12 Eylül Sonrası Taksim’in Yığınsal İLK 1 Mayıs’ı: 2011   İpek Nehir, 1 Mayıs, Vay İstanbul...

12 Eylül Sonrası Taksim’in Yığınsal İLK 1 Mayıs’ı: 2011 İpek Nehir, 1 Mayıs, Vay İstanbul...

Haftalardır ikiye bölünmüş yaşıyorum. Bir yanımı Ege çekiştirip duruyor, diğer yanımı bu kent.

Böyledir bu İstanbul. İnsan bünyesinin ürettiği birbirine en zıt duygular, aynı anda ve her an yaşanabilir bu kentte.

Önce, İpek Nehir, beklenenden kırk gün önce gelmeye karar vermiş, ansızın geldi 23 Nisan’da. Nasıl bırakıp gidersin? Kibrit çöpü parmaklar, kuru üzüm tanesi bir ağız, pırıl pırıl gözler...

Adettendir ya hemen pay çıkarıverdim kendime. “Babaannesi kılıklı, ivecen velet,  bekleyemedi bak!”  Tezim derhal çürütüldü doktor baba tarafından. Meğer, nedeni tam bilinmiyormuş ama bu yıl erken doğum çok oluyormuş. Yanıt hazır da şimdi girmeyelim. Havadan, topraktan, sudan, hormonlu gıdalardan falan, diye başladık mı konu sapar. Her derdi kapitalizme bağlamaktan vazgeçmeyen çok  bilmiş babaanne. Susar, o inci tanesine saplanır kalırsın.

İpek Nehir yolu açtı. Müziğin arkeoloğu Jordi Savall’i dinledik bir gece. Ortaçağdan günümüze kadar, baroktan kalkıp Avrupa’yı, Akdeniz’in etnisitelerini dolaşıp nefeslerini toparlamış, bize üfleyip gitti. Babası, ninnilerin hepsini toparlayıp İpek’e götürdü. İpek Nehir, Savall’in müziği, Montserrat’ın sesiyle uyuyacak, büyüyecek.

Ve... İşte geldi 1 Mayıs...

 

1 Mayıs’ın ilk kez yığınsal olarak kutlandığı 1976 yılından bu yana, korsan kutlamalar da içinde olmak üzere “Kaçırdığım hiç yoktur.” demeyeceğim ama sanırım ikiyi geçmez.

Tüm kutlamaların ayrı bir yeri, ayrı bir önemi vardır yüreğimde. Belleğimde ise her renkten,  her tattan anı.  Ama bu yıl ki 1 Mayıs bir başkaydı dostlar, bir başkaydı. Bu saptamayı yaparken dilimi ısırıyorum, nazar değmesin diye. Masaya da vurayım bari. Ritüel tamam. Yine de korka korka yazıyorum. Ya arkası gelmezse?

1976’da ilk kez, bu ülkede, “Vur kafasına, al lokmasını” dedikleri, işçi ve emekçi kitleler, o güne değin görülmedik bir yığınsallıkla Taksim’i doldurmuştu. “Sömürülmek istemiyoruz, hakkımızı istiyoruz” demişlerdi.

1977’de; bugün bile, yani tam otuz dört yıl sonra, kimin attığı hâlâ bilinip de bilinemeyen kurşunlara hedefe olmuşlardı emekçiler. 1 Mayıs alanı kana bulanmıştı. Otuz dört canımızı yitirdik o gün.

Halkın gücünden, uyanışından korkanlar, o gün silaha sarıldılar. Olmadık oyunlarla toplumu birbirine düşman ettiler. Ardı ardına aydın cinayetleri işlendi. Aynı silahla hem sağcı, hem solcu gençler öldürüldü bu ülkede.

İşçilerin önderi, Disk Genel Başkanı Kemal Türkler öldürüldü. 1.000.000 milyon işçi yürüdü cenazesinde. Sonra da ortalığı düzelteceğiz diye 12 Eylül faşist darbesi geldi ardından. Oyun o denli açıktı, o denli de önlenemez hale getirilmişti. Korku mikrobu işbaşındaydı.

Soğuk savaş döneminin raconu, sağcı-solcu diye bölüp kırdırmayı gerektiriyordu.

Soğuk savaş sonrası değişen dünya dengeleri, Türk-Kürt kapışmasından çıkar sağlamayı gerektirdi.

Bugün  durum çok  daha karmaşık. Bu kadar kesin ayrıştırmalar yetmez oldu dünya kapitalizmine. Ters yüz edilmiş ideolojilerin, etnik ayrıştırmaların yanı sıra dinsel, mezhepsel ayrıştırmalar ve uygun oyuncular gerekiyor artık.

Kapitalizmin bunalımı derinleşip, periyotları sıklaşınca daha saldırgan, daha vahşi,  daha düzenbaz oluyor.

Konu kuşkusuz çok derin, karmaşık, çok yönlü irdelenmeyi gerektiriyor. Bu yazının sınırlarını çok aşıyor. Ancak bu yıl ki 1 Mayıs’ın önemini açıklayabilmek için biraz değinme zorunluluğu doğdu.

Korku bulaşıcıdır, sevgili okur. Topluma saldın mı hızla yayılır mikrop ve sağaltımı çok güçtür bu hastalığın. Ama cesaret de bulaşıcıdır.

Cesaret, korkunun yanında güçsüzdür, zor büyür, zor gelişir, kuluçka devresi uzun sürer. Burada söz konusu edilen, güçlünün gücünden aldığı cesaret değildir. Onun adı, zorbalıktır. Dev  gibi bir adamın, küçücük çocuğu dövmesi gibi.

Sözünü ettiğim cesaret, gücünü yalnızca haklı ve doğru olmaktan alan cesarettir. Ağır ve geç büyüse de ortaya çıkmaya görsün, en büyük güç diz çöker önünde. ABD’nin karşısında Vietnam’ı, Kurtuluş Savaşımızı ve diğer örnekleri anımsayalım.

İşte ben bu yıl, 1 Mayıs’ta, bu cesaretin tohumu çatlattığını hissettim. Onlarca yıl boyunca, korkutulup sindirilmiş, her türlü ideolojik, ekonomik, propagandif, kışkırtıcı dümenlerle kafası karıştırılmış bir toplumun uykudan uyanışını, gözlerini ovuşturmasını hissettim.

Anladım, biliyorum, demiyorum dostlarım. Hissettim. “Nereden hissettin?” diyorsunuz. Anlatayım:

Yıllardır, bu tür eylemlerde görevli olarak bulunmadığım için tek kişilik örgüt gibi rahat hareket etme olanağım oluyor. Alana bütün girişleri, kortejleri fır dönerek izleyebiliyorum. Eh, artık göz aşinalığı da var. Her eylemde ne kadar insan yerlere serilip oturuyor, ne kadar boşluklar oluşuyor?  Fır dönerken kalabalıktaki yürüyüş rahatlığın nedir, gibi bir yığın ölçütler edinmişiz. Ne yapalım, bir helikopterimiz bile olmadı ki şöyle havadan gözleyelim.

Bu yıl ilk kez 1 Mayıs, pek çok ilimizde kutlanıyor. Bunda, seçimin yaklaşmış olması nedeniyle zorluk çıkarılmadan izin verilip demokrat görünme isteğinin rolü olduğunu düşünüyorum. Ne ki bu rahatlığın sağlanmasının, tüm illerdeki yığınsallıkta payı olduğunu sanmıyorum. Halkımız, canı burnuna doğru gelmeye başlamamışsa, kolay kolay evinden çıkıp eyleme gitmez. Buna karşın, bütün illerde katılım yüksek.

Her sabah zorla kalkan ben, 1 Mayıs dedin mi, erkenden dikilirim. Mecidiyeköy’e  sokulan ya da sokulmayıp yakınında indirilen kalabalıklar, bindirilmiş kıtalar dediğimiz,  dışarıdan  gelen eylemciler hakkında kaba bir fikir verir. İstanbul’a hiç sokulmamışlarsa kaç otobüsün geri çevrildiği, polisle takışılıp takışılmadığı erkenden duyulur. Diğer illerden gelenler, sabahın erken saatlerinde ulaşmış olurlar çünkü. Çay ve simitle kahvaltı edilirken İstanbul’dakilerin katılımı beklenir. Bu anlattıklarım Taksim kutlamaları ile ilgili. Taksim’e izin verilmediği zamanlarda eylemin yerine göre dışarıdan katılımın oranı saptanır.

Bu yıl, bindirilmiş kıtalar yoktu, salt İstanbul halkı alandaydı. Birkaç otobüsün gelmiş olması bu gerçeği değiştirmez ve bu çok önemli.

Önceki yıllarda, bizim ve bize yakın yaş grupları göze çarparken, son iki yıldır yerimizi gençlere terkettiğimizi görmekten hem mutluluk duyuyor, hem de yaşımı anımsayıp hüzünleniyorum.

 

Hele bu yıl... Bu yıl her sınıf ve katmandan gençlik, eyleme damgasını vurdu.

Sendika kortejlerinde, mahalle derneklerinde, politik örgütlerde hep gençler. Sendika  kortejlerindeki gençlerin yaşları hayli küçük. Merak edip bazılarına sordum. “Ne iş yaparsın, sendikalı mısın?” dedim. “Ne sendikası ya teyze?” diyorlar. Hayır, ne yazık ki sendikalı olamıyorlarmış. Taşeron şirketler aracılığıyla çalıştırılıyorlarmış. Nerede yürüsünlermiş başka, ilgili işkolunun sendikasıyla yürüyorlarmış. Başıbozuk muamelesi yapılmasın diye.

Hele o liseliler... Bin bir çeşit adla bir araya gelmenin yolunu bulmuşlar. Büyük gruplar halinde olanlar da var, küçük gruplarlar halinde olanlar da. Çok kalabalıktılar. Öyle belirli mihraklar falan diye kimse ne kendini kandırsın ne de başkalarını. Çocukların sayısı orada burada görüp de destek verdiklerimden çok daha fazla ve hiç mi hiç tatmin olmamışlar. En akıllı, en gerçekçi, en net biçimde dertlerini anlatan da onlar. ÖSYM’ye, şifreye, şifrenin kaynağına verip veriştiren pankartlar... Kül yutmamışlar ve “Kral çıplak” diyebiliyorlar. Muhalefet partilerini bir kez daha ayıpladım, o çocuklar kadar cesur ve açık olamadıkları için. “Okyanus ötesinden onların da mı beklentisi var?”  diye düşündüm doğrusu.

Kimler yok? Yazarlar, gazeteciler, tiyatrocular, sinemacılar, feministler, başörtüsüne özgürlük isteyenler, eşcinseller... İşçi konfederasyonlarına, memur örgütlerine, politik örgütlere göre elbette küçük gruplar halindeler ama renkleriyle sesleriyle, dertleriyle oradalar.

Davullar, zurnalar, halaylar, oyunlar, Grup Yorum, Kardeş Türküler...

Babaların omzunda çocuklar… Bebek arabası süren anneler..

Derdini anlatmak isteyen kesinlikle 1.000.000’un çok üstünde insan.

Konuşmalar başladı, miting bitecek, Gümüşsuyu, Saraçhane, Mecidiyeköy kolları hâlâ uzayıp gidiyor. Gezi  Alanı da hıncahınç.

Gerçekten bayrama, bayram yerine geldiler. Seslerini duyurmak için çoluk çocuk geldi emekçiler.

Yürüyerek Mecidiyeköy-Taksim, yürüyerek geri dönüş. Trafik kapalı.

Akşam 1977’deki şehitlerimizi anma toplantısı. Sabaha az bir zaman kala da bu yazı bitiyor.

“Yazma” dedim kendime, “Uyu, dinlen” dedim. Dinlemedi, “Paylaş” dedi. “Paylaş ki çoğalsın umut ve mutluluk” dedi. Paylaştım ben de.

Bir yandan da umut ve mutluluğun verdiği enerjiyi deneyimliyorum. Şu saatte hâlâ zımba gibiyim.

Çünkü İstanbul, bu ülke tarihinin en yığınsal işçi ve emekçi bayramını kutladı. Gençleriyle,  coşkuyla, cesurca.

Onlarca yıldır üzerine serpilen, yağlı, yapışkan bir kil gibi saran ölü toprağını silkelemek için kıpırdandı bu halk, hem de kaç ilde birden.

Şimdi çok uyanık olma zamanı. Oyuna  gelmeme zamanı.

Tohumu çatlatan gerçeği ve onurlu cesareti özenle büyütme zamanı. Dilimi ısırdım, tahtaya vurdum yine  ne olur, ne olmaz.

İnsanlar doğru dursalar, bilgisayarların ne yapacağı belli olmuyor bu ülkede.

Bu ülke, bu halk, çok karanlık gördü, hep bildi aydınlığa çıkmasını.

Kadim toprakların çocuklarıyız biz.

Biz, nice uygarlığın bıraktığı İz’iz.

Her türlü kilden arınmasını da biliriz.

Hele bir isteyelim dostlar, hele bir isteyelim...


02.05.2011
Vildan Sevil

29.04.2017 (Vildan Sevil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR