Hıdırellez Günü'nün benim için hem kavuşma, hem ayrılık günü olacağını nereden bilebilirdim

Hıdırellez Günü'nün benim için hem kavuşma, hem ayrılık günü olacağını nereden bilebilirdim

Hıdırellez Günü'nün benim için hem kavuşma, hem ayrılık günü olacağını nereden bilebilirdim

Anadolu halk geleneğinde 6 Mayıs Hıdırellez’dir.

Sevenlerin, özlem çekenlerin kavuşma günüdür.

6 Mayıs'ın, Hıdırellez Günü'nün benim için hem kavuşma, hem ayrılık günü olacağını nereden bilebilirdim...

18 yaşındaydım.

Her yıl olduğu gibi o Hıdırellez’de de beyaz kâğıtlara gerçekleşmesini istediğim dileklerimi yazıp gül ağacının altına bıraktım...

Sabaha karşı annemin mutfaktan gelen ağlama sesleriyle uyandım. Perdeyi aralayıp dışarı baktım. Gün ağarmamıştı henüz... Evimizin bulunduğu sokaktan tek tük arabalar geçiyordu. Üzerimde bir ağırlık vardı. Susuzluktan dilim damağım kurumuştu. Kötü düşler görmüştüm. Hıdırellez sabahı böyle mi  uyanacaktım... Annemin ağlama sesleri kesik kesik sürüyordu. Mahallemizde yine bir ölü vardı demek ki... Hep böyle olurdu. Ya bir gece yarısı telefonu gelir, ya sabah erkenden kapı çalınır, mahalleden ölüm haberleri verilirdi. Muhtar babam ve annem birlikte, sabahı beklemeden ölü evine koşarlardı. Yatağımdan toparlanıp kalkmaya çalıştım. Ne kötü düşler görmüştüm!.. Acılı bir Ankara sabahı başlıyordu...

Anneme koştum. Babamla birlikte balkona geçmişlerdi. Annem, beni görünce sesini daha da yükseltti. Babam, sessiz ağlıyor, gizlediği gözyaşlarını elinin tersiyle silmeye çalışıyordu. Sarıldım anneme, “Ağlama annem, yeter!” dedim.

Polisten, Alişan Amca’dan söz ediyorlardı. Hiçbir şey anlamadım. Üstelik hangi akraba ya da mahallelinin öldüğünü de söylememişlerdi henüz.

“KİM ÖLMÜŞ ANNE!” DİYE SORDUM.

“Astılar kızım; bu gece Deniz’i, Yusuf’u, Hüseyin’i astılar!..”

O âna dek sessizce ağlamaya çalışan babam, hıçkırıklar içinde arka odaya geçti.

Annemin sıcacık kucağında buz gibi oldum birden. Bir acı düğümlendi boğazıma, ağlayamıyordum, konuşamıyordum.

Babam, beni önemser, karşısına oturtup her şeyi anlatırdı. Biraz sakinleştikten sonra “Gel kızım” diyerek tane tane anlattı.

Babam, Altındağ’ın Çalışkanlar Mahallesi’nde muhtardı. Ben uyuduktan sonra polisler gece gelmiş, evimizin kapısını çalmış. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam kararlarının o gece infaz edileceğini bildirerek, aynı mahallede oturan Mezarlıklar Müdürü Alişan Canpolat ve Ulucanlar Cezaevi’nde idamları infaz eden celladın ev adreslerini almışlar.

Her şeyi anlamıştım. Bir öfke doldu içime. O öfke ile kalkıp gül ağacının dibine koştum. Dilek kâğıtlarımın hepsini yırtıp attım... Bana Hıdırellez gecesinin armağanı bu mu olacaktı...

Sonraki yıllarda Hıdırellez günleri benim için yas günleri oldu. Bir daha gül ağacının dibine dilek kâğıtları bırakmadım. 18 yaşındaki bir gencin gençlik tepkisi işte. Henüz öfkemi terbiye etmediğim yıllar...

Aradan 42 yıl geçmiş...

Yok, yok meraklanmayın, o gençlik öfkesiydi, geçti.

Sonraki yıllarda öfkemi neye, kimlere yönlendireceğimi öğrendim.

“Acıyı bal eyledik” demiş ya şairimiz Hasan Hüseyin Korkmazgil...

Ben de 6 Mayısın anısını törene dönüştürdüm.

Artık gül ağacının dibine dilek kâğıtları bırakmıyorum ama Hıdırellez gecesi, 6 Mayısta evin her yanına mumlar yakıp bırakıyorum Deniz, Yusuf, Hüseyin aşkına...

Bir de üç günlük Hızır Orucu’nun son günü –biz ona “Hızır Gecesi” deriz– su içmeden uyuyayım, diyorum. Ola ki, 3 devrimciden biri içecek bir yudum su verir.

O kadar susuzum ki onlara...

MEZARLIKLAR MÜDÜRÜ ANLATIYOR

Sonra’dan CHP’den milletvekili seçilen eski Mezarlıklar Müdürü Alişan Canpolat ile idamlardan 34 yıl sonra görüştüm. Yıllar olmuş görüşmeyeli... Sağlığı bozulmuş, yaşlanmış, saçlarındaki beyazlar da artmıştı. Eski günlerin, anıların etrafında dolanıp duruyorduk. İkimiz de ne konuşacağımızı bilmemize karşın bir türlü konuya giremiyorduk. Aysel Yenge, Alişan Amca’nın her zamanki kahvesini hazırlayıp getirdi. Benim için çay demledi. Kendi elleriyle hazırladığı börekleri koydu önümüze. “Böreğini de özlemiştim Aysel Abla” dedim ama bir türlü elimi süremedim.

Telefonla konuşmuş, randevulaşmıştık. Bana, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam gecesini anlatacaktı. Bu konuda o güne dek birçok kitaplar, şiirler yazılmış, türküler bestelenmiş, filmler çekilmişti. İdamların canlı tanığı Alişan Canpolat, o geceyi ilk kez anlatacaktı.

O yıllarda çağrı cihazı, cep telefonu henüz icat edilmemiş. Sadece sabit telefonlarla iletişim kurulabiliyor. Aysel Abla’nın anımsadığına göre, Alişan Amca’nın görev yaptığı yıllarda Mezarlıklar Müdürlüğünün telsizi dahi yokmuş.

Anlaşılacağı üzere, bu konuşmalar konuyu açmak için başvurduğumuz ısınma turları... 16. Dönem CHP Milletvekili Alişan Canpolat, kahvesinden bir yudum aldıktan sonra belleğini zorlayıp idam gecesini şöyle anlattı:

“Ankara Belediye Başkan Yardımcımız 5 Mayıs günü akşama doğru aradı:

‘Alişan Bey, sizinle özel bir şey konuşmak istiyorum. Bu konudan kimsenin haberi olmasın; duyulmamasını rica ediyorum. Mecliste 3 genç hakkında idam kararı verildiğini biliyorsunuz. Bu gece o idam kararları Ulucanlar Cezaevi’nde infaz edilecek. Cenazeler, sabaha karşı Karşıyaka Mezarlığına gelecek. Gece yarısından itibaren makamınızda hazır bulunmanızı ve defin işlemlerine yardımcı olmanızı rica ediyorum.

Zorlukla, ‘Peki’ dedim. Telefonu kapattıktan sonra derin bir acı duydum. Bir baba olarak o acıyı yüreğimde yaşadım. Uzun süre oturduğum koltuktan kalkamadım. O akşam eve nasıl gittiğimi anımsamıyorum. Hanım, davranışlarımda bir gariplik olduğunu fark etti. Söylememek için uzun süre direndim. Evin içinde üst üste sigara yakıyordum.

Aysel Hanım, ‘Sende bir hal var, ne olduysa söyle!’ diye sıkıştırınca daha fazla dayanamayıp açıkladım. Gece yarısına doğru polisler kapıyı çaldı. ‘İdamlar bu gece infaz edilecek, seni almaya geldik’ dediler. Belediye Başkan Yardımcısının gündüz saatlerinde telefon ettiğini, haberimin olduğunu bilmiyorlardı. Gelip sizin kapınızı çalmışlar, muhtar baban da evi tarif etmiş. Bana gelmeden önce mahallede oturan celladı da alıp cezaevine bırakmışlar. Mezarlıkta çalışan gassal Seyit Çiftçi’ye de gündüzden haber vermiştim, onu da yanımıza alıp Karşıyaka’nın yolunu tuttuk.

Gece yarısıydı. Sokağa çıkma yasağının uygulandığı şehirden mezarlığa zifiri karanlıklar içinde gittik. Emniyet Müdürü İsmail Hakkı Demirel ve üç-beş polis de bize eşlik etmişti.”

ÜÇ OĞUL, ÜÇ BABA, ÜÇ ACILI YÜREK...

“Cenazeler sabaha karşı geldi. İdam edilen üç gencin babası da oradaydı. Deniz, çok uzun olmasına karşın babası Cemil Gezmiş kısa boyluydu. Hüseyin’in babası Hıdır da oradaydı, Yusuf’un babası da gelmişti. O saatte çay demledim ama kimin boğazından geçer...

Deniz’in babası, okumuş, bilgili bir insandı. Diğer babalar da üzülüyordu ama o daha çok çırpınıyordu; en çok onu teselli etmeye çalıştım. Hem mesleki, hem insani görevimi yerine getiriyordum...

Cenazeler gelince bir hareketlenme başladı. Önceden kazılmış boş mezar yerlerine gittik. Emniyet Müdürü Demirel, ‘Alişan Bey, ben mezarların başına gelmeyeyim, siz durumu idare edin’ dedi. Onu odada bırakıp çıktık. Yanımızdaki polisler de, ‘Alişan Bey işini bilir’ diyerek karışmadılar. Ben, Türk askerine, erinden komutanına kadar sempati duyarım. Ancak, defin sırasında o jandarma yüzbaşının davranışlarını aradan bunca yıl geçmesine karşın unutamıyorum...”

“AYRI AYRI ADALARA GÖMÜN!”

“Yüzbaşı, boş mezarlara göz attıktan sonra, ‘Ayrı ayrı adalara gömün!’ dedi. Ben, itiraz ettim: ‘Yüzbaşım, bu çocuklar iyi günlerinde, kötü günlerinde beraber oldular, ölüme birlikte gittiler. Babaları da yan yana gömülmelerini istiyor. Ayırmayın onları.’ Ayrı adalara defnedilmelerinde ısrar edince, ‘Yan yana olmalarını istemiyorsanız, hiç olmazsa aynı adada birer mezar arayla defnedelim’ dedim. Ailelerin de tepki göstermesi üzerine aynı adada, ancak birer mezar arayla defnedilmelerine izin verdi. Çuvaldan söz ediyormuş gibi, sert bir sesle ‘Atın mezarların içine!’ dedi. Ölüye bile saygısı yoktu. Dediği gibi yaptılar. Gençlerin babaları yüzbaşıya büyük tepki gösterdi.

Deniz’in babası, bana, ‘Müdür bey, ben oğlumun cenaze namazını kılmak istiyorum’ dedi. Yüzbaşı, ‘Sizin çocuklarınız idam edilirken imam bulunmasını dahi istemedi’ diyerek itiraz etti. Ben, araya girip, ‘Yüzbaşım, siz görevinizi yaptınız, bundan sonrası bize ait. Cenazeler babalarına teslim edildiğine göre, bu isteklerini yerine getirmemiz gerekir’ dedim. Babalarla birlikte mezarların başında cenaze namazı kıldık. Dualar okunduktan sonra defin işlemleri tamamlandı.

İşlemlerden sonra mezarlardan idare binasına doğru yürüyoruz. Yüzbaşı, hocayla birlikte önde yürüyor. Duymadığımızı sanarak aralarında konuşuyorlar. Gassal Seyit Hoca’ya, ‘Hocam, bu gece sen de günaha girdin. Ben emir eriyim, mecburen geldim’ diyor. Arkadan yetişip, ‘Yüzbaşım, sen memleketini seviyor musun?’ diye sordum. Çok şaşırdı, ‘Elbette seviyorum’ dedi. Çok sinirlenmiştim, ‘Ben de memleketimi seviyorum, bu çocuklar da seviyordu. Biliyor musun, az ilerde Memlik Köyü var. ODTÜ’lü öğrenciler oraya her sabah eğitime geliyor. Duyup gelselerdi, senin bu söz ve davranışların karşısında burada arbede çıkardı. Olay çıkmasın diye özen gösteriyoruz. Siz de biraz sakin olun’ dedim. Bana dönüp, ‘Haklısın’ diyebildi. Bir daha da sesini çıkarmadı.

Babalar teşekkür edip ayrıldılar... Onların feryadını anlatamam. Bu yaşamanın en büyük acısıydı. O adanın önünden günlerce geçmedim. Babalar ne kadar ‘Acımızı hafiflettin’ dese de acı büyüktü.”

Alişan Canpolat, 12 Martta Mezarlıklar Müdürü, 12 Eylülde Ankara Milletvekiliydi.

Deniz’ler, Mahir’ler ve o yıllarda Ankara’da defnedilen tüm devrimcilerin ölümlerine, ailelerin acılarına tanıklık etti. Birçok kitap onun, “acıları hafifleten” ilgisini yazdı ama o, o geceyi ilk kez anlattı. Sormasam belki de bu bilgileri bir sır olarak birlikte götürecekti.

ALTINDAĞ SEMTİNİN YAŞADIĞI ÇELİŞKİLERİ FARK ETTİM

Dilimden, ezberimden silinmeyen Can Yücel’in Mare Nostrum şiirini anımsadım birden:

En uzun koşuysa elbet

Türkiye’de de Devrim

O, onun en güzel yüz metresini koştu

En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...

En hızlısıydı hepimizin,

En önce göğüsledi ipi...

Acıyorsam sana anam avradım olsun

Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!

Geçmişteki olayları düşünürken birden benim de çocukluğumun, gençliğimin geçtiği Altındağ semtinin yaşadığı çelişkileri fark ettim.

Ah, Altındağ ahh! Resmi bir ad verilerek ağzına bir parmak bal sürülüp sevindirilen semtin yaşadığı bu çelişkiye bir anlam veremiyordum.

Aradan 40 yıl geçti, bu çelişkiyi hâlâ anlayabilmiş değilim. 12 Marttan sonra 12 Eylülü de yaşadık; Altındağ’ın yazgısı değişmedi.

12 Eylülün ilk idamı Altındağ’daki Ulucanlar Cezaevi’nde gerçekleşti.

O, Altındağlı sarışın genç Necdet Adalı.

12 Mart'ta Deniz, Yusuf ve Hüseyin idam edildiğinde döneminin Mezarlıklar Müdürü Altındağ’da oturuyordu.

Üç fidanın cellâdı Altındağ’da, sadece muhtarın bildiği bir adreste oturuyordu.

Benim babam Altındağ’da muhtardı.

Benim çocukluğum, gençliğim Altındağ’da geçti.

Ah Altındağ’ım ah!..

 

Yaşar Seyman

yasarseyman@gmail.com

Not: Yangın Yeriydi Yurdum kitabından / Bilgi Yayınevi

06.05.2017 (Haber Merkezi)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz