Oy Madımak, Madımak! Sen Artık Türkülerle Değil, Ateşlerle  Anılmaktasın./ Vildan Sevil

Oy Madımak, Madımak! Sen Artık Türkülerle Değil, Ateşlerle Anılmaktasın./ Vildan Sevil

Oy Madımak, Madımak! Sen Artık Türkülerle Değil, Ateşlerle Anılmaktasın./ Vildan Sevil

Hangi tanrı, hangi din, hangi ideoloji; hangi nedenlerle olursa olsun, insanları cayır cayır yakmaya izin veriyorsa, o, yalnızca vahşete aittir. Lanetler olsun, lanetler olsun!… Lanetler olsun!...

 

Yazlık evimizde geçireceğimiz ilk yazımızdı.

Oğlum lisedeydi. Arkadaşlarıyla tatile gitmek istedi. Ona “Artık yazlık evimiz var, neden arkadaşlarınla orada tatil yapmayı düşünmüyorsun?” diye sordum. “Evde yalnız ben olurum, size yemekler yaparım.” dedim. Böylece, hem tatilini ekonomik hale getirecek hem de oğulcuğumu, bu yaz da tehlikelerden uzak, gözümün önünde tutacaktım. Çünkü o yıla değin, okul denetimindeki geziler dışında, salt arkadaşlarıyla hiç tatile gitmemişti.

Altı , yedi delikanlı, gitarları, botları, deniz malzemeleriyle çıkageldiler.

Akşamüstüydü, denizden dönmüşlerdi. Mutfakta, sevdikleri yemekleri yapmış, son hazırlıklarla uğraşıyordum. Akşam haberlerini almak için TV’yi açtım. Saati anımsamıyorum. Spiker, Sivas’tan haberler veriyordu. Sık sık Aziz Nesin’in adı geçiyordu. İşi gücü bırakıp göz kulak kesildim.

Aziz Nesin’in çabasıyla dilimize çevrilen ve basılan, Salman Rüşti’nin Şeytan Ayetleri kitabından ve doğan tepkilerden haberdardım. Ancak, bunun insanları ateşe vermekte kullanılacağını düşünmemiştim doğrusu. Oysa kısa geçmişte, bir Kahramanmaraş, Çorum olayları vardı ve dinin, insanları nasıl katletmek için nasıl kullanıldığına kendi yaşamımızda da tanık olmuştuk.

“Allahüekber” sesleri, TV’den yankılanıyor, taşlı sopalı, sakallı sakalsız, poturlu şalvarlı ya da normal giyimli, sürekli sayısı artan bir güruh, Madimak Oteli’nin etrafını sarmış, haykırıyor, saldırıyor, polisin engellemesine dair bir görüntü ekranlara yansımıyordu.

Daha sonra, askerlerin dizildiğini ve öylece beklediğini gördük. “Neden, duruyorsunuz, neden önlemiyorsunuz?...” çığlıklarımla gece boyunca TV’nin karşısına çakıldığımı anımsıyorum. Çocuklar, ne zaman yemek yediler, sofrayı topladılar, bulaşıkları yıkadılar, bilmiyorum. Oğulcuğumun, sarılıp sarılıp “Anne, sakin ol” dediğini anımsıyorum. Annesi, ne haldeydi, o görünümünden, arkadaşlarını evine davet etmiş bir ergen olarak utanmış mıydı?... Bilmiyorum.

Devlet, duruma hakimdi sözümona. Demirel, Tansu Çiller hatta Başbakan Yardımcısı İnönü de öyle diyordu ama güruh dağılmıyordu.

Pir sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak için orada bulunan onlarca şair, yazar, halk ozanı, semah grupları, müzikçiler Madimak’ta mahsurdu. Aziz Nesin’i, Asım Bezirci’yi, Musa Eroğlu’nu şahsen tanıyordum. Metin Altıok ve Behçet Aysan’ı şiirlerinden biliyordum. Tanımam, bilmem önemli miydi?... İnsan gibi nice insan, üreten, yaratan, sanata, bilime, yurduna gönül vermiş nice insan oradaydı işte…

Yemek yemek, aklıma gelmediği gibi çocukların elime tutuşturduğu çay bardağını da tutamamış, devirmişim.

Telefona sarılıyorum. Beni kim takacak? Sarılıyorum işte… Başbakanlık, İnönü, basın…

Ateş göründü işte, alevler… Alevler… Alevler… Alevler… Yanıyorum…

Çığlık çığlığayım artık…

“Bin git uçağa İnönü, bin git uçağa!… Bin git, sen de yan orada!… Sen de yan orada İnönü!… Yan orada!...”

Vildan Sevil

1.07.2019 (Haber Merkezi)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz