12 EYLÜL SONRASI TAKSİM’İN YIĞINSAL S0N 1 MAYIS’I : 2012

12 EYLÜL SONRASI TAKSİM’İN YIĞINSAL S0N 1 MAYIS’I : 2012

Her 1 Mayıs’ta Yenilenmek

 

1 Mayıs İşçinin Emekçinin Bayramı!

 

Bu ülkede, 1 Mayıs’ın özgürce ve tehlikesizce kutlanmaması için her yıl, yer tartışmaları yapılır.  Önceden tehlike sinyalleri verilir. Yığınsallığın  sağlanmaması  için elden gelen her şey yapılır. Buna karşın, emekçiler, kutlamak için koşulları zorlar.

 

Geçen yılki 1 Mayıs, 1980 sonrasının,  en yığınsal,  toplumsal   sınıf, katman ve renk açısından en çok çeşitlilik gösteren bir biçimde kutlanan 1 Mayıs Bayramıydı. O coşku ve mutlulukla, duygularımı ve izlenimlerimi   sizlerle  paylaşmıştım.

 

Şimdi, alandaki izlenimlerimi paylaşmadan önce, kişisel yaşamımdaki bir ilkten söz etmek isterim sizlere.

Sanalla  tanışmamın  yeni olduğunu  sıkça vurgularım, bilirsiniz. Teknoloji ve sanal  alem, benim için çok ürkütücü ve güvensizdi başlangıçta. Bir yılda epeyce yol aldım, korkularımı aştım. Henüz sayısı çok olmasa  da  çok güzel dostlukların kurulabileceğini deneyimledim.  Aklımı  biraz geri plana atıp, artık  sezgilerimi  öne çıkartarak yaşamaya karar vermiştim. Sezgilerim beni yanıltmadı.

 

İstanbul’a ayırabildiğim kısa süre içinde, 30 Nisan günü ve gecesi, eskiden  gerçek  yaşamdan ve  şimdi de  sanal alemden tanıdığım dostlarla buluşma olanağı yarattık. Sosyal medyadan tanıştıklarımızla akılların ve yüreklerin bu ilk karşılaşmasında, anında, kırk yıllık tanışıklık duygusu uyandı hepimizde. Yürekleri eskimemiş, yurdun ve insanlığın sorunlarıyla çarpan, sıcacık, olduğu gibi görünen ve yaşayan, maskelerini yırtıp atmış, nice cefalar çekmiş, güzeller güzeli yiğit  kadınlar, yiğit erkekler… Sanki, çeşitli nedenlerle uzun süren ayrılıktan sonra, kaldığımız yerden devam ediyorduk. Ne çok konuşacak konu, ne çok paylaşacak duygu vardı. Zaman yetmedi. Dahası, onların dostlarının da katılımıyla, yeni dostluklara yelken açan bir Nevizade  gecesi bile yaşadık ki tadı damağımızda kaldı. Onlara teşekkür borçluyum. Yaşam, bir yanıyla da sürekli böyle tazeleniyor işte.

 

Gelelim bayramımıza, 1 Mayıs  Alanı’na…

Bu yıl, yurdun değişik yerlerinde geçen yıla göre daha da yoğun bir katılımla kutlandı 1 Mayıs.  Hem de işçi sendikalarının bazılarının, açık ya da utangaç biçimde, iktidara yaranma, yan tutma, işçi sınıfını bölme, yığınsallığı engelleme çabalarına karşın. Sendika merkezlerinin kararına rağmen, pek çok sendikanın, İstanbul’da kutlamalara katılması bence, uzun yıllardır süregiden uykudan yavaşça uyanışın belirtilerinden biriydi. Bu yıl da bindirilmiş kıtalar (Diğer illerden getirilenler) yoktu. İstanbul ve yakın çevresiydi oradaki kitleyi oluşturan insanlar.

 

Bebek arabalarını süren anneler, çocuklarını omuzlarına almış babalar…

 

Toplumun her sınıf ve katmanını, neredeyse yurttaki bütün il ve ilçeleri, İstanbul’un semtlerini temsil eden dayanışma dernekleri…

Etnik yapıların, mezhepsel, dinsel farkların oluşturduğu örgütlenmeler…

 

Adını duyduğum duymadığım politik partiler ve gruplar…

 

1 Mayıs’a örgütlü bir biçimde katıldıklarına ilk kez tanık olduğum,  kocaman pankartlarının ardında, futboldaki sömürüyü algılamış, isyan eden taraftar grupları… Kolejliler ve  Vosvosçular… Evet bu örgütlenmeleri, Taksim kutlamalarında,  ben ilk kez  görüyordum.

Oyuncuların, sinemacıların  ve aklınıza gelen her meslek grubunun kortejleri de  her zamankinden kalabalıktı.

 

Güvencesizlik o boyuta gelmiş ki, Güvencesizler Hareketi   olarak örgütlenmiş, yürüyordu her yaştan insan.

 

Çeşit çeşit  liseli gruplar… Gençler, gençler, gençler… Gözbebeklerimi her zaman nemlendiren gençlerim, çocuklarım, canlarım…

 

Elbette, damgayı vuran, kasklarıyla, yavaş  yavaş  kırmaya hazırlandıkları zincirleriyle işçilerimiz…

 

Vahşi kapitalizmin dayatmasıyla artık kendilerini işçi olarak ya da onun yanında gören çeşitli meslek grupları, örgütleri…

 

Ve benim göremediğim anti-kapitalist İslamcı grup… Göremedim, çünkü bu yıl alan, biraz daha daraltılmıştı ve dört bir yandan oraya akın eden grupların tümünü izlemek, bu yılki kalabalıkta, benim olağanüstü, sağlığımı tehlikeye atan bir çabamı gerektiriyordu. Bu nedenle ilk kez her yeri turlayamadım.

 

Renk renk bayraklarıyla, türküleriyle, giysileriyle, hatta kimi gruplar, gelinliğin bile kullanıldığı kostüm çeşitliliğiyle aktılar 1 Mayıs Alanı’na, Taksim’e.

 

Dostça, kardeşçe… Birbirine saygıyla, alkışlarla aktılar aktılar… Şarkılarla türkülerle, marşlarla  aktılar, aktılar… Saatler geçti, önden gidenler yenilere yer açmak, onların alanla kucaklaşmasını sağlamak için geri dönüşe geçtiler, diğerleri doldurdu alanı.

 

Balyozla ezilmiş, her türlü yöntemle uyutulmuş, sürüleştirilmiş bir toplumun çekirdeği biraz daha çatlamıştı bu yıl.

 

İş güvencesinden nasıl yoksun olduğumuzu daha çok kavramıştık. Taşeronlaşmaların, özelleştirilmelerin, vurgun ve soygunların, rant kapılarının ve ABD güdümünün daha da farkına varmıştık bu yıl.

Suriye’ye karşı savaşa soyunmanın ve halkların birbirine neden kırdırıldığının da daha çok farkındaydık. Pankartlar ve sloganlar bunu haykırıyordu.

 

Savaşa,  iş cinayetlerine, sağlıkta  soyguna, kadına şiddete, taşeronlaşmaya, zamlara, paralı eğitime, 4+4+4 yasasıyla çocuk işçiliğine ve çocuk gelinlere  “Hayır” diyorlardı. Sivas’ı yakanların iktidarda olduğunu, 12 Eylül’ün AKP’yle sürdüğünü haykırıyorlardı.

 

Umudu, kendi yaşamımızla ölçer ve taşırsak, her gün karanlıktır, güneş uzak ve görünmezdir  bizim için. Ama akıp giden zaman ve dönüp duran, devinen evren  içinde, minicikliğimizi  ve aczimizi unutmazsak eğer, umudumuz alabildiğine büyür böyle zamanlarda. Dal budak sarar, büyür de büyür. Orada, küçücük bir yapı taşı olmanın hazzını yaşarız. Onun için, ben de her 1 Mayıs’ta tazelenir, yeşeririm, elimde değil. Gevşeyen kol kaslarım dirilir kol kola girdiğim saflarda. Ayaklarım, gövdemi bir başka hafiflikte taşır, kilometrelerce yürürken. İşte 1 Mayıs böyledir, güzel bir geleceği imler ve çağırır.

 

Herkesin istemlerini şiddete uğramadan dillendirdiği, her düşüncenin şiddetle karşılaşmadığı, yazıldığı çizildiği, konuşulduğu sakin  zamanlar düşlersin. Sokaklarda, yaşam endişesi taşımayan tok insanların, çocukların, şarkılarla, neşeyle, özgürce dansını düşlersin.

 

Duygular böyledir de akıl yerinde durur mu hiç?  Toplumun hücrelerinde sinip kalmış bu gizilgücün, insanca gereksinim ve özlemlerin,  kalıcı birlikteliklerle, barışa, adalete, özgürlüğe dönüştürülmemesinin nedenlerini sorgularsın hemen. Canın yanar, ateş basar, öfke uç verir bir yerlerinde.  Yine insanlığın tarihini, tarihin akışındaki yavaşlığı, ömrün kısacıklığının getirdiği ivecenliğini anımsarsın. “Ah seni gidi yaramaz, afacan, deli gönül, deli bir sevda bu…” der ve gülümseyerek susarsın. Deli bir sevdadır bu. Susarsın ama deli deli de coşar sevdan yüreğinde.

Deli bir sevda işte…

 

Gün, deli sevdamızla yaşamımızı donatmak için çabalama günüdür.

 

Gün, hangi gerekçeyle olursa olsun, çocuklarımızı, ülkemizi, geleceğimizi  savaşlardan  korumak için birleşme günüdür.

 

Gün, dünya egemenlerinin ve işbirlikçilerinin vahşi, saldırgan, bölen ufalayan, uyutan, güdümleyen ve sömüren politikalarına alet olmamak için  onların karşısında,  tüm güçlerimizi  birleştirme  ve  oyunlarını bozma günüdür.

 

Tehlike gerçekten çok büyüktür ve başka çıkar yolumuz da yoktur.

05.05.2012

Vildan Sevil

 

NOT: Bu yazı, 12 Eylül faşizminin uygulamalarına sonra tekrar neden dönüldüğünü sorgulamak amacıyla tekrar yayına sunulmuştur.

30.04.2017 (Vildan Sevil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR