Ah Şu Benim Tuhaf Akyollularım ( İNCİLİ PINAR )

Fevzi Günenç

Ah Şu Benim Tuhaf Akyollularım ( İNCİLİ PINAR )

Sazı elimize yine biz alalım:

Balta ustamızın bıraktığı yerden türkümüze devam edelim.

İncilipınar’ın çok farklı izlenimleri vardır bende. Kim bilir kaç anı’mı paylaşmıştır bu pınar.

Bir kere deredeki onlarca pınardan farklıdır İnilipınar. Hangi Belediye başkanı akıl etmişse, iyi etmiş, burayı bir heykel kaidesine dönüştürmüş.

İncilipınar’ın üç musluğu vardı. Musluk değil de olup desek dha doğru olur herhalde. Zira bu oluklardan gece gündüz demeden buz gibi sular akardı.

Bir zamanlar bu yöreyi mesken tutan menteciler, içtikleri mavi ispirtonun ciğerlerini yakması sonucu, içlerini serinletmek için ağızlanırını İncilipınar’ın oluklarına dayayıp kana kana bu sudan içerlermiş.

İlgililer bir ara yöreyi menticilerden arındırır. O zaman kent halkı özellikle de Akyollular, yakınlığı nedeniyle Alleben’i mesire yeri olarak değerlendirimeye başlamıştı.

Hayırsız konuklarının yanı sıra hayırlı konuklarının da mesken tuttuğu olmuş burayı. Mangalı kapan  cartlak kebapçıları, kasaphaneden aldıkları taze karaciğer’i sırtlayıp Alleben’in bir köşesini kendileri için ekmek teknesi olarak seçerlermiş.

Candan bir arkadaşım olan Eczacı Cuma Kara anlatmıştı:

Bu ciğer kebapçılarını, yanlarında muhakkak bir çırak bulundururlarmış. Bu çırak da genellikle evin oğlu olurmuş.

Öyküsünü anlatacağımız Akyollu Mameda’nın ne yazık ki kendisine çıraklık edecek bir oğlu yokmuş. O zaman evin biricik kızı olan Firdevs atılmış.

“Ben sana çırak olurum baba.”

Fikir fena değil ama ya el gün ne der. Kız çocuğunun çırak olarak çalıştırıldığı o güne de görülmüş işlerden değil.

Sonuunuda karar verilir.

“Amaaan, el gün ne derse desim. Firdöös bugünten sonra benim çırağımdır.”

Baba kız artık Alleben’e birikte gidiyorlar. Firdös mekan tuttukları yeri sürüpür arındırır. Mangala Mektep üstündeki fırıncı İbrahm Halil amcanın fırınından yanmış köz ateşleri bir tenekeyle çalışma yerlerine taşır.

Baba ciğerleri doğrayıp şişlere saplarken o da “Ciğer dürümüne katık olsun,” diye salata hazırlar.

Firdös kızın salatası da salatadır ha! Sırf cartlak kebabını bir yana bırakıp onun salatasını yiyeme gelenler bile oluyor.

Günün her satinde müşterisi olmaz cartlakçıların. Müşterinin gelmesini sabırla bekleyeceksin. Beklerken ise fırından alınan ateş körelmesin diye üstünü külle kapatacaksın.

Öteden müşteri görününce Akyollu Mamedâ kızına komutu verir:

“Yelle kızım Firdööös! Çıraya ya koy, yağlı müşteri geliy.”

Ne çırası, ne yağı? Çıra mıra yok ortada. Gece mi ki olsun. Bu ai sözün süsü.

Frdös közlerin üstündeki külleri ustaca sıyırır, kor ateşi ortaya çıkartır. Közleri yellemeye başlar. Bundan sonrası artık müşteri kaç şiş  cartlak istediyse mangalın üstüne konup cızır cızır pişmesini beklemek olacaktır.

Cartlakçlar sadece karaciğer kebabı satmazlar. Yürek, börek, boğazaltı,gırtlak; ne kadar sakadat varsa hepsini bulundururlar.

Müşteri hangisini isterse onu pişirip isteğe göre ya kalaylı bakır sahan içinde ya da dürüm yaparak sunarlar.

Dahası var: Ülkemizin hiçbir yöresinde akciğerin değerlendirildiği görülmemiştir. Çöpe atılır, sokak   hayvanlarına verilir.

Bizim cartlakçılarımız sihirli parmaklaryla akciğere bir dokunur, onu dünyanın sevilen yiyeceklerinden birine dönüştürürler. Bunun adı artık kavurmadır.

Kavurma dürümü yemek ayrıcalıklı bir keyiftir. Hemen hemen her müşteri, ısmarladığı kebap pişinceye dek, kazandaki sıcacık kavurmadan bir dürümü haklar.

Kilis’te de ünlüdür cartlakçılık. Hele hele kavurma, orada da tadına doyulamayan bir yiyeceğe dönüşür.

Orada sabah kahvaltısında kavurma dürümü, ardından da cartlak kebabı yemek adeta gelenekselleşmiştir. Kimi Kilisliler bu konuda birbirine takılır.

“Nerden gelorsun ağey?”

“Kala duvarının dibiinden, kavuma yiimeden gelorum.”

“Nasıl, yağlı mıydı bari?”

“Yağlıydı yağlı… Yağı sakkalımdan akordu…”

Bizim kentte kavurmanın onca yağlısı pek makbul değildir. Ama tadı yirne de Kilis kavurmasından geri kalmaz.

Bir de şunu unutmamak gerekir: Cartlak kebabı olsun, onun şerikleri olsun kesilikle koyun, kuzu etinden özgesiyle yapılmaz bizde.

Taşra illerde büyükbaş hayvanların sakatlarıyla da cartlak yapılır. Ama büyükbaş hayvanların ciğerleri hem sert sert hem de lezzetsiz olur.

Bu nedenle Gaziantep’teki lezzeti hiçbir kentteki ciğerciler tutturulamaz. Kilis hariç.

İncili Pınar diyorduk.

Ramazan akşamlarında, orucu bu gibi sula açmak hoş olur. Bizim evde bu gibi suyu sağlaymakla görevli olan kişi benim.

Yaşım daha 10-12 de olsa, annem iftardan yarım saat adar önce kalaylı küçük su satılını elime tutuşturur:

“Haydi oğlum, bir koşu git, İncilipınardan su getir. Orucumuzu  buz gibi suyla açalım.”

İncilipınar’a, Sadık Çavuş Sokağındaki evimizin tam karşısındaki bostan arası yolundan gidilir. Ben giderken elimdeki satılı sallaya sallaya koşarak geçirdim o yolu.

Geri dönüşlerimde ise uzun adımlar atsam da koşmaz, bir damlasının bile dökülmesine olanak vermeden o inci değerindeki suyu evimize ulaştırırdım

Annem öperek ödüllendirirdi beni.

Bakırcı Ayvaz amcanın evinde kiracıydık o yıllarda. Alttaki mutfağımızın üstü balkon gibi kullandığımız yazlığımız vardı.

Annem buraya kimleri, döşekleri serer, sofrayı kurardı. Orucu açmak için iftar vaktinin gelmesi beklenirdi. Bunu haber veren ise kaledeki topun patlatılması olurdu.

O saate kadar ünün son ışıkları altında otururduk. Top atılır atılmaz balkonumuzun elektiriği yakarak soframızı aydınlatırdık.

Erkek kardeşim Yalçın, benden beş yaş kuçuk. Evde çocukların yapması gereken bütün işlerin bana yaptırılmasına kızardı.

Kendisi de bir şeyler yapmak isterdi. Bu nedenle, top atılır atılmaz babamdan izin ister, balkonun fiş takılarak yanması sağlanan elektriğini yakma işini üstlenirdi.

Bir defasında nasıl olduysa dikkatsizlik etmiş, elektrik çarpması böyle bir yalayıp geçmiş kendisini.

Bağırtısını duyunca iftarı falan unutup hepimiz ona koştuk. Yattığı yerden bize gülümsüyordu küçük kardeşim:

“Ceylan çarptı beni… (Ceryan demek istiyor.) Ama elektriği de yaktım. Yandı değil mi baba? Yanıyor değil mi anne?”

Annem onu kucaklayıp öpe öpe balkona taşırdı. Yalçın ise kendisini elektrik çarpmış olduğunu çoktan unutmuştur. Çünkü annesinin kucağındadır o anda.

 

15.03.2019 (Fevzi Günenç)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR