Orhan Pamuk nasıl intihal yaptı ( Sahtekarlık-Hırsızlık- Araklama-Aşırma)

Orhan Pamuk nasıl intihal yaptı ( Sahtekarlık-Hırsızlık- Araklama-Aşırma)

“Orhan Bey ve Kitapları”

80’li yıllardan beri çeşitli dergilerde eleştiri ve deneme yazıları yayımlanan Oğuz Demiralp, Kırmızı Kedi Yayınları etiketiyle yayımlanan yeni kitabı “Orhan Bey ve Kitapları”nda bu kez Nobelli yazar Orhan Pamuk ve eserlerine odaklanıyor.

“Orhan Pamuk, kendi romanlarını, tanıtmak adına yorumlayarak hem promosyon yapan hem de ters okumalara set çekmeye çalışan bir yazar,” tespitinden hareket eden Demiralp, Pamuk’un kitaplarını sırayla ele alarak gerek siyasi gerek tarihi çelişkilerini ortaya koyarken dil ve edebiyat açısından “oryantalizm” ve “postmodernizm” kılıfına uydurularak yaptıklarını gözler önüne seriyor.

Pamuk her ne kadar Kar için “ilk (ve son) siyasi romanım” dese de, Demiralp Cevdet Bey ve Oğulları’ndan Gizli Yüz’e, Kar’dan Kafamda Bir Tuhaflık’a Pamuk’un neredeyse bütün romanlarının Atatürkçülük ve Kemalizm eleştirileriyle dolu “siyasi metinler” olduğunu dile getiriyor.

Cevdet Bey ve Oğulları’nın Thomas Mann’ın Buddenbrooklar’ıyla, Kara Kitap’ın Anne Marie Schimmel’in Nur Diyarı’yla, Yeni Hayat’ın J.G. Ballard’ın Çarpışma’sıyla, Benim Adım Kırmızı’nın başta Eco’nun Gülün Adı olmak üzere başka birçok kitapla, Kar’ın Dostoyevski’nin Ecinniler’iyle hatta Babamın Bavulu’nun Cem Uçan’ın Bir Sürü Kadınlı Yıllar öyküsüyle birbirinden farklı yönlerden ama dikkat çekecek derecede yakınlığını altını çizerken Demiralp, Beyaz Kale romanı için ise yayımlandığı günlerde çok tartışılan “alıntı”/“intihal”, kibarca esin(!) meselesini yeniden hatırlatıp kaynak metinle karşılaştırarak meşhur listeyi sıralıyor:

"Bu romanı ilk çıktığı sıralarda okumuştum. Öte yandan, yıllardır orada burada görürüm: Rahmetli Fuad Carım’ın bir çalışmasından Orhan Pamuk genişçe yararlanmış diye. Bu çerçevede anılan kitaptan bölümlerle Pamuk’un romanından bölümleri yan yana sergilerler. Sonunda Fuad Carım’ın çalışmasını da okudum: Kanuni Devrinde İstanbul / Dört Asır Yayınlanmadan Köşede Kalmış Çok Önemli Bir Eser diye yazıyor kitabın kapağında. 1964’te İstanbul’da basılmış. Daha sonra Pedro’nun Zorunlu İstanbul Seyahati başlığıyla da basılmış. 16. asırda yaşamış Pedro de Urdemalas isimli bir İspanyol’un İstanbul anılarını yazdığı bir kitap. Bu kitabı okuyunca gördüm ki: Beyaz Kale için gürül gürül bir esin(!) kaynağı olmuş. Hadi, olabilir, diyelim, postmoderniz ya, metinlerarası ilişkiler diye bir şey var efendim! Hadi, biz eski kafalı olarak postmodernizmden anlamadığımız için bu itirazı da yiyelim! Sorun, buradan değil, Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’nin kaynakçasını anlatırken bu kitaptan açıkça söz etmemesinden kaynaklanıyor, bizim gördüğümüz kadarıyla. Anlamıyorum: Ne olurdu bu kitaptan yararlandığını anıştırmak yerine açıkça söyleseydi? Yakın tarihimizin önemli ve içerikli bir kişisi Fuad Carım’ın anısı önünde bu vesileyle saygıyla eğilseydi, ne olurdu? Bana göre, Fuad Carım kaynağını açıklasaydı hem yapıtı hem de iyi bir uygulayıcısı olarak bilindiği metinlerarası ilişki kuramı açısından daha olumlu olurdu.

Orhan Pamuk’un metniyle Fuat Carım’ınki arasındaki benzerliklerin ortalıkta dolaşan şöyle bir listesini gördüm:

“..Cenova’dan Napoli’ye giderken, hareketimizi haber alarak Ponza Adaları’nda bekleyen Türk donanmasının hücumuna uğradık...” (Pedro s.11)

“Venedik’ten Napoli’ye gidiyorduk. Türk gemileri yolumuzu kesti...” (Pamuk s.11)

* * *

“...Ama ne olur ne olmaz, gene esir düşebiliriz korkusu ile, kü¬rekçileri sıkıştırmaktan vazgeçtiler. Malûm a, kürek çekenler ya Türk ya Mağribi. Gemi bir kere zaptedildi mi, bunlar artık serbest. O vakit, Türklere, bu bize şunu etti, şu bize işkence yaptı, derler...” (Pedro s.12)

“... Türk ve Mağripli olan kürekçilerimiz sevinç çığlıkları atıyordu; sinirlerimiz bozuldu... Esir düşerse cezalandırılmaktan korkan kaptanımız kürek kölelerini şiddetle kırbaçlatmak için bir türlü emir veremiyordu...” (Pamuk s.11)

* * *

“...İlk önce, öyle bir niyetimiz olmadı değil. Fakat bir borda ateşi yiyince teslim olduk...” (Pedro s.13)

“Şiddetli bir borda ateşine tutulmuştuk, hemen teslim olmazsak gemimiz batacaktı...” (Pamuk s.12.)

* * *

“...Birinin bileklerini, kulaklarını ve burnunu kesip omuzuna bir pafta yapıştırdılar; paftada şu yazılı idi: ‘Böyle eden böyle olur’. Öbürünü kazığa çaktılar...” (Pedro s.12)

“Kazığa oturtulan korkak kaptanımız yeni ölmüştü. Kırbaççıları, bur¬nunu, kulağını kesip ibret olsun diye bir sala koyup denize bırakmışlardı...” (Pamuk s.11.)

* * *

“...Rampacılar gemiye daldılar ve herkesi çırılçıplak ettiler. Beni tepeden tırnağa soymadılar; sırtımdakiler, onların hoşlanmadıkları ve beğenmedikleri şeylerdi. Hem, sırtımdakilerle uğraşmaya bir lüzum görmediler; yattığım kamara çok daha değerli eşyalarla doluydu...” (Pedro s.13.)

“...Rampacılar gemimize ayak basarlarken kitaplarımı sandığıma koyup dışarı çıktım. Gemi ana-baba günüydü. Dışarıda herkesi toplamışlar çırılçıplak soyuyorlardı...” (Pamuk s.14.)

* * *

“...Cerrah mısın, diye sordular. Hayır deyince, az kalsın partiyi kay-bediyordum. Bereket versin lafa, sözü geçen kaptanlardan Durmuş Reis karıştı. Cenevizli dönme Durmuş Reis ‘İdrar ve nabız hekimidir, cerrahtan daha faydalıdır’ dedi, kürekten işte bu suretle kurtuldum...” (Pedro s.13.)

“...Sonradan Ceneviz dönmesi olduğunu öğrendiğim Reis iyi davrandı bana; neden anladığımı sordu. Küreğe verilmemek için hemen astronomi bilgimden, geceleri yön bulabileceğimden söz ettim, ama ilgilenmediler. Bunun üzerine bende bıraktıkları anatomi cildine güvenerek hekim olduğumu ileri sürdüm. Az sonra gösterdikleri kolu kopmuş birini görünce cerrah olmadığımı söyledim. Öfkelendiler, beni küreğe çekeceklerdi ki, kitaplarımı gören Reis sordu: ‘İdrardan ve nabızdan anlıyor muydum?’ Anladığımı söyleyince hem küreğe verilmekten kurtuldum...” (Pamuk s.14.)

* * *

“...En üste Muhammed’in sancaklarını astılar; bunların altına, bizden aldıkları bayrakları, haçları ve Meryem Anamız’ın tasvirlerini astılar. Külhanbeyler, başaşağı asılan bu haçlarla tasvirleri bir ok yağ¬muruna tuttular... Derken denizlerde eşine rastlanmayan bir top ateşi koptu...” (Pedro s.18.)

“...Bütün direklerin tepesine sancaklar çektiler, altlarına da bizim bayrakları, Meryem Ana tasvirlerini, haçları tersinden asıp külhanbeylerine aşağıdan oklattılar. Derken toplar yeri göğü inletmeye başladı...” (Pamuk s.14.)

* * *

“...Ulu-Türk, tutsakları görmek istedi. İki bine yakın tutsağı, ayak¬larından zincirleyip sıraladılar; kaptan ve zabit olanları boyunlarından çemberlediler ve bizden aldıkları trampetaları çalarak, boruları öttürerek ve bayrakları sürükleyerek hepimizi saraya götürdüler...” (Pedro s.19.)

“...Bizleri Padişah’a çıkarmak için zincire vurdular, askerlerimizi gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar, gemimizden aldıkları borularımızı, trampetlerimizi alayla ve keyifle çalarak eğlene eğlene bizi saraya götürdüler...” (Pamuk s. 18)

* * *

“...Sinan Paşa’nın on iki yıldan beri çektiği nefes darlığı artmıştı. Göstermediği hekim kalmamıştı. Sonunda beni de çağırdılar. Paşa’ya elimle bir şurup hazırladım. Nasıl alınacağını sorunca, işi çaktım ve bir kaşık isteyerek, gözü önünde, üç kere doldurup içtikten sonra, ‘alsana senyör’ diyerek, kendisine de içirdim...” (Pedro s.22.)

“...Oysa, derdi, bildiğimiz nefes darlığıydı. İyice sorup soruşturdum, öksürüğünü dinledim, sonra mutfağına inip orada bulduklarımla naneli yeşil haplar yaptım; bir de öksürük şurubu hazırladım. Paşa zehirlenmekten korktuğu için göstererek şuruptan bir yudum içip haplardan bir tane yuttum...” (Pamuk s.17.)

* * *

“...Amcabey diye anılan, aslen Valencialı birini yollayarak, bir hıyanette bulunmayacağıma dair yemin ettirip zincirimi söktürdü...” (Pedro s.24.)

“...Bir hafta sonra bir gece gelen kâhya, kaçmayacağıma yemin ettirdikten sonra zincirlerimi çözdü...” (Pamuk s.18)

* * *

“...yolda Müslüman olmamı istedi. Yapamam, dedim. Koruya vardığımızda, dostlarından olan ve Hıristiyanlıktan dönme, iki kişi beklemekte idi... Ne söylediğimi soran Paşa’ya, ben karşılık vererek, öfkeyle, kestirin kafamı, cellada da sana verilen emri yerine getir, dedim... ‘Seni din düşmanı ve Muhammed düşmanı köpek seni, biraz geçsin, ben sana yapacağımı bilirim...’ deyip yürüdü...” (Pedro s.28-29)

“...Bir kâhya kararımı sordu. Belki kararımı değiştirirdim, ama bana bunu bir kâhya sordu diye değil! Şu sırada din değiştirmeye hazırlıklı olmadığımı söyledim... İkisi, bir duvar dibinde durup ellerimi bağladılar, pek de büyük olmayan bir balta vardı ellerinde. Müslüman olmazsam, Paşa boynumun he¬men vurulmasını emretmiş. Kalakaldım...

(...) Orada ellerimi çözerlerken azarladılar beni: Allah, Muhammet düşmanıymışım.” (Pamuk s.30-3l.)”

Odatv.com

xx İntihal, bir kişinin eserinde başka kişilerin ifade, buluş veya düşüncelerini kaynak göstermeksizin kendisine aitmiş gibi kullanması. İntihal bir tür sahtekârlık ve hırsızlıktır. Başlıca türleri: Alıntı ifadeler ve fikirler için kaynak göstermemek (Vikipedi.www.gaziantephaberler.com alıntı)

Fotoğraf: Youtube

30.05.2018 (Haber Merkezi)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz