Mafyanın önlenemez yükselişi: Frank Sinatra

Mafyanın önlenemez yükselişi: Frank Sinatra

Mafyanın önlenemez yükselişi: Frank Sinatra

“Dayanacak gücüm kalmadı Sinyor Corloeno... Bu benim için son şans. Eğer bu kez de şansım bana yardım etmezse, sonum demektir. Lütfen bana yardım edin...”

Sinyor Corloeno sol eliyle karşısında kendisine yalvaran geç adamı dışarı uğurlamadan önce masa üstü telefona sarılıp, en yakın adamı sayılan “consigliore”yi, yani danışmanını arar ve Fontaine’e istediği filmde bir rol verilmesi için yönetmeni uygun biçimde “uyarmasını” söyler.

Consigliore “Baba”nın talimatı üzerine yönetmeni arar, ama yönetmen son derece aksi davranışlarıyla ünlü, Avusturya asıllı bir Amerikalı’dır (söylentiye göre Fred Zinnemann). Film için ekibini kurduğunu ve sözü edilen ufak tefek İtalyan şarkıcıya rol vermeyi düşünmediğini açık yüreklilikle söyler.

At yarışına meraklı yönetmenin en sevdiği atının kafası bir sabah, dişlerini fırçalamak üzere kalkmaya hazırlanan yönetmenin önüne düşer. Yönetmen ne ile karşı karşıya olduğunun farkındadır artık.

Johny Fontaine ertesi gün Avusturya asıllı yönetmenin yaşamının en önemli iki filminden birinde rol almayı başarır.

MAFYA BAĞLANTISI

Frank Sinatra, 12 Aralık 1915’te Hoboken’de fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Yokluklar içinde büyüdü. Hayatının sonlarına doğru ise servetinin hesabı bilinmiyordu. Nakit parasının dışında birçok taşınmazı, ticari ortaklıkları ve örgütü vardı. Taşınamaz mallarının ne kadar olduğu konusunda kimsenin bir fikri yoktu. Her şey, vasiyeti açıklandığı zaman ortaya çıktı.

Bazı kaynaklar Sinatra’nın mafya nedeniyle ünlendiğini iddia ederler. Sinatra, tüm yaşamı boyunca basın mensuplarından nefret etti. Çünkü mafya ile olan ilişkisini basın ortaya çıkardı. Sinatra’ya göre basın, konu bulamadığı zaman hemen ünlenmiş bir sanatçının yaşamını konu etmeye bayılıyordu ve kedisi de bu tuzağa düşmemekle hep övündü.

Gazetecilik ile paparaziliği birbirine karıştırıyordu Sinatra.

Oysa mafya olan ilişkisi yıllarca ABD’nin en ünlü gazetelerinde yer aldı. Ancak bu ilişki asla somut olarak kanıtlanamadı.

Sinatra, kumar işinden Hollywood yönetimine kadar tüm işlere bulaştı. Bir çeşit mafya “babasıydı” yaşadığı sürece. Sinatra bu ilişkinin ortaya çıkmasının aldığı Oscar ödülüne ve elindeki büyük ekonomik olanaklara zarar vereceğini düşündüğünden gizledi.

Mafya ile ilişkisine dair ilk dedikodu, ünlü sanatçının 1963 yılının Kasım ayında, Nevada eyaletinin Tahoe Gölü kıyılarında “Cal-Neva Lodge” adını verdiği ve dört milyon dolar harcayarak yaptırdığı bir otel açmasıyla başladı. Ancak Sinatra oteline, polis tarafından aranan bir kişi olan ve herkesin girdiği yerlere girmesi kontrol altında tutulan Chicago’nun mafya liderlerinden Sam Giancana’yı davet etmesi yüzünden otel bir süre kapatılınca, mafya kuşkuları üzerinde toplandı.

Sinatra’nın otelin kumarhanesini işletme ruhsatı, bu davet olayından sonra bir daha geri verilmemek üzere elinden alındı. O yıllarda ABD Başkanı J.F.Kennedy’nin eniştesi olan ve 11 yakın dostundan ilk dört sıraya giren ünlü aktör Peter Lawford, Kennedy’ye ne kadar rica etse de, Kenndy Sinatra’yı bağışlamadı ve kumarhane ruhsatını yenilemedi. Bir diğer yakın arkadaşı Sammy Davis’in kumarhaneyi devralıp da, “kara derili hassasiyetine” sığınması da Kennedy’yi aldatmaya yetmedi.

SİNATRA FIRTINASI

Franky’nin anne ve babası İtalyan göçmeniydi. Babası panayırlarda boksör olarak sahne alıyordu. Sonradan Hoboken kenti itfaiye müdürlüğüne getirildi. Annesi, yaşamının her döneminde bir hayır derneğine üye olmuştu ve bununla gurur duyuyordu. Bu yüzden de Franky ve kardeşleriyle uğraşmak için fazla zaman bulamıyordu. Küçük Franky, başta ninesinin, daha sonra da teyzesinin kucağında büyüdü. Para kazanma yaşı geldiğinde, bir süre öğretmen yardımcısı olarak çalıştı. Bir gün radyoda Bing Crosby’nin sesini duydu ve adeta büyülendi. O anda şarkıcılığa heves etti.

Baba Sinatra buna dehşetli sinirlendi ve tepkisini, “Şarkıcıdan adam mı olur! Hepsi işsiz güçsüz, serseri kişiler” biçiminde dile getirdi. Ama Franky onu dinlemedi. Bavulunu topladığı gibi evi terk etti.

Barlarda, kahvelerde rastladığı her yerde şarkı söylemeye başlamıştı. Çevresindekilere de “artık şarkıcı oldum” diyordu. Ama asıl görevi, program bittikten sonra şarkı söylediği yerin mutfağında bulaşık yıkamaktı.

Bir rastlantı 1939 yılında Franky’yi dönemin ünlü orkestra şefi Harry James ile karşılaştırdı. Harry James Franky’yi orkestrasına aldı ve solist olarak sözleşme imzaladı. Sinatra şansının açıldığını düşünüyordu. 6 ay kadar Harry James ile çalıştıktan sonra, o sıralarda ABD’nin en önemli müzik topluluklarından biri olan Jimmy Dorsey orkestrasına geçti ve o andan sonra da ülke çapında tanınan bir şarkıcı oldu.

1942 yılına gelindiğinde, neredeyse bütün Amerika adeta bir Sinatra hastalığına tutulmuştu. Böylesine geniş bir dinleyici ve izleyici kitlesine sahip olmak da, Sinatra’dan sonra ancak Beatles’a nasip olacaktı.

KARA PANTER AVA

Çapkın biri olarak bilinen Frank Sinatra, evlendiği iki kadını da çok sevmiş ve evlilik sınırları içinde ikisine de ihanet etmemişti. İlk karısı kendisi gibi bir italyan göçmenin kızı, çocukluk arkadaşı Nancy Barbato’ydu. 1940, 1944 ve 1948 yıllarında birer çocukları oldu. Ama, şöhretin zirvesine ulaştığı bir sırada Frank Sinatra hayatında değişiklik yapma isteği duydu. Dönemin ünlü yıldızı Ava Gardner’a aşık olmuştu. Nancy’yi boşadı ve Ava Gardner ile evlendi. Franky karısının kulu, kölesi olmuştu. Onun her kaprisine boyun eğiyordu. Ama Ava’nın istekleri, kocasına çektirdiği eziyet yenir yutulur gibi değildi. Franky de bir gün çileden çıktı. Evliliklerinin geri kalan yılları içinde “Kara Panter Ava” ile sinirleri harap olmuş Franky sürekli kavga ettiler. Bir çok kez ayrıldılar, barıştılar, yine ayrıldılar. Sonunda 1957 yılında evlilikleri noktalandı.

Frank Sinatra şarkı söylemeye 1936 yılında başladı. 1939  yılının Temmuz ayında Harry James orkestrası eşliğinde söylediği “From Bottom of My Heart” şarkısıyla ilk 45’liğini yaptı. 1940-42 yılları arasında Tommy Dorsey Orkestrası ile çalıştı. 31 Aralık 1942’de New York’ta ilk solo konserini verdi. 1943-45 yılları arasında da “Your Hit Parade” adlı radyo programında solo şarkıcı olarak söylediği şarkılarla ülke çapında ünlendi.

Sinatra, sinemada ilk önemli rolünü Higher and Higher (1943) filminde üstlendi. Böylelikle oyunculuğunu da kanıtlamış oluyordu.

İtalyan kökenli Amerikalıların haklarını savunan örgütler filmi engellemeye çalıştı. Frank Sinatra’nın da bu eylemlere katılması ilginçti. Baba filminde Don Corloeno’dan kariyerinde etkili olacak bir rolün kendisine verilmesini isteyen şarkıcı Johny Fontaine’nin gerçekte Frank Sinatra, oynamak istediği filmin de From Here to Eternity olduğu söylentisi çok yaygındı. Sinatra 1954 yılında mesleğinin dibindeyken, bu filmdeki başarısıyla yeniden sinemadaki konumunu pekiştirmiş oldu.

MİA FARROW

Omuzunda ayakkabı fırçası kalınlığında sırmalı apoletler taşıyan amiral kılıklı kapı görevlisi, yanındaki smokinli adamın kulağına eğilip hafif sesle bir şeyler söyledi. Müdür olduğu kıyafetinden sarkan smokinli adamın hemen kaşları çatıldı ve o anda içeri girmekte olan genç kıza doğru yürüyerek, “İçeri giremezsiniz hanımefendi,” dedi. “Daha çok gençsiniz.”

Genç kız ne diyeceğini şaşırmıştı. Arkadan bir erkek sesi imdadına yetişti:

“Bırakın geçsin... Kendisi karımdır...”

Lafa karışan Frank Sinatra’ydı ve bu sözleri Juan Les Pins kumarhanesine girerken, arkasısndan kendisini takip eden genç karısı Mia Farrow için söylemişti.

Mia Sinatra 21 yaşına henüz basmıştı. Bu ünlü kumarhaneye ise, ancak yirmi bir yaşını doldurmuş olanlar alınıyordu.

Şaşkınlığını henüz üzerinden atamayan Mia, az önce yolunu kesen smokinli adamın Frank Sinatra’nın önünde iki bülüm eğildiğini gördü. Artık içeri girmesine bir engel yoktu. Ürkek adımlarla kapıdan içeri girdi.

Yüzü hayli çilli, ince vücutlu, mahcup tavırlı sarı saçlarını kısacık kestirmiş genç bir kadındı Mia Farrow. Daha o sıralarda sinemada Jeanne d’Arc’ı temsile hazırlanan körpe bir yıldız adayıydı.

Az sonra Sinatra’nın çocuk yaşta sayılacak karısı ile salonları dolaştığı görüldü. Ünlü aktör elini Mia’nın omzuna atmıştı ve rulet, bakara, black jack masaları ile ilgili açıklamalar yapıyordu. İlk kez bir kumarhaneye giren Mia, 50’lik deneyimli kocasının sözlerini zaman zaman hayret ifade eden hareketlerle dinliyor, zaman zaman da mahcup bir şekilde ayak uçlarınma bakıyordu.

Az sonra Sinatra kumar masasına oturdu ve yrmi dkika içinde 10 bin frank kazandı. Devam edecekti, ama bir el usulca koluna yapıştı. Mia’nın eliydi bu... Gençç kadın yumuşak bir hareketle eğildi ve babası yaşındaki kocasının kulağına, “Bu kadar yeter, artık gidelim,” diye fısıldadı.

Sinatra hiç itiraz etmedi. Masadakileri selamladı ve kalkıp karısını takip etti. Frank Sinatra’yı tanıyanlara küçük dillerini yutturacak bir olaydı bu. Herhangi birinin bir işaretiyle koca Franky’nin kuzu kuzu oyun masasını terk ettiği görülmüş şey değildi. Üstelik Sinatra bu hareketinden hiç de rahatsız görünmüyordu. Memnundu, gülümsüyordu...

Bir süre sonra Sinatra çiftinin kumarhane koridorlarından kapıya doğru yürüdükleri görüldü. Franky önden, yolunu şaşırmış bir insan gibi sağına soluna bakarak ilerliyor, karısı onu sevgi dolu gözlerle takip ediyordu. Mia’nın üzerinde açık mavi, ancak dizlerinin bir kaç parmak üzerine kadar gelen gösterişsiz bir rop vardı. Sinatra ise smokin giymişti.

Dış kapıdan çıkarken, kapı görevlisi yanındaki adama fısıltıyla, “Şu adam ne kadar da gangasterlere benziyor,” dedi. “Oysa meşhur Frank Sinatra dedikleri artist...”

Biri gangaster tipli yaşlı şöhret, öteki bir kolej öğrencisine benzeyen küçük bir kız...

Tuhaftı gerçekten...

Bütün Amerika için yılın en uygunsuz çiftiydi onlar, ama mutluydular.

FRANKY’NİN YILDIZI SÖNÜYOR, YENİDEN PARLIYOR

Bu arada Franky’nin işleri kötü gidiyordu. Şarkıcı ve aktör olarak işleri tersine dönmeye başlamıştı. Kendisine şarkı veya oyunculuk için sözleşme teklif eden yoktu. Borçları da her gün kabarıyordu. Herkesin, “artık tükendi” dediği bu İtalyan için umutsuz durumundan kurtulmak için iki şey gerekliydi: Enerji ve aktörlük...

From Here to Eternity filmindeki Maggio rolü ile parlamıştı paramasına, ama bu şöhreti tüm hayatı boyunca onu ayakta tutmaya yetmeyecekti. Yepyeni bir Frank Sinatra olarak ortaya çıkmak zorundaydı.

Her gittiği yeri olay haline getirmek, her yaptığı hareketin gündeme oturmasını sağlamak zorundaydı. Adı binbir türlü aşk macerasına karışıyordu. Başta Marilyn Monroe olmak üzere Lauren Bacall, Kim Novak, Shirley Mc Laine, Juliette Prowse, Dorothy Provine, Jill St. John, Virna Lisi, Rafaella Cara ve daha birçok ünlü kaın onun listesindeydi.

İlk karısı Nancy’ye gelince, hiçbir zaman eski eşine küsmedi. En kötü kgünlerinde bile başarılı olması için yanında oldu. Nancy bir daha da evlenmedi. “Neden yeniden yaşamınızı bir başka erkekle kurmadınız,” diye soranlara da Nancy, “Sinatra ile 12 yıl evli kalan bir kadın başka bir erkeği sevemez,” cevabını veriyordu.

İkinci karısı Ava Gardner ise başka türlü düşünüyordu. Gardner, “Sinatra ile uzun evlilik geçiren bir kadın başka bir erkekle evlenemez. Neden mi? Erkeklerden artık nefret etmiştir de ondan...”

Sinatra’nın Mia Farrow ile evlenmesi ise başlı başına bir olaydır. Çünkü Sinatra başta Farrow’u hiç sevmemişti. Uzun süredir de tanıyordu, ama onun tanıdığı Farrow tam bir Hollywood çocuğuydu. Mia’nın annesi sinema ouyncusu Maureen O’Sullivan, babası da yönetmen John Farrow’du. Hollywood bir köy gibidir. Herkes birbirini tanır. Sinatra da Farrow ailesinin eski bir dostuydu, Mia’yı da çocukluğundan itibaren iyi tanıyordu.

Araya “duygusallık” girdiğini hisseden Sinatra, Mia’yı bırakıp, başka bir kadınla tatile çıktı.

Mia, Sinatra’nın ilgisi azalınca ne ağladı ne de mızıldadı. Yalnızca aklını kullandı. Yüz çeviren adamın kapısında gözyaşı dökecek yerde, kendisine başka bir sevgili buldu. Hollywood’un önemli yönetmenlerinden Mike Nicchols ile birlikte Roma’ya gitti.

İki ay sonra Sinatra genç kızı aramaya başladı. Barların baş kabadayısı, kumarbaz, gangasterlerin dostu, mafyanın önemli adamı, herkesin ürktüğü Sinatra, bu küçücük kız karşısında pes etmişti.

Mayıs ayında Sinatra, Mia ile Las Vegas’ta beş dakika içinde evlendi.

Evlilik sonrası karı koca ile New York’ta görüşen bir muhabir şöyle yazıyor: “İkisinin de duruşlarında yeni evlilerin ifadesi vardı. Mia beş çocuk sahibi olmak istediğini söylüyordu. Adlarını bile şimdiden saptamıştı. Çocuklarının birincisi kız olursa ismi Elzie olacaktı. Elizabeth Taylor’u anımsatıyormuş çünkü. Mia eskisi kadar utangaç da değildi. Evinden, geleceğinden, çocuklarından ve köpeklerinden rahatlıkla söz edebiliyordu.”

Bir televizyon programında oynarken yönetmen Mia’nın saçlarının çok uzun olmasından yakınmıştı. O da kızıp, ertesi gün saçlarını adeta kökünden kestirdi. Sinatra küplere binmişti binmesine, ama iş işten geçmişti.

Bir keresinde bakımsız bir kolejli kız gibi giyinmeye başlayan Mia’ya Sinatra yine sinirlenmiş ve ona en iyi markalardan seçilmiş yüz elbise yollamıştı. Mia gelen elbiselerin hepsini paketleyip, bir kenara koymuş ve asla giymemişti.

Sinatra bu yüzden de çok sinirlenmişti, ama yenilgiyi de kabul etti. Başka bir yol denedi ve elmas taşlı bir nişan yüzüğü gönderdi. Mia yüzüğü takmayı kabul etti. Altı gün sonra, 21 yaşındaki genç yıldız adayı ile kartlaşmış Sinatra evleneceklerdi.

Evlendikten sonra Mia eşyasını Franky’nin evine taşıdığında, beyaz sütunlu karyolasını, oyuncak bebeklerii, iki kedisini de Franky’nin evine götürdü.

Mia ile Franky iki yıl evli kaldılar. Sinatra daha sonra Barbara ile evlendi ve yaşamının sonuna kadar da onunla yaşadı.

1998 yılında kalp krizinden öldü.

Frank Sinatra öldüğünde, dünyadan da bir yıldız koptuğu, artık yerine konamayacak bir varlığın yok olduğu düşünüldü.

Sinatra aynı zamanda tüm mal varlığı, şöhreti ve inanılmaz karizmasıyla ölünce, dünyada hiçbir şeyin kalıcı olmadığını da kanıtlamış oldu. Bir gerçek dünya çökmüştü öldüğünde ve binlerce hayal dünyasına hayat vermişti.

Mümtaz İdil

14.10.2016 (Haber Merkezi)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz