2019: YERKÜREDE VE COĞRAFYAMIZDA İŞÇİ SINIFI(MIZ)[

2019: YERKÜREDE VE COĞRAFYAMIZDA İŞÇİ SINIFI(MIZ)[

“Umutsuzluk yasak

Yılgın türküler söylemek de

Çünkü yürüyor umudun ordusu

Umutsuzluğu kurşuna dizerek”[2]

 

Friedrich Engels’in, “Bir sınıf olarak burjuvazinin de zorbalığıyla yüz yüze gelirler; burjuvazi onları insan olarak değil nesne olarak görür; insani varlık olarak değil ‘emek’ ya da ‘el’ olarak görür,”[3] diye betimlediği; dünyanın lanetlilerinin kurtarıcısı proletaryaya dair çok şey söylendi, söyleniyor da; ancak bunlardan en önemlisi, “Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler,”[4] biçiminde formüle edilen misyonudur.

Onun bu misyonu tarihseldir ve “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir… Burjuvazi kendisine ölüm getiren silahları yaratmakla kalmamış; bu silahları kullanacak insanları da varetmiştir, -modern işçi sınıfını- proleterleri… Şu hâlde, burjuvazinin ürettiği, her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarıdır. Kendisinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır,”[5] tesbiti hâlâ aktüeldir.

Çünkü “Fabrika işçisi tüm sömürülen halkın ileri temsilcisidir, ne daha az, ne daha fazla ve temsilci olarak bu görevini örgütlü, sebatlı bir mücadelede gerçekleştirmesi için herhangi bir perspektife kapılması gerekmez; bunun için sadece onu durumu hakkında, onu ezen sistemin politik-ekonomik yapısı hakkında ve bu sistem altında sınıf antagonizmasının zorunluluğu ve kaçınılmazlığı hakkında aydınlatmak gereklidir. Kapitalist ilişkilerin bütün sistemi içinde fabrika işçisinin bu konumu onu işçi sınıfının kurtuluşu için tek savaşçı hâline getirir, çünkü yalnızca kapitalizmin en yüksek gelişme aşaması makineli büyük endüstri, bu mücadele için gerekli maddi koşulları ve sosyal güçleri ortaya çıkarır.”[6]

Ve Karl Marx’ın, “Devlet içindeki bütün savaşımlar demokrasi, aristokrasi ve monarşi arasındaki savaşım, oy hakkı uğruna vb. savaşım, çeşitli sınıfların yürüttükleri gerçek savaşımların büründükleri aldatıcı biçimlerden başka bir şey değildir,”[7] notunu düştüğü geniş spektrumda; “İşçilerin mücadelesi, ancak bütün ülkelerin işçi sınıfının başta gelen temsilcilerinin tek bir sınıf olarak kendilerinin bilincine vardıkları ve tek tek patronlarla değil de, tümüyle kapitalist sınıfa ve o sınıfı destekleyen hükümete karşı yönelmiş bir mücadeleye giriştikleri zaman sınıf mücadelesi hâline gelir,” saptamasına V. İ. Lenin’in altını çizerek eklediği üzere:

“İşçiler, başkalarının emeğiyle geçinenlere karşı tek insanmış gibi birleşmelidir, işçiler kendileri ve bütün mülksüzleri bir işçi sınıfı hâlinde, proleterya sınıfı hâlinde birleştirmelidir. Mücadele işçi sınıfı için kolay olmayacaktır,[8] ama böyle bir mücadele mutlaka işçilerin zaferiyle sona erecektir. Çünkü burjuvazi ve başkasının emeği ile yaşayanlar halkın çok küçük bir bölümünü oluşturur. İşçi sınıfı ise halkın ezici çoğunluğudur. Mülk sahiplerine karşı işçiler - bu binlere karşı milyonlar demektir.”

Söz konusu tabloda işçi sınıfı kapitalist toplumun yıkıcı ürünü ve sonuna kadar devrimci olan tek sınıfıdır. İşçi sınıfının kapitalistler sınıfına karşı evrensel ve yerel ölçekli bu mücadelesi, sadece fabrika işçilerinin değil, sermaye birikiminin egemenliği altındaki tüm kolektif proletaryanın mücadelesine bürünür. 

Bu büyük sınıfsal mücadele ancak, sermaye egemenliğinin ve sınıflı toplumun bir uzantısı olan devlet iktidarının zora dayalı bir devrim yoluyla işçi sınıfına geçişiyle; tüm fabrikaların, işletmelerin, makinelerin, toprağın ve maden ocaklarının tüm topluma maledilmesi yani toplumsallaştırılmasıyla anlamlandırılabilir.

Çünkü toplumsal devrim, işçi sınıfının kurtuluşunun temel koşuludur. Bu devrim, özel mülkiyetin, sömürünün, baskının, sefaletin, eşitsizlik, haksızlıkların ve bunların beşiği olan kapitalist sınıflı toplumun ölüm çanı ve sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız yeni dünya güzergâhında ileri adımların atılmasıdır.[9]

İfade ettiklerimiz, postmodern kurmacanın “emek değer teorisini, değer, artı değer yasalarını da berhava etmeye kalkışan fantezilerin” ya da “proletarya olmaktan çıkmış proletarya zırvaları” indinde “dogmatik” gözükse de; Karl Marx ile Friedrich Engels ‘Merkez Komitesi’nin Komünist Birliğe Çağrısı’ndaki, “Bizim için sorun özel mülkiyetin herhangi bir değişikliğe uğratılması değil, olsa olsa yok edilmesidir; sınıf karşıtlıklarının üzerinin örtülmesi değil, sınıfların ortadan kaldırılmasıdır; mevcut toplumun iyileştirilmesi değil, yeni bir toplumun kurulmasıdır,” ifadeleri yolumuzu aydınlatmaktadır hâlâ!

Ancak şunları da atlamamak kaydıyla: Evet işçi sınıfı uluslararasıdır; onun bu karakteri, farklı ülkelerde benzer sömürü koşullarında çalışması, aynı sömürüye tabi tutulmasından kaynaklanır. Yani bu sömürüye karşı özünde aynı mücadeleyi verir. Ancak farklı ülkelere ve farklı uluslara mensup olduğundan mücadelesi biçimsel olarak farklı koşullarda devam eder: Özde aynı sömürü, biçimde farklı ülkeler söz konusudur. Bu kapsamda her coğrafyanın işçi sınıfı öncelikle kendi burjuvazisine karşı mücadele edecek, söz konusu mücadeleyi verirken de, işçi sınıfının uluslararası birliğini gerçekleştirmeye çalışacaktır.

Ama burada durup Mike Davis’in,[10] “Dünyanın lanetlilerinin” anlamının yeniden belirlendiğini proletaryaya, neo-liberalizm koşullarında sayıları hızla katlanan esnek ve güvencesiz çalışanlarla, geçinmek için suç işlemek zorunda kalanları da eklemek gerektiğini söylediği hâle dair parantez açmak gerek:

Neo-liberal küreselleşme sürecinde küresel imalatın yer değiştirmesiyle, geleneksel işçi sınıfı inanılmaz boyutlarda ekonomik ve siyasal olarak güç kaybetti.

Buna paralel olarak ücretler düştü, taşeronlaşma yaygınlaştı, otomasyonun etkisiyle istihdam aşındı, hizmet işleri güvencesizleşti, beyaz yakalı işler dijitalleşti, kamuda sendikalı istihdam geriledi. İstihdam daralırken ve yeni sömürü biçimleri devreye girerken de sermaye büyümeye devam etti. Neo-liberal süreçte işçi sınıfının dayanışma kültürü aşındı ve zehirlendi. Bugün artık ana ekonomilerde bile iş güvencesinin son kırıntıları tehdit altında.

Davis, neo-liberal küreselleşmenin, kentleşmenin sanayileşme ile, geçimin de ücretli istihdamla bağını kopardığını, “işsiz büyümenin” bir sonucu olarak da devasa boyutlar kazanan göçle karşı karşıya olduğumuzu hatırlatarak şu tespiti yapar: “Göçmenlerin yeniden modern üretim ilişkilerine entegre edilmeleri olasılığını zayıf görüyor. Bu insanların gidebilecekleri yer, sefil sığınma kampları ve işsiz çevresel varoşlardır. Çocukları ise oralarda ancak fahişe olmayı ya da araçlı bombacı olmayı hayal edebilirler.”

O, bu noktada Karl Marx’ın uyarılarını hatırlatır: “Üretici emeğin amacı üreticilerin var oluşu değil, artık değer üretimi olduğu için, artık değer üretmeyen her türlü emek kapitalist üretim açısından gereksiz ve değersizdir.”

Kapitalizmin gözündeki bu “gereksiz insanlığın” kaderinin, XXI. yüzyılda Marksizmin ana problemi hâline geldiğini belirten Davis, “geleneksel işçi sınıfının ömrünü tamamladığı” biçimindeki post-Marksist düşüncelere karşı çıkarken; “Elveda Proletarya” yaklaşımlarını da korkunç bir hata olarak niteler. Ancak geleneksel işçi sınıfının eylemlilik olarak bir gerileme içinde olduğunu kabul eder.

Hindistan’daki büyük çıkıştan Tunus,[11] Güney Afrika[12] örneklerine;[13] veya Flormar, Cargill, Tariş, Sibaş işçilerinden, fabrika ve işletmelerde filizlenen komitelere;[14] işçi sınıfının kurtuluşunun kendi eseri olacağını bir kez daha öğreten filizlerle, “gerilemenin durdurulup”, “sınıftan kaçış”ın nihayete erdirilmesi yani sınıfla buluşmanın yeniden gündem maddesi olması; XXI. yüzyılın devrimcilere sunduğu müthiş bir imkândır.

Michael Zweig, özellikle II. Dünya Savaşı’nın ardından Amerika’da, işçi sınıfının sınıfsal-kitlesel varlığının, toplumsal olarak ezici çoğunluk olduğu gerçeğinin gözlerden uzak tutulduğunu, tutulmaya çalışıldığını anlatırken; “ABD’de toplumsal sınıfların olmadığı, dolayısıyla işçi sınıfı diye bir sınıfın da bulunmadığı fikrinin, her toplumsal düzeye nasıl egemen kılınmaya çalışıldığını” kitabın önsözünde “Toplumsal sınıflardan söz eden bir öğrenciyi ‘bu ülkede tek sınıf var o da okuldakiler’ diyerek,”[15] sınıftan kovan profesör örneğiyle somutlaştırırken; post-modern zamanlardan söz eder gibidir sanki…

Dünyada ve coğrafyamızda da aşılıp, hesaplaşılması[16] gereken bu hâldir![17] Çünkü neo-liberal kapitalizm, tüm yerkürede geçimlik temelleri yok ederek ve yığınları mülksüzleştirerek devasa bir proletarya yaratmaktadır. Ve günümüzün en hızlı büyüyen sınıfı, bu kolektif proletaryadır; “prekarya” (dedikleri) değil!

 

  1. I) DÜNYA

 

Kolektif proletaryanın gerçeğiyle betimlenen yerkürede, -‘Dünya Kalkınma Raporu’nun 2019 taslağına göre,- kapitalizmin XXI. yüzyıldaki gelişim özelliklerinin en başında küresel mülksüzleştirme gelmektedir. 1990 sonrası neo-liberal dönemde küresel ücretli emek piyasalarında işçi sınıfı yaklaşık iki misli büyümüş; işgücünü küresel rekabet koşullarında satarak geçinen emekçilerin sayısı 1.5 milyardan, 3 milyar kişiye ulaşmıştır. Küresel çapta işsizlik oranının yüzde 7 civarında olduğu günümüzde, kapitalizm bu devasa yedek işsizler ordusunun olanaklı kıldığı baskı ve şiddete dayalı emek aleyhtarı politikaları uygulama olanağı elde etmiştir.[18]

Eşitsizliğin derinleşerek yaygınlaştığı dünyada ‘Uluslararası Çalışma Örgütü’ (ILO) verilerine göre, 1970’lerin sonlarından beri 133 ülkenin 91’inde, milli gelirleri içinde ücretlilerin payı sürekli olarak düştü. Şirketler maliyetlerini düşük tutarak mallarını daha ucuza satabilmek için ücretleri düşük tutma eğilimi içine girdiler. Buna karşın şirketlerin elde ettikleri kârların milli gelir içindeki payı büyüdü. IMF ve ‘Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nde (OECD) de benzer rakamlar var. Sonuç: Giderek artan gelir eşitsizliği, azalan talep ve işgücü verimindeki artışın azalması oldu.[19]

Bu tabloda ILO verileri dünya nüfusunun yüzde 55’inin herhangi bir sosyal güvencesinin olmadığını vurguluyor. Sosyal güvenceden yoksunlar 4 milyara ulaşmakta; bu rakam Sahra Altı Afrika ülkelerinde nüfusun yüzde 87’sine değin uzanıyor. Bu koşullarda uluslararası düzeyde günde 1.90 dolar olan “aşırı yoksulluk” sınırının altında yaşamını sürdürme mücadelesi veren 300 milyon yoksul emekçi bulunuyor.

ILO, küresel boyutta genç işsizlerin sayısının 64 milyon; aşırı yoksulluk altında çalışan genç işçilerin sayısının da 145 milyona ulaştığını belgeliyor.

Diğer yandan OECD ülkeleri arasında işsizlik oranındaki gerileme devam etmekte. İşsizlik oranı AB üyesi 28 ülkede yüzde 6.5’e; OECD’de ise yüzde 5.1’e değin gerilemiş durumda. Her iki rakam da, 2008 krizinden bu yana gözlenen en düşük işsizlik oranlarını dile getiriyor. İşsizliğin bu denli gerilemiş olmasına karşın, ortalama ücret artışlarının son derece düşük düzeyde kalması, küresel ekonomideki en büyük açmazlardan birisi olarak değerlendirilmekte.

ILO’nun ‘2018-2019 Küresel Ücret Raporu’na göre küresel ekonomide ortalama ücretler sadece yüzde 1.8 arttı (Çin dışarıda tutulursa ücret artışları yüzde 1.1’e geriliyor). Oysa dünya ekonomisi bu dönemde yaklaşık yüzde 3.7 büyüme gösterdi.

Örneğin, OECD’nin ‘2018 İstihdam Görünümü Raporu’, işçi başına üretkenlik ile ücret gelirleri arasındaki uçurumun giderek daha da belirginleştiğini vurgulamakta. Aşağıda yansıttığımız verilere göre, OECD ülkelerinde ücretlerin işçi başına üretkenlik kazanımları arasındaki fark 1995’ten bu yana yarı yarıya artmış durumda.

OECD Raporu 2015 itibarıyla ortalama kadın ücretlerinin, erkeklerin ücretlerine görece yüzde 39 daha düşük olduğunu vurguluyor.[20]

Yani küresel ekonomide bir yandan durgunluk sinyalleri, bir yandan da küresel üretimin paylaşım süreçlerindeki çarpıklık derinleşiyor. Küresel kapitalizm, krizini aşabilmek için daha yoğun sömürü, daha yoğun ayırımcılık ve sosyal dışlanmaya başvuruyor. Küresel ekonomide yeniden durgunluk sinyalleri ile birlikte emeğin sosyal kazanımları üzerine sürdürülen baskının da açık faşizm ve otoriter yönetim koşullarına dönüşmekte olduğu görülüyor.[21]

ILO’ya göre 2017’de küresel ücret artışının, 2008’den bu yana en düşük seviyeye gerilediğini, dünyadaki kadınların da erkeklere göre hâlâ yüzde 20 az daha kazandığını vurguladı. Veriler küresel ücret artışı oranının 2016’da yüzde 2.4 iken 2017’de yüzde 1.8’e düştüğünü ortaya koyuyor.[22]

Ayrıca OECD’nin 2013 verilerine göre, çalışan nüfusun ortalama gelirinin yarısından daha az gelir alanların payının OECD ortalaması yüzde 10.6. Bu sıralamada en düşük oran yüzde 5.6 ile Çek Cumhuriyeti’ne ve yüzde 6.8 ile Danimarka’ya ait. Türkiye’nin verisi yüzde 13.1. Yani Türkiye’de 2013 itibarıyla çalışanların yüzde 13.1’i ortalama gelirin yarısından daha az gelir düzeyinde çalışmakta. Bu oranın görece yüksekliği işgücü piyasalarının ne derece parçalı ve enformalleştirilmiş olduğunu belgeliyor.

OECD ülkeleri arasında güvencesiz ve kapsayıcı olmayan istihdam biçiminin en yaygın olduğu ülkeler arasında Yunanistan (yüzde 16.2) ve İspanya (yüzde 16.4) geliyor. Küresel kriz boyunca işsizliğin en şiddetli biçimde artış gösterdiği bu iki ekonomide istihdam biçimlerinin de tahribata uğramış olmasında şaşırtıcı bir yan yok. Ancak onları izleyen ülkelere baktığımızda küresel krizin faturasının nasıl da emekçilere çıkartılmış olduğunu görebiliyoruz.[23]

Öte yandan ILO verileri, dünya nüfusunun yüzde 55’inin herhangi bir sosyal güvencesinin olmadığını vurguluyor. Sosyal güvenceden yoksun olanların sayısı 4 milyara ulaşmakta; bu rakam Sahra altı Afrika ülkelerinde nüfusun yüzde 87’sine değin uzanıyor. Bu koşullarda uluslararası düzeyde günde 1.90 dolar olan “aşırı yoksulluk” sınırının altında yaşamını sürdürme mücadelesi veren 300 milyon emekçi yoksul bulunuyor.

ILO’nun OECD’ye göre kadın ücretleri konusunda daha “iyimser” olduğu söylenebilir. ILO’nun 70’ten fazla ülke üzerine yaptığı araştırmalar, ortalama kadın emeği ücretinin, erkeklere göre yüzde 20 daha düşük kaldığını belgeliyor. Aşırı yoksulluk altında çalışan genç işçilerin sayısının da 145 milyona ulaştığını belgeliyor.[24]

Metropol ülkelere, örneğin Almanya’ya gelince: 36.85 milyon emekçinin sosyal sigortalı çalıştığı Almanya’da emekçilerin yüzde 24’ü yarı zamanlı işlerde ve yüzde 14’ü düşük ücretli işlerde çalışıyorlar. Sigortalı işçilerin yüzde 2.74’ü ise kiralık işçi olarak istihdam ediliyor. Yani 1.01 milyon emekçi her gün işten atılma-işsiz kalma tehdidi altında çalışıyor.

‘Federal Çalışma Ajansı BA’nın verilerine göre 2.8 milyon emekçi süreli sözleşmeyle; özellikle genç işçilerin önemli bir bölümü süreli işlerde çalışmaktalar. 20 yaşın altındaki genç işlerin yüzde 41.3’ü, 20-25 yaş grubundakilerin yüzde 27.4’ü, 25-30 yaş grubundakilerin ise yüzde 20’si süreli sözleşmeye sahipler. Bu tür güvencesiz işlerde çalışan göçmen kökenli gençlerin oranı ise Alman gençlerinin neredeyse iki katı. Bu genç işçilerin yüzde 15’i de yoksulluk içinde yaşıyor.

Almanya’da 8.9 milyon emekçi -ki bu rakam tüm çalışanların yüzde 22.5’ine tekabül etmekte- devlet tarafından resmi olarak tespit edilen düşük ücret sınırı 10.50 avronun altında ücret alıyor.

Avro Bölgesindeki emekçilerin ise yüzde 15.9’u düşük ücretli işlerde çalışıyorlar. Ama bu emekçiler Almanya’daki sınıf kardeşlerinden daha yüksek ücret alıyorlar. Çünkü Avro Bölgesinde düşük ücret sınırı 14.10 avro dolayında!

Devletin kendi verilerine göre 55 ve üstü yaş grubundan 5.6 milyon emekçi yoksulluk içinde yaşıyor. Bugünün Almanyası’nda ortalama emekli maaşı 842 avro dolayında. Bu emeklilik maaşının Hartz IV’ün altında (geçim parası + kira ve yan giderler) olduğunu ise kimse görmek istemiyor.

Aynı şekilde 2.5 milyon çocuğun da yoksulluk içinde yaşadığı da gerçekte ne sermayeyi ne de politikacılarını ilgilendiriyor.[25]

ABD’ye gelince: 2017 itibarıyla Amerika’dan gelen veriler, enflasyondan arındırılmış reel ücretlerin 1973’e görece sadece yüzde 10 artmış olduğunu gösteriyor. 1973 sonrasında Amerika’da reel ücretlerin yıllık artış hızı yüzde 0.2’nin altında gerçekleşti. Söz konusu dönemde Amerikan ekonomisinin yılda yaklaşık yüzde 2.2 büyümüş olduğu göz önüne alındığında, ücretli-emeğin milli gelir içerisindeki payının nasıl da erimiş olduğunu ve gelir dağılımındaki bozulmanın boyutlarını algılamak hiç de zor değil.[26]

Gerçekten de ‘Economic Policy Institute’ (EPI) uzmanlarının raporlarına göre 2015 Amerikan emekçisi için son derece kötü bir yıl idi.[27] 2015’te Amerikan işgücü piramidinin en üst yüzde 5’lik diliminde yer alan çalışanların ücretleri yüzde 9.9 büyürken, ortalama gelire sahip yüzde 50’lik kesimin ücretleri yüzde 2.9 gerilemişti.

EPI çalışmalarına göre, 1973’ten bu yana Amerika’da ortalama işçi ücretleri toplamda yüzde 4.6 gerilerken, en üst ücret geliri düzeyindekilerin ücretleri yüzde 51.4 artmış durumda. Yirminci yüzyılın son çeyreği ile birlikte hızlanan ücret eşitsizliği, etnik ve coğrafi kökenli eşitsizliklerin ve sosyal dışlanmanın da ana nedenini oluşturmakta.[28]

Bu kadar da değil! ABD’de 2017 en az grev yapılan ikinci yıl olurken, grev sayılarındaki düşüş ile ücret artışındaki azalmanın taşıdığı paralellik dikkat çekti.

Grev işçi sınıfının en önemli silahı olarak kabul edilir ancak tüm dünyada grev sayıları geçmişe oranla büyük düşüş eğiliminde. Grevlerle birlikte, ücret artışları da önemli ölçüde geriliyor. ABD’de 9 Şubat 2018’de ‘İşgücü İstatistikleri Bürosu’ tarafından açıklanan rakamlar, 2017’nin ülke tarihinde en az grev yapılan ikinci yıl olduğunu ortaya koydu.[29]

Ancak bir yıl sonra ‘İşçi İstatistikleri Bürosu’nun yayımladığı yeni veriler, 2018’de greve giden işçi sayısının 1986’dan bu yana en yüksek seviyeye ulaştığını gözler önüne seriyor. Buna göre 2018 yılında 500 bin ABD’li işçi, iş durdurdu. Grevler ve direnişler 2019’un ilk aylarında da hız kesmeden devam etti. Yılın başından itibaren sırasıyla Los Angeles, Denver, Batı Virginya, ve Oakland’da öğretmenler, fiili grevlere çıktı. Öğrenci ve ailelerin de destek verdiği eylemler kitleselleşti.[30]

ABD’de öğretmenlerin dev grevleri devam ediyor. Şimdi de Indiana’da binlerce öğretmen Indianapolis’teki eyalet binasını doldurdu. 2019’ün ilk üç ayında Los Angeles, Denver, Batı Virginia, Oakland ve Kentucky’de 75.000’den fazla öğretmen greve katıldı.[31]

Bunlara eklenecek öteki verilere gelince: ILO’nun bulgulara göre, günümüzde küresel ekonomide toplam 190 milyon açık işsiz bulunmakta. Küresel toplamda 2 milyar emekçi, yani çalışanların yarısından fazlası, enformel koşullarda, güvencesiz olarak istihdam edilmekte; 200 milyon işçi günde 1.90 doların altında yoksulluk koşullarında çalıştırılmaktadır. Küresel kapitalizmin kıyasıya rekabet koşullarında emekçilerin üçte birinden fazlası aşırı uzun sürelerde (haftada 48 saatten fazla) çalışmak zorunda kalmakta; bu koşullar altında yılda 2.78 milyon emekçi iş kazalarında yaşamını yitirmektedir.[32]

Yine ILO verilerine göre dünyada 70 milyon 900 bin genç işsiz var. Gençler arasında işsizlikte başı Arap ülkeleri çekiyor, iş için en çok Afrikalılar göç ediyor. Türkiye’de yüzde 26’larda seyreden genç işsizliği, dünyada da can yakıyor.

ILO’nun ifadesiyle, dünya genelinde 15-24 yaş arasında 70 milyon 900 bin insanın işi yok. Bu oran dünya nüfusunun yüzde 13.1’ine tekabül ediyor. 2018’de 200 bin genç kadın ve erkeğin de işsizler ordusuna katılacağına dikkat çekiyor.

Yaşadığı ülkede iş bulamadığı için başka ülkelerde yaşama şansı arayan gençlerin dünya nüfusunun yüzde 36’sına tekabül ettiği belirtildi. Başka ülkelere göç eden genç nüfusun yüzde 44.3’ü Afrika’nın güneyindeki ülkelerden. Bunu Kuzey Afrika, Güney Amerika, Karayip ve Doğu Avrupa ülkelerinden gençler takip ediyor. Amerika’nın kuzeyinde yaşayıp da başka ülkelere göç etmek isteyen gençlerin oranı ise sadece yüzde 17.1.[33]

ILO’nun 2018’de yayımladığı, 2013 ile 2017 dönemini kapsayan ‘Göçmen İşçiler Küresel Tahminleri’ne göre, dünya genelinde 164 milyon göçmen işçi bulunuyor. Bu sayı, 2013 yılında 150 milyondu. Buna göre, göçmen işçi sayısında 2013 yılından bu yana yüzde 9 artış yaşandı. Göçmen işçilerin çoğunluğunu oluşturan erkekler 96 milyon ve kadınlar 68 milyon civarında.[34]

ILO’nun 2017 raporu verilere göre, dünya genelinde 5-17 yaş aralığında 152 milyon çocuk işçi bulunuyor. Bu çocukların 73 milyonu tehlikeli işlerde çalışıyor. Yani dünyada her 10 çocuktan biri işçi. Bu çocukların 64 milyonu kız, 88 milyonu erkek çocuklardan oluşuyor. Çocuk işçilerin yüzde 70.9’u tarım, yüzde 17.2’si hizmet sektöründe çalışırken, yüzde 11.9’u da sanayi sektöründe çalışıyor.

En fazla çocuk işçi Afrika’da bulunuyor. Çocuk işçilerin 72.1 milyonunu barındıran Afrika’da 31.5 milyon çocuk tehlikeli işlerde çalışıyor. Afrika’dan sonra en fazla çocuk işçinin bulunduğu bölge olan Asya Pasifik’te 62 milyon çocuk işçi bulunuyor. Bu da Afrika ile Asya ve Pasifik bölgesinin birlikte, dünyadaki her 10 çocuk işçiden 9’una ev sahipliği yaptığı anlamına geliyor. Kuzey ve Güney Amerika’da toplam 11 milyon çocuk işçi bulunurken Avrupa ve Orta Asya’da ise 6 milyon çocuk çalışma hayatında yer alıyor.[35]

Dünya nüfusunun yüzde 30.2’sini çocuklar oluştururken; uluslararası kuruluşların raporlarına göre toplam 20 ülkede yaşayan 153 milyon çocuk yoksulluk, çatışma ve ayrımcılıkla karşı karşıya. ILO’nun rakamlarına göre dünyada çalışmak zorunda bırakılan çocuk sayısı 2015 yılı itibariyle 168 milyon. Çocuk işçilerin yarıdan fazlası, yaklaşık 85 milyonu tehlikeli işlerde çalışmak zorunda kalıyor.

ILO’nun tahminlerine göre 2016’da dünyada 5-17 yaş bandında yaklaşık 218 milyon çocuk çalışıyordu. Bunun 152 milyonunun kayıt dışı çocuk emeği olduğunu belirten ILO, bu kategoriye girenlerin yarısının 12 yaş altında olduğunu söylüyor.[36]

ILO raporuna göre 5-17 yaş arasında 218 milyon çocuk, işçi olarak çalıştırılıyorken;[37] tarımdan sanayiye, tekstilden inşaata tüm üretim süreçlerinde çalışan ya da çalışmak zorunda bırakılan çocuklar, yasalardaki boşluklar ya da yasaların titizlikle uygulanmaması sonucu mağdur oluyor. Çocuk işçiliğinde Güney Asya ve Pasifik ülkeleri başı çekiyor.[38]

BM verilerine göre çocuk işçiliğinin yaygın olduğu ülkelerin başında gelen Kongo’nun güneyindeki madenlerde, yaklaşık 40 bin çocuk işçinin çalıştılıyor ve bu çocukların günde bir veya iki ABD doları kazanmak için bazen 24 saate varan süre boyunca çalıştırılıyor.[39]

Nihayet, dünyada her gün yaklaşık 1 milyon iş kazası yaşanırken; iş kazası ve meslek hastalıkları sonucu her yıl 2.3 milyon insan hayatını kaybediyor![40]

Ve İsveç İşçi Sendikaları Konfederasyonu yönetimi, kamuoyuna açıkladığı raporda her on kadın işçiden birinin işyerinde cinsel tacize uğradığını bildiriyor![41]

Bunlara ‘Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC), ‘Küresel Haklar Endeksi’nin 2014 ve 2018 kesitindeki beş yıllık veriler, toplu pazarlık ve işçi haklarının azaldığını gösteren birkaç madde daha şöyle:

* Örgütlenme özgürlüğünden mahrum bırakma yüzde 15 arttı. (80 ülkeden 92 ülkeye yükseldi);

* Toplu pazarlık hakkı ihlâlleri yüzde 32 arttı (87 ülkeden 115 ülkeye yükseldi);

* Grev hakkı ihlâlleri yüzde 41 arttı (87 ülkeden 123 ülkeye yükseldi).[42]

Yine ITUC’un ‘Küresel Haklar Endeksi 2017’ raporuna göre:

* 84 ülke çeşitli işçi gruplarını İş Yasası kapsamı dışında tutuyor. Ülkelerin dörtte birinden fazlası bazı işçilerin ya da işçilerin tamamının grev hakkını tanımıyor. Ülkelerin dörtte üçünden fazlası ise bazı işçilerin ya da işçilerin tamamının toplu pazarlık hakkını da tanımıyor.

* 139 ülkeden 50’si ifade özgürlüğünü ve toplanma özgürlüğünü ya tanımıyor ya da sınırlandırıyor.

* İşçilerin fiziksel şiddet ve tehdide maruz kaldığı ülke sayısı yüzde 10 arttı. Sendikacılar, Bangladeş, Brezilya, Kolombiya, Guatemala, Honduras, İtalya, Moritanya, Meksika, Peru, Filipinler ve Venezüella olmak üzere 11 ülkede katledildi.

* 2017’de işçi hakları konusunda en kötü 10 ülke, Bangladeş, Kolombiya, Mısır, Guatemala, Kazakistan, Filipinler, Katar, Güney Kore, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri oldu.

* Raporda, ülkeler 97 göstergeye göre, 1’den 5’e kadar puanlandı. Buna göre Hakların Güvence Altında Olmadığı Ülkeler: Mısır, Filipinler ve Türkiye dahil 35 ülke olarak sıralandı.[43]

 

I.1) KONTROL + BASKI ÖRNEKLERİ

 

Bu kadar da değil; topyekûn bir yıkıcılığa dönüşen sürdürülemez kapitalist tahakküm vahşete dönüşen kontrol + baskı örnekleriyle insan(lık) tarihine kara bir leke sürmektedir.

  1. i) İngiliz Sendika Kongresi Genel Sekreteri Frances O’Grady, “Bazı işverenlerin teknolojiyi kullanarak çalışanlarını kontrol altında tutmaya çalıştığını biliyoruz, mikro yönetim peşindeler” diyerek mikroçiplerin daha fazla kontrol elde etmek için kullanılabileceğini açıkladı.

‘Bioteq’ adlı İngiliz firma, 40 Sterlin (yaklaşık 280 TL) ile 270 Sterlin (yaklaşık 1900 TL) arasındaki çiplerden şimdiye kadar 150 adet satıldığını belirtti. ‘The Guardian’a konuşan şirketin kurucusu Steven Northam, her ne kadar bunların çoğu bireysel alımlar olsa da, finans ve mühendislik şirketlerinin de çalışanlarına çip taktırdıklarını ifade etti.

Öte yandan İsveç merkezli mikroçip üreticisi Biohax şirketi ise, yüz binlerce çalışanı olan bir İngiliz şirketi ile görüşmeler yaptıklarını açıkladı. Biohax kurucusu Jowan Österlund, çiplerin belgeleri korumak için kullanılabileceğini söyledi. Österlund şimdiye kadar çoğu İsveç’te 4 bin kişiye çip takıldığını öne sürdü.

Almanya’daki biyohacking ürünlerinin satışını yapan Digiwell şirketinin CEO’su Patrick Kramer ise son 18 ay içinde 2 bin kişiye biyoçip yerleştirdiklerini söyledi…[44]

  1. ii) Perakende devi Amazon, çalışanların el hareketlerini izleyecek bir tür bileklik için iki patent aldı. Bilekliği takan çalışanın tüm hareketleri izlenebileceği gibi planlı iş dışında bir iş yaptığında bilekliğe “titreşim” gönderilecek. Elektronik kelepçeye benzetilen bileklik büyük tartışmaları da beraberinde getirdi. Amazon ise bileklik sayesinde önemli “zaman tasarrufu” sağlanacağını savunuyor.

Şirketin 2016 yılında ‘ABD Patent ve Ticari Marka Ofisi’ne yaptığı başvuru 30 Ocak’ta onaylandı. Bileğe takılacak cihaz “teorik olarak” çalışanların el hareketleri ile stoklardaki ürün arasındaki ilişkiyi izlemek üzere tasarlandı. “Bileklik” ya da “kelepçe” olarak adlandırılan yeni teknolojinin, farklı ülkelerdeki 70 depoda kullanılması bekleniyor…[45]

iii) İsveçli yüksek teknoloji ofis grubu ‘Epicenter’ isimli İsveçli firma, çalışanlarının kimliklerini tanımlamak için dijital kimlik kartı yerine derilerinin altına çip takmaya başladı. Toplamda 400 kişiye takılan çiplerin takılma amacı ise hem zamandan tasarruf etmek hem de daha güvenli bir çalışma ortamı oluşturmak.[46]

  1. iv) Gizlice ‘Amazon’un İngiltere’deki deposuna giren bir yazar, çalışanların kendilerine konulan hedefleri kaçırmamak için tuvalete gitmek yerine ihtiyaçlarını şişelere giderdiklerini ortaya çıkardı. Yazarın aktardıklarına göre, bir ‘Amazon’ çalışanı ise yaşadıklarını “Hedeflerimiz inanılmaz şekilde artırıldı. Tuvalete gitmeye zamanım olmadığı için su içmiyorum” sözleriyle anlattı. Dünyanın en zengin insanı Jeff Bezos’un teknoloji devi ‘Amazon’da çalışanların korkudan tuvalete gidemediği, hastalandıklarında sert bir şekilde cezalandırıldıkları iddia edildi...[47]
  2. v) ABD’de bir süredir, kanatlı hayvan üretiminde çalışan işçilerin ağır çalışma koşulları konuşuluyor. İşçiler tuvalet yasağından dolayı bez bağlıyor. Çoğu azınlık ya da göçmen olan işçiler, açıkça bir hak gaspına uğrasa dahi, hukuki olarak hak arama olanaklarına sahip değil. Kanatlı hayvan sanayisinin marjinal ve karmaşık bir işgücü yapısı var. Bugün, kanatlı hayvan üretiminde çalışan 250 bin işçinin çoğu azınlık, göçmen, mülteci ve hatta mahkûm…[48]
  3. vi) ‘Barbie’, Tank Motoru ve Sıcak Tekerlekler gibi oyuncaklar, saatte 86 peni kazanan işçiler tarafından yapılıyor. Fabrikada 4 bin 200 işçi çalışıyor ve işçiler saat başı 1.08 sterlinlik bir taban ücretten başlıyor, üretim pik yaptığı dönemlerde ayda 100 saatten fazla çalışıyorlar. Aylık asgari ücret 188 sterlin ve fazla mesai, ödenek ve kesintilerden sonra maksimum ücret 337 sterlin oluyor.

Araştırmacılar, ortalama haftalık çalışma saatinin 68.3 saat olduğunu söylüyor. Çin İş Kanunu, ayda yalnızca 36 saate kadar mesaiye izin veriyor. Haftada ortalama 68.3 saat çalışan bir işçi, ayda ortalama 88 saat fazla mesai yapıyor, ancak işçiler yaz boyunca, en yoğun üretim dönemlerinde bu rakamın daha yüksek olduğunu öne sürüyor.[49]

vii) İsveç bankaları altın çağlarını yaşıyor. 2017 yılında İsveç’in 4 büyük bankası 100 milyar krondan fazla kâr etti. Kârların faturasını ise daha fazla çalışmaları için baskıya uğrayan çalışanlar “hastalanarak” ödüyor.

‘Finans Federasyonu’nun hazırladığı ve kamuoyuna duyurduğu bir rapor, bankalar ve finas sektöründe çalışan emekçiler arasında uzun süreli hastalık izni yapanların 2010 ila 2017 yılları arası yüzde 40 oranında artış gösterdiğini ortaya koydu. Bu oran İsveç genelinde yüzde 32.

Federasyon Başkanı Ulrika Boethius, bunun pek çok nedeni olduğunu, artan iş yükünün ve tasarruf sonucu çalışanların sayılarının azaltılmasının etkenlerden biri olduğunu söyledi. İş temposunun artmasından dolayı hastalanan banka çalışanlarının sayısında artış görülürken bankalar ise aşırı kâr etmeyi sürdürüyor.

İsveç’in 4 büyük bankası ‘Handelsbanken’, ‘Nordea’, ‘SEB’ ve ‘Swedbank’ 2017 yılında 105.7 milyar kron kâr etti. En fazla kâr eden bankalar sıralamasında ‘Swedbank’ yüzde 15.1 oranıyla başı çekerken, onu yüzde 12.7 ile ‘SEB’, yüzde 12.3’le ‘Handelsbanken’ ve yüzde 9.5 ile ‘Nordea’ izliyor.[50]

viii) Japonya’nın resmi yayın kuruluşu NHK’de çalışan 31 yaşındaki Miwa Sado, bir ay içinde 159 saat mesai yapmasının ardından kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi.[51]

Japonya, dünya genelinde çalışma saatlerinin en uzun olduğu ülkelerden biri. Ülkede çok çalışmaya bağlı ölüm olaylarında da artış var. Onlardan biri Michiyo Nişigaki. Nişigaki’nin oğlu Naoya, mezun olur olmaz Japonya’nın en büyük telekom şirketlerinden birinde işe girdi. Nişigaki, iş arkadaşlarından oğlu Naoya’nın gece gündüz çalıştığını öğrendi. “Genelde son tren saatine kadar çalışırdı, treni kaçırdığında ofisteki masasında uyurdu. En kötüsü, bir defa geceden sabaha kalıp, aynı gün gece 10’a kadar çalışmıştı. Toplam 37 saat” diyor annesi. İki yıl sonra Naoya, 27 yaşında aşırı dozda ilaç kullanımından öldü. Ölümüne resmi olarak “karoşi” tanısı kondu. “Karoşi” Japonya’da aşırı çalışma bağlı ölüm için kullanılan bir ifade.

Japonya’da çalışma saatlerinin uzun olması yeni bir durum değil. Uygulama ilk olarak 1960’lı yıllarda başladı. Son dönemde ise karoşi ölümlerinde artış yaşandı. Japon reklam ajansı ‘Dentsu’da çalışan 24 yaşındaki Matsuri Takahaşi, 2015 yılı Noel günü kaldığı yurttan atlayıp intihar etti. Ölümünden sonra genç kadının çok az uyuduğu, ayda en az 100 saat fazla mesai yaptığı ortaya çıktı.[52]

  1. ix) İsveç’te 2017 yılının Temmuz ayında sendika ile patron arasında imzalanan toplu sözleşmenin iptal edilmesi için Stockholm’de direniş yapan 49 çöp toplayıcına “yasa dışı grev” suçlamasıyla 3 bin 500’er kron para cezasına çarptırıldı.[53]
  2. x) Finlandiya’da inşaat işçileri 1987 yılından beri ilk defa grev yaptı. Patronlar, iki yıl için yüzde 3.2 oranında ücret zammı önerisinde bulunurken işçiler yüzde 5.7 oranında ücret zammı talep etti. Bun un üzerine Finlandiya’da inşaat patronları grevdeki inşaat işçilerine lokavtla misilleme yaptı.[54]

 

  1. II) COĞRAFYAMIZDA DURUM

 

Türkiye ekonomisi 2000’li yıllarda yapısal bir dönüşüm yaşamış; tarımın milli gelir ve istihdam içerisindeki payı hızlı bir biçimde düşmüştür. Bu süreçte proleterleşme artmış ve Türkiye giderek daha fazla bir “ücretliler toplumu” hâline gelmiştir…

2000’li yıllarda Türkiye ekonomisinin içinden geçtiği yapısal dönüşüm sonucunda tarımın milli gelir ve istihdam içerisindeki payı azalırken ekonomik büyümenin istihdam yaratıcı etkisi zayıflamış, bu da işgücüne katılım oranlarının düşmesi ve işsizlik oranlarının artması şeklinde görünür hâle gelmiştir.

Toplam istihdam içerisinde ücretli ve yevmiyeli çalışanların oranı düzenli ve hızlı bir biçimde artmış, Türkiye büyük bir proleterleşme dalgası yaşamıştır. 2000’li yıllarda hâkim hâle gelen dış sermaye girişlerine bağımlı, borç artışına dayanan, inşaat odaklı büyüme modelinin herhangi bir sanayileşme ve istihdam politikası içermemesi sonucunda istihdam daha ziyade güvencesiz ve üretkenliği düşük hizmet sektörlerinde yoğunlaşmıştır.

Yedek işgücü ordusunun artan boyutlarını da göz önünde bulundurduğumuzda, ekonomik yapı içerisinde kendine ancak çeperlerde düşük ücretli, güvencesiz, önemli oranda kayıt dışı istihdamda yer bulabilen geniş bir kitlenin ortaya çıktığı söylenebilir. Sendikalaşma oranlarının da düşmesiyle emeğin pazarlık gücü giderek daha da gerilemiştir.[55]

Bu çerçevede 2007 verilerine göre Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaştaki çalışabilir nüfus 52 milyon 484 bin kişidir yani işgücüne katılma oranı yüzde 49.3’tür. İşgücüne dahil olmayanlar toplam çalışma çağındaki nüfusun yüzde 51.7’sini oluşturmaktadır. Bunun içinde ev kadınları, emekliler, öğrenciler ve hasta ve engellilerin oranı yaklaşık yüzde 85.0 düzeyindedir. 1988’de işgücüne katılım oranı yüzde 57.5 iken, bu oran 2007’de yüzde 49.3’e gerilemiştir. Bunun anlamı çalışabilecek yaştaki her 100 kişiden ancak 49 kişinin ya çalışmakta ya da bir iş aramakta olduğudur.

İşçi sınıfının temelini oluşturan ücretli ve maaşlı emeğin toplam istihdam içindeki payı geçmiş yıllar boyunca sürekli artma eğiliminde olup, 2006 itibariyle toplam istihdamın yarısından fazlasını ücretli veya maaşlı kesim oluşturmaktadır. Bu ana eğilim işçileşme ve ücretlileşme sürecinin hızlandığına, mülksüzleşme, proleterleşme eğiliminin arttığına işaret etmektedir. Ücretli emeğin (esas olarak ücretli ve yevmiyeliler toplamı) toplam istihdam edilenler içindeki payı, 1970’te yüzde 27.6, 1980’de yüzde 33.3 iken, 2000’de yüzde 45.4 ve 2006’da ise yüzde 57.4’e çıkmıştır.

Başka bir ifadeyle coğrafyamızda çalışan 10 kişiden yaklaşık 5’inin ücretli ve yevmiyeli konumunda olduğu görülmektedir; geri kalan 5 kişinin 3 kişisi kendi hesabına ve işveren olarak çalışmakta, 2 kişi ücretsiz aile işçisi olarak ya tarlada ya da kentlerde küçük ölçekli aile işletmesinde hiç bir ücret almadan çalışmaktadır. 1988-2006 kesitinde ücretsiz aile işçileri yüzde 51.3 oranında azalırken, ücretli ve maaşlı çalışanlar ile yevmiyeliler yüzde 40 oranında artmıştır.

 

DEVAM EDECE

K

6.06.2019 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR