atatürk’ün şahsına ait. Biz karar veremeyiz.
-Öyleyse ben Atatürk’ün karşısına çıkacağım.
-Hele biraz bekle. Pek inatçı imişsin. Bana bir hafta sonra yine gel.
Bakan bir akşam sofrada Atatürk’e meseleyi açtı.
-Hani efendim hakkınızda ağır bir hiciv yazan bir öğretmen vardı....
-Evet...
-Af kanunundan faydalanarak yeniden öğretmen olmak istiyor.
-Öğretmen yapılmasında bir kanun engeli var mıdır?
-Hayır, efendim.
-O halde niçin bana soruyorsunuz?
-İşlediği suç sizin hakkınızda.
-Aşk olsun sana.. Şahsi dargınlığım için kanun emirlerini yerine getirmenizden hoşlanmayacak kadar beni egoist mi sanıyorsun? Kendisini hemen ilk açılacak yere tayin ediniz.”

Gökhan Akçura’nın “Aile Boyu Sinema” kitabında Jale Hanım anlatıyor;

“1932 yılında İngiliz yapımı “Çanakkale Geçilmez” filminin Opera’daki galasına Atatürk 60 kişi civarındaki maiyetiyle gelmişti. Sinemadaki halk büyük halaskarı görünce ayağa kalkarak dakikalarca alkışladı. Filmin sonunda da caddeye kadar uğurladılar.
Atatürk locasına girdi. Baktı ki diğer localarda iskemle var. Kendi koltuğunu da kaldırttı. Film seyredildi, antrakt oldu. Babam da salona giriş kapısının yanında duruyor. Işıklar yanınca Atatürk onu gördü. Selanik’den tanıdığı için, ”Mehmet Rauf senin ne işin var?”dedi. Babam da,”Paşam Sinema benim” diye karşılık verdi. ”Sen bugüne kadar niçin gelip beni görmedin” diye sitem ettikten sonra babamı tebrik etti.
Daha sonraki günler, kaç yer tutulmuşsa parasını yollamış, bizimkiler almamış, ”O bizim şeref
misafirimiz” demişler. Ertesi gün yine yaveri gelip, ”Paşa, burası bir ticarethanedir, bu parayı alacaklar” demiş.

Prof.Yurdakul Yurdakul’un “Atatürk’ten Hiç Yayınlanmamış Anılar” kitabından,
Hafız Yaşar anlatıyor;

Atatürk her yıl Çanakkale’de şehitlerimiz için mevlid okuttururlardı.1932 yılında okunacak mevlidin Şehit Mehmet Çavuş Abidesi önünde ve İstanbul’un en meşhur hafızlarının iştirakiyle, görkemli bir şekilde yapılmasını emretmişlerdi. Bu durumu İstanbul Müftüsüne de telefonla ayrıca bildirmişlerdi. Mevlitten bir gün önce Hafız Kemal, Sadettin Kaynak, Hafız Burhan başta olmak üzere bir çok ünlü hafız, gazeteci ve fotoğrafçı Atatürk’ün seyahatlerinde kullandığı Gülcemal vapuruna gittik ve akşamm üzeri hareket ettik. Gece yatsıdan sonra vapurda iki hatim ve bir mevlid okundu. Sabah Gelibolu’da büyük bir kalabalık bizi karşıladı.
Karayoluyla Abidenin önüne geldik.Mevlid ve dualar okunurken birden hava bozdu ve bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başladı. Ben okumaya hiç kestirmeden devam ettim.
Sonunda İstanbul Müftüsü Hafız Fehmi Efendi dua ile mevlidi bağladı. İstanbul’a döndük.
Ertesi akşam Dolmabahçe’de Ata’nın huzuruna çıkıp etraflıca anlattım. Ayağa kalktı ve heyecanla masaya vura vura,
-Aferin hafızım, aferin sana. Din ve vazife ciddiyetini herkese göstermişsin, yağmurda bile görevine devam etmişsin. Aferin sana, aferin sana...diye beni defalarca tebrik etmişlerdi”

Muhafız Alayı Komutanı İsmail Hakkı Tekçe ve Halil Nuri Yurdakul anlatıyor;

“Tekke ve zaviyeler 1925 yılında kapatılmıştı. Buna karşın Atatürk, 1931 yılında gittiğimiz Konya’da Mevlevi ayinlerini görmek istedikleri için Mevlevilerin ayin davetlerini kabul etmiş ve oraya giderek bütün ayinleri dikkat ve hayranlıkla seyretmişlerdi.
Ayinlerin sonunda bir Mevlevi, sütunlardan birine yaslanarak davudi sesiyle çok güzel bir semai okudu. Bu çok gür ve davudi ses, ortamın loş ve mistikliği içerisinde hepimizi çok etkilemişti. Atatürk de salonda akisler yapan bu mistik semaiden çok etkilenip duygulanmışlardı. Ayinler bitip salondan ayrılırken Atatürk;
-Ne yazık ki, biz bu ibadet yerlerini ve kuruluşları kapadık. Ama bir amaç uğruna yaptık.
Halkı kandıran cahil din adamlarından, zavallı vatandaşları kurtarmak için yaptık. Keşke her dini hareket böyle ulvi gayeli olsa idi, biz tekkeleri kapatır mıydık..... demişler
ve İsmet Paşa’ya, Konya’dan;” Ülkemizin her tarafında bulunan eski eser ve uygarlıklarımızın ilmi olarak korunması ve bakımı” için telgrafla direktif vermişlerdi.”

22.11.2014 (Muzaffer'in Seçtikleri)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR