ANADOLU’NUN OTOKTON HALKI RUMLARIN HÂLİ  ( 2 )

Sibel ÖZBUDUN

ANADOLU’NUN OTOKTON HALKI RUMLARIN HÂLİ ( 2 )

GERİYE KALAN ANILAR!

 

Çocuk haykırırcasına bağırıyordu. “Yazıyor yazıyor, İstanbul Ekspress, Atatürk’ün evine bomba atıldığını yazıyor...”

Şaşkın gözlerle meydana bakıyor, mahşeri kalabalığa anlam vermeye çalışıyordum. Meydan iğne atsan yere düşmeyecek hâldeydi. Anıtın çevresinde, Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti’nden bir grup, ellerinde Türk bayrakları, Atatürk ve Celal Bayar büstleri ile “Allahsızları gebertin” sloganları atıyor, kamyonlar meydana yaklaşıyor, kasalarından atlayan insanlar demir çubuk ve sopalarla kalabalığa karışıyordu. Beyoğlu, sonbaharın hafif serinliğinde, bir çocuğun masum haykırışıyla, belki de tarihinin en sıcak gününe merhaba diyordu.

Beyoğlu’nda sabaha kadar açık olan genelde şoförlerin vardiyalarını beklediği kahveden sesler geliyordu. Masanın üzerine çıkmış bir adamın, “Siz ne biçim Türksünüz? Tüm halk ayaklandı, siz hâlâ oturmuş kart oynuyorsunuz” sözleri alkışlarla kesintiye uğrarken, Yervant Gobelyan uzaktan kahvedeki insanların ateşli kalabalığa katılmasını izliyordu. Küçük gruplar caddenin başında birleşerek büyüyor, “Dükkânların camlarını aşağı indirin” sesleri yankılanıyordu. Caddeye doğru ilerlerken, Katanos’un bakkalı ile Vafiadis’in kasap dükkânını görünce tanıyamadım. Yerle bir olmuştu. İnsanlar sırtlarında un, şeker çuvallarıyla kırılan camların arasından çıkıyordu.

Tuhafiyeci Saviadis, Mobilyacı Nikitas, Kunduracı Nazar... Ne hâldelerdi acaba şimdi...

İstiklal Caddesi’nde ilerlemek bir yana adım atmak dahi imkânsızdı. Ağa Camii’nin önünde gözlerini yolun karşısına dikmiş adam, ezan sesiyle irkildi. Camiden çıkanlar kalabalığa katılırken, bazıları da harap olmuş caddeyi ve öfkeli kalabalığı merak dolu gözlerle izlemekle yetiniyorlardı. Yanına yaklaşan birinin adını fısıldamasıyla kendine gelen Hicri Tan, sessiz bir şekilde polisleri işaret edip, “Saldırganlar, ellerindeki kürk mantoları yırtmaya çalışıyorlardı. Polis bıçağını vermedi ama mantoyu rahat yırtabilmeleri için biraz kesti,” diyordu…

Korku dolu gözlerle Lise’yi geçip Tünel’e doğru ilerlerken, polisler gördüm. Kuş uçturmuyorlardı. Sovyet Konsolosluğu’nun önü polis doluydu. Aralarından geçip Tünel’e vardım. Tünel’de kumaşçı Cevat Bey’in bağrışları ortalığı inletiyordu. Dükkânına saldırmaya çalışanlara, “Ben Türküm” diye haykırıyordu. Cevat Bey sonunda dayanamayarak, utanç içinde, pantolonunu indirip, sünnetli olduğunu gösterdi. Yüzü kıpkırmızıydı. Gözlerini indirdi ve yavaş adımlarla uzaklaştı.

Tarlabaşı’na indiğimde, Kalyoncu Sokak’ta, Vasiliadisler’in evinin önünde kapıcı Mehmet’i elinde Türk bayrağı ile beklerken buldum. Apartman sapsağlamdı. Mihail Vasiliadis “Mehmet, elinde Türk bayrağı ile apartmana kimseyi yaklaştırmadı. Kalabalığa burada Rum oturmadığını söyledi. Oysa apartmanda çoğunluk Rum” dediğinde, pencereden aynı Mehmet’i caddenin karşısındaki ev ve dükkânlara saldırırken görüyordum. Kafamı çevirdiğimde ise, sokağın köşesindeki fırının camlarının inmiş olduğunu fark ettim. Fırının sahibi, nam- değer Arnavut, umutsuz bir şekilde evine doğru gidiyordu. Her akşam fırını kapattıktan sonra arta kalanları karakoldaki polislere verecek kadar yufka yürekli bir adamdı. Arnavut, “Komiser bey bana, ‘Hiç bir şey yapamam, ben bugün polis değil, Türküm’ dedi” diye haykırarak koşar adımlarla uzaklaştı…

Tezer Özlü’nün dediği gibi, “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi”ydi…[28]

Giovanni Scognamillo’nun, “Başka bir gezegen gibiydi,”[29] notunu düştüğü söz konusu hâlden, zifiri karanlıktan geriye kalan anılar mı?

İşte birkaçı…

  • 6-7 Eylül 1955’te yağma olaylarını katıldığını söyleyen “Eski İstanbul kabadayısı” Mikdat Remzi Sancak o geceye ilişkin olarak aktarır: “Ben o sıralar İstanbul’da yeni sayılırım. Denizciydim. Mal taşırdım. Haydarpaşa Garı’ndan Eminönü hâline. Tesadüfen, o gün memleketten gelen bir arkadaşla Tophane’de muhallebi yiyorduk. Baktık insanlar koşuyor. Ortalık karıştı. Duyduk ki Atatürk ’ün evine bomba atmışlar. Millet galeyana geldi tabii. Dükkânların camlarını kırıp içerde ne var ne yok alıyorlardı. Polisler de vardı ‘kırın, saldırın!’ diye bağırıyorlardı. Biz de katıldık, n’apalım?

Ne kadar Rum, Ermeni, Süryanî, Musevi varsa hepsinin dükkânlarına girdik, evlerine daldık. Öyle bir kargaşa vardı ki, İstiklal caddesinde iki gün tramvay çalışamadı. Yola kumaşlar, perdeler, eşyalar atılmıştı. Bir ara baktım bir kuyumcu dükkânına saldırıyorlar. Ben de karıştım aralarına, vitrinde ne var ne yoksa doldurdum koynuma. Küpe, müpe, altın… Epey bir süre sonra gece 12 civarı asker geldi, biz kaçıştık. Gece de gayrimüslimlerin yaşadığı Adalar’a vapur kaldırdılar, insanlar doluşup oralara da gitti yağmacılık etmeye, ben gitmedim ama. Aldıklarımı teknenin altındaki mazgala gazeteye sarıp sakladım. Aldıklarımı diyorum ama aslında çaldıklarımı demem lazım, çünkü tekneye gidince yaptığımın hırsızlık olduğunu düşündüm. Niye aldım diye biraz pişman oldum. Sabah olunca baktım teknenin biraz ilerisinde bir kese altın, başka bir yerde üç tane beşi bir yerde Reşat. Aldım onları da…

Öyleydi, bir kargaşa olmuştu ki herkes ne çarptıysa kaldırdı. Düşün, o zaman tramvaylar 3 kuruş. Yozgatlı bir köylü vatmana bilet parası vermek için elini cebine atıyor. Bir tane binlik çıkartıyor. Vatman, ‘bozamam’ diyor. Adam tekrar elini atıyor, cebine bir binlik daha çıkartıyor. Köylü adam, bilmiyor ki parayı. Bir kere daha, bir kere daha, bitmiyor. Vatman polis çağırdı. Adamın üzerinden 40 tane binlik çıktı. Aslında olanlar olacak iş değildi”…[30]

  • Lefter’in evine bile saldırılmıştı. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu Lefter yaşadıklarını yıllar sonra şöyle aktarmıştı: “1955 yılının Eylül olayları sırasında başıma gelmişti böyle bir olay. Düşünün, Fenerbahçe’de yıldız olmuşum, milli takımdayım ve dünyanın dört bir yanına gidip çok sevdiğim memleketim için oynayıp duruyorum. Havalimanında bir maç dönüşü on binlerce kişi omuzlara alıyor. (…) Ama 6-7 Eylül’de Beyoğlu olaylarının bir benzeri de Ada’da oldu. Bir çapulcu sürüsü evimi bastı. Camları kırıyor, çocukların yattığı odaya taş atıp duruyorlardı. O kadar sinirlenmişim ki, şayet eve adım atsalar, elimdeki kuvvetli silahla birkaçını öldürebilirdim. Ama bir süre sonra gittiler. Günlerce ağladım…”[31]
  • Prof. Dr. Ayhan Aktar da, Mihalis Vassiliadis’in 6-7 Eylül olaylarında polislerle yaşadığı olayı şöyle aktarıyor. “Vassiliadis’in Beyoğlu’ndaki evine yakın bir fırın varmış. Sahibi Rum zannedilen bir Arnavut... Fırının karşısında da bir karakol... Fırıncı çöreklerin arta kalanlarını her akşam karakoldaki polislere verirmiş. O gece iki kişi fırının camlarını indirince komisere gitmiş. Komiser: ‘Hiçbir şey yapamam. Ben bugün polis değil; Türk’üm!’…”[32]

“Sokaktaki gürültü artmıştı, her şeyi yıkıp yağmalayan grup apartmana doğru yaklaşıyordu. Korkuyla kalkıp perdeleri çektiler, ışığı söndürdüler. Karanlığa sığındılar kurtulmak için. Olmadı.

‘Çünkü Türk evleri ışıkları açıyor. Pencerelerden dışarı çıkıp bağırıp çağırıyorlardı. Perdeleri kapatan evlerin Rum evleri olduğu belli oluyordu’ diyor Vassiliadis.

‘Evi gördüğüm zaman şaşırdım kaldım. Dört duvar vardı sadece, pencereleri bile söktüler’ diye anlatıyor 60 yıl önce çocuk gözlerinin tanıklığını İstanbullu bir Rum. ‘Felaketti. Aklım almadı bu işi. Nasıl olabilir? Nasıl olabilir’ sorgulamasında o gün küçük bir kız çocuğu olan kadın. 6-7 Eylül 1955’te İstanbul’da yaşanan vahşetin en hafif anlatımları bunlar.”[33]

O gün yaşananların kendiliğinden olmadığının altını çizen Vassiliadis, “Bunun yöntemi nefret söylemiydi. Gazeteler ve kitle iletişim araçları o dönemde Rumlara karşı nefret söylemiyle doluydu. Rumların bitmesiyle 6-7 Eylül ruhu çekip gitmedi. Hâlâ varlığını idame ettiriyor, gerektiğinde yeniden sahneye çıkartılıyor,” diye de ekliyordu…[34]

  • İHD İstanbul Şubesi, Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon’un açıklamasına göre, “90 yaşındaki rahip Hrisantos Mantas diri diri yakıldı. En az birkaç rahip bıçakla ve zorla sünnet edildi. Onlarca kişi linç edildi. Yalnızca İstanbul’da değil, İzmir ve Ankara’da da benzer olaylar yaşandı, üstelik Urfa, Mardin, Midyat’ta da Süryanîlere saldırıldı…”[35]
  • Rumlarla ilgili çok sayıda araştırması olan ‘Fındık’ lakaplı Ahmet Tanrıverdi’nin aktardıkları da şunlardı: “6 Eylül günü birçok insanın yediği içtiği ayrı gitmeyen Rumların dükkânlarını yağmaladıklarını gördüm. Büyükada’daki dürüst saygın dediğimiz bir sürü adam o gün her gün selamlaştıkları Rumların evlerini işyerlerini talan edip yağmaladı. Sokaklarda kiliseye yürümek isteyen kalabalık ‘Papazı sünnet edeceğiz’ diye slogan atıyordu. Öte yandan olaylar bittiğinde adada ‘6-7 Eylül zenginleri’ diye bir tabir ortaya çıktı. Rumların işyerlerinden yağmaladıklarıyla ev, araba alanlar oldu. O gün Türkiye tarihin en utanmaz, en unutulmaz senaryolarından birini yaşadı.”[36]

“Kaynaklardan bildiğimiz üzere özellikle Rum kadınlarına tecavüz ediliyor. Evlerinin kapıları baltalarla kırılıp, camları indirilip giriyor saldırganlar. Eşyalarını yağmalıyorlar, bavullarını bıçaklıyorlar, ve kızlara, kadınlara tecavüz ediyorlar. Balıklı hastanesinin başhekimi hastanede 60 kadının tecavüz nedeniyle tedavi gördüğünü söylemiş. Bu sayı yanıltıcı olabilir. Pek çok kadının bu iğrenç tecrübeyi saklamış olduğu, hastaneye gitmediği olası.

Bir doktorun raporundan o günlerdeki hastanenin havasını soluyoruz: “O gün çok tecavüz oldu. Kadınlar sonradan Yunan Konsolosluğunu haberdar ettiler. O zaman polisler sivil olarak bana geldiler, doktor olduğum için. Hastaneye gittik, ama kadınlar orada susuyordu. Bunun üzerine polise sordum:

‘Evli misin?’ ‘Evet’ dedi. ‘Bir gecede 500 kişi senin karını ya da kızını taciz etse, sen ne anlatırdın?’ Susacağını söyledi... Bu genç kızların pek çoğu sonra evlendiler. Delikanlılar, bundan sorumlu olmadıklarını söyleyerek, buna rağmen onlarla evlendiler…”[37]

  • İshak Alaton da aktarıyor: “Benim bir erkek kardeşim var. 1955 yılının ekim ayında İsveç’e gitti, hiç dönmedi. 25 yaşındaydı ve Türkiye defterini kapattı. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde başarılı bir asistandı. 6 Eylül günü Taksim’e çıkıyor, Beyoğlu’na yürüyüp kitap almak üzere. Tam yolun ortasında karşıdan bir güruhun dükkânların camını çerçevesini indirerek yaklaştığını görüyor. Hemen bir apartmanın girişine sığınıyor. Önünden geçen güruh ona dokunmuyor çünkü apartman girişi, onların amacı dükkânları yıkmak. Saatlerce o köşede kalıyor. Ve Beyoğlu’nun yıkılışını birebir yaşıyor bu çocuk. Geceyarısı eve gelebiliyor ve ertesi gün ‘Ben artık bu ülkede yaşayamam, Türkiye’yi silmek istiyorum’ diyor”...[38]
  • Celal Üster’in anılarına gelince: “Eylül’dü. Büyükada’daydık. Madam İsmaro’nun Çankaya’daki evinde kalıyorduk. 6 Eylül akşamı ailece evdeydik. Madam İsmaro’yla kızı Aleka üst katta oturuyorlardı. Özellikle İskele ve Kumsal’da Rumların dükkânları ve evlerinin yağmalandığı söyleniyordu.

Işıkları söndürmüş, bekliyorduk. Gecenin sessizliğinde bahçe kapısının oradan sesler duyuldu. Karanlığın içinden görüldüğü kadarıyla 20-30 kişilik bir güruh. ‘Burası da Rum evi! Dalalım içeri!’ Bir başka ses: ‘Yok, olmaz. Burayı geçelim. Burada Sırrı Bey’ler (dedem) oturuyor.’

Çekip gittiler. Sonradan bizimkiler, çapulcuların eve girmesini engelleyenin manavın çırağı olduğunu öğrenecekler. Eh, ne de olsa ‘Sırrı Bey’ler’ Türk, üstelik ‘yağlı müşteri’, hem bahşişleri de yabana atmamalı...

Ertesi sabah İskele’ye inip Çarşı’nın içinden Kumsal’a doğru yürüdüğümüzde, Rumlara ait tekmil dükkânların talan edilmiş, Rum evlerinin çoğunun kapı ve pencerelerinin kırılmış olduğunu görecektik.

O gün topu topu 8 yaşındaydım. Demek, sesler ve görüntüler olanca dehşetiyle belleğime kazınmış. 1955 yılının 6 ve 7 Eylül günlerinin, yalnız Büyükada’da değil, tüm bir İstanbul ve İzmir’de yaşanan gözü dönük saldırganlığın yüz karası olarak yakın tarihimize geçtiğinin ayırdına çok sonra varacaktım…”[39]

  • İnkılap Kitabevi’nin 63 yıllık çalışanı Onnik Şenorkyan da yaşadıklarını şöyle anlattı: “Sabah olup da dışarı çıktığımızda sokakta adım atacak yer kalmamıştı. Sokakta piyanolar, yataklar, koltuklar, tabak, çanak, her şey vardı. Kumkapı sahilinin oradaki kilisenin çanını söküp yolun ortasına atmışlar. İnanılmaz bir geceydi. Çok acılar çektik...”[40]
  • Baskın Oran’ın anıları da şöyleydi: “İzmir’de o kargaşada on yaşında çocuk, cahil cesareti, ‘Nereye götürüyorsun onları?’ diye sormuşum. Ablamın koluma anında bastığı çimdiğe rağmen, herif de demiş: ‘Denize atmaya götürüyom!’ Kordon’dan denize otomobil ve kuyruklu piyano atıldığını bu gözlerimle gördüm!”[41]
  • Nihayetinde İnal Batu’nun dediği gibiydi hemen her şey: “6 Eylül öğleden sonrası Kalamış’tan yakın dostlarla birlikte büyük bir panik içinde Beyoğlu’na indik. Tanık olduğumuz vahşet sahneleri yaşamımız boyunca bizi bırakmadı

Bu topraklar üzerinde çeşitli etnik ve dini gruplar olarak asırlarca kardeşçe yaşadığımız masalının ne kadar asılsız olduğunun en korkunç ve yüz kızartıcı örneklerinden biri de 6-7 Eylül faciasıdır…

O, gerek bir devlet komplosu olarak, gerek masum Türk vatandaşlarına karşı uygulanan kitle hâlinde şiddet harekâtı olarak tarihimizde en kara sayfalardan birini ilelebet muhafaza edecektir.

Hiçbir tarihçi ve yorumcu bu vahşeti mazur görmek için mazeret uydurmaya çalışmasın. 6-7 Eylül bizzat Türk devletinin sahneye koyduğu utanç verici bir olaydı…”[42]

 

III.2) SONRASI MI?!

 

Tüm bunlardan sonra mı?

10 Eylül 1955’te Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın himayesinde bir yardım komitesi kuruldu. Bankalardan, şirketlerden ve derneklerden baskıyla bağışlar toplandı. Bağışlar Hıristiyan halkla dayanışmaktan çok, saldırıların sonucu nedeniyle zora girmiş devlete destek veren bir vatanseverlik olarak algılanıyordu. Hasarların ancak yüzde 10’u kadar bir tazminat ödendi. Mağdurlar bu ödemelerin gerçek bir telafiden çok, dünya kamuoyuna yönelik göstermelik bir tavır olduğu düşündüler.

Hükümet, saldırıların sorumluları olarak komünistleri gösterdi ancak bu açıklama tatmin edici bulunmadı. 7 Eylül’de komünist olarak bilinen ve aralarında Aziz Nesin, Asım Bezirci, Muzaffer Amaç, Hasan İzzettin Dinamo, İlhan Berktay, Müeyyet Boratav gibi isimlerin bulunduğu 48 kişi askerlerden ve askerî hâkimlerden oluşan özel mahkemece tutuklandı. Ancak komünistlerin bu saldırılarla ilgili olduklarına ilişkin bir delil yoktu. Nitekim 1955 yılının sonuna kadar tutuklu komünistler diğer birçok tutuklu ile birlikte serbest bırakıldılar.

“Kıbrıs Türktür Cemiyeti”, Başbakan Menderes’in teşvikiyle 2 Ekim 1954’te resmen kurulmuştu. Türk kamuoyunun Kıbrıs sorununa ilgisini yansıtması beklenen bu cemiyetin faaliyetlerine hükümet finans destek sağlıyordu. KTC, öğrenci ve gençlik örgütleri ile yoğun bir işbirliği içindeydi. Kurucu üyelerinden büyük bir kısmı Türkiye Milli Gençlik Teşkilâtı (TMG) ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) üyelerinden oluşuyordu. Cumhuriyetin kuruluşundan beri gençlik örgütleri devlet tarafından yönlendirilip kullanılıyordu. Öğrenci örgütlerinde çok sayıda Milli Emniyet Hizmetleri (MAH) üyesi de yer almıştı.. KTC, ayrıca milliyetçi çizgideki sendikalarla da işbirliği içindeydi. Ancak soruşturma ve yargılamalarda bu ilişkilerin üzerinde durulmamış, MAH’ın olaylardaki rolü araştırılmamış, yargılamalar beraat kararlarıyla sona ermiştir.

Kıbrıs’ta sivil direnişi örgütleyen isim olarak bilinen ve 1971’de Özel Harp Dairesi’nde görev yapan emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na “6-7 Eylül olayları Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmedir” şeklinde beyanat veriyordu. Özel Harp Dairesi 1953 yılında Seferberlik Tetkik Kurulu olarak kurulmuş daha sonra bu adı almıştı. Bu itiraftan 6-7 Eylül’ün arkasında Seferberlik Tetkik Kurulu ve askerin yönetiminde olan MAH’ın bulunduğu anlaşılmakta. MAH, hem Selanik’teki bombalama eylemine hem de olayların kışkırtıcısı bir biçimde İstanbul Ekspres Gazetesi’nde duyurulmasına katılmıştı. Selanik’teki Türk azınlığın bir üyesi olarak yaşayan ve hukuk eğitimi gören, aynı zamanda da MAH çalışanı olan Oktay Ergin eylemci olarak Yunan makamlarınca tutuklandı, ancak daha sonra serbest bırakıldı. 22 Eylül 1956’da İstanbul’a getirildi. MAH içinde çeşitli görevler yaptıktan sonra önce kaymakam sonra vali oldu. İstanbul Ekspres Gazetesi’nin sahibi Mithat Perin de önce tutuklanıp sonra serbest bırakıldı. Perin’in MAH ile işbirliği yaptığı 1960’ta MAH’a mali yardım talebiyle yazdığı bir mektuptan anlaşıldı. Dış kamuoyu, hükümetin Londra Konferansı üzerinde baskı oluşturmak amacıyla olayların hazırlanmasına yeşil ışık yaktığına ancak olayların vardığı boyutun hükümet için de sürpriz olduğuna inanmıştı. Yassıada’da Menderes ve diğer DP’liler 6-7 Eylül olayları nedeniyle yargılanırken, Yüksek Adalet Divanı, Seferberlik Tetkik Kurulu’nun ve ordunun bir parçası olan MAH’ın rolünü taleplere rağmen araştırmaktan kaçındı ve DP hükümeti tek sorumlu olarak gösterildi.

6-7 Eylül olaylarından sonra gayrimüslimler devlete olan güvenlerini kaybettiler. Bunun sonucu olarak göçler başladı. 1955 yılında Türkiye’de 79.691 Rum yaşarken bu rakam 1965’te 48.096’ya indi. Yahudilerde bu rakam 33.000’den 23.000’e, Ermenilerde ise 70.000’den 56.376’ya düştü.

Başlangıçta, Türk hükümeti gayrimüslimlerin ekonomiden sermayelerini çekmelerini engellemek amacıyla göçleri frenledi. Saldırılardan hemen sonra gayrimüslimlerin servetlerini yurt dışına transfer etmeleri yasaklandı. Sermaye ihracının önlenmesi kitleler hâlinde göçü engelledi.[43]

Atina’daki İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu Başkanı Nikolaos Uzunoğlu, “O dönem yaşananlar için her kesim empati kurmalı,” deyip, bugün İstanbullu Rumların yüzde 98’inin diasporada yaşamak zorunda kaldığını ifade etse de[44] T.C açısından değişen bir şey olmamıştı…

 DEVAM EDECEK

12.09.2020 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

ANADOLU’NUN OTOKTON HALKI RUMLARIN HÂLİ

KİMİNİN DÜŞÜ, ÖTEKİNİN KARABASANIDIR

İKTİDARIN “KAYIKÇI DÖVÜŞÜ”: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

KADINLAR “SAVAŞ GANİMETİ” Mİ?

PANDEMİYLE GELEN(LER): DİSTOPYA MI, ÜTOPYA MI?

KAPİTAL’İN DİYALEKTİK MATERYALİST YORUMU

GEZİ/ HAZİRAN HAKİKÂTİ

“KADIN(LIK) BİLİNCİ” Mİ? (GENÇ BİR KADIN ARKADAŞIN SORUSUNA YANIT

“YASAM KÜÇÜKLERİMİ KORUMAK, BÜYÜKLERİMİ SAYMAK !