“Gazetecilik suç değildir” yazısına Erdoğan’a hakaretten tutuklama

“Gazetecilik suç değildir” yazısına Erdoğan’a hakaretten tutuklama

İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencisi Berivan Bila

Trabzon’da Halkevi üyesi ve KTÜ İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencisi Berivan Bila sosyal medyada da paylaştığı “Gazetecilik bölümü ders 1: Gazetecilik Suç Değildir” başlıklı yazısı gerekçe gösterilerek Erdoğan’a hakaretten tutuklandı

Karadeniz Teknik Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü son sınıf öğrencisi ve Trabzon Halkevi üyesi Berivan Bila dün (6 Aralık) sabah saatlerinde sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alınmış, baskın sırasında Bila’nın bilgisayarı ve cep telefonu ile çok sayıda gazete, dergi, kitaba da el konulmuştu.

Bila, 28 Temmuz 2017’de yazdığı “Gazetecilik bölümü ders 1: Gazetecilik Suç Değildir” başlıklı yazısında  “Cumhurbaşkanına hakaret” ettiği iddiasıyla, bugün çıkarıldığı mahkeme tarafından Erdoğan’a hakaret suçlaması ile tutuklandı.

Biz genç gazeteci adayları…

Berivan Bila, “80 darbesinin korkunç hikayeleri ile büyümüş, ama daha beterini yaşayan, önce AKP – Cemaat ittifakına sonra ise çatışmasına şahitlik etmiş ve bu çatışmanın meyvesi olan OHAL ve adeta padişah fermanlarını aratmayan KHK’lara maruz kalmış buna rağmen gelecek güzel günlere umut ile bakan üniversiteli sıra arkadaşlarım merhaba baskıların ve diktatörlüğün gölgesi nezaretinde umarım tatiliniz iyi geçiyordur” diye başladığı yazısında, Cumhuriyet davasından bahsediyor, Ahmet Şık’ın savunmaları ile “zulmedenler safına karşı onurlu duruşu ve kılıç gibi kalemi ile biz genç gazetecilere ilham olduğunu” belirtiyor ve yazısını şöyle sonlandırıyor:

“Biz genç gazeteci adayları da aynı cesaretle aynı suçu işlemeye talibiz. Sansüre karşı yaşamları pahasına mücadele veren gazetecilerin mirasının getirdiği bir sorumluluk var üzerimizde biliyoruz. O sorumluluğu en iyi şekilde taşıyan üniversiteliler olacağız. Bugün amfide kantinde, yarın sokak da elimizde kalem, dilimizde birilerinin saltanatının altına dinamit olacak sözler ile yanı başınızdayız. Onur ve cesaret kazanacak, biz kazanacağız!”

Bila’nın kolektifler.net’te yayımlanan yazısının tam metni:

Gazetecilik bölümü ders 1: Gazetecilik Suç Değildir

80 darbesinin korkunç hikayeleri ile büyümüş, ama daha beterini yaşayan, önce AKP – Cemaat ittifakına sonra ise çatışmasına şahitlik etmiş ve bu çatışmanın meyvesi olan OHAL ve adeta padişah fermanlarını aratmayan KHK’lara maruz kalmış buna rağmen gelecek güzel günlere umut ile bakan üniversiteli sıra arkadaşlarım merhaba baskıların ve diktatörlüğün gölgesi nezaretin de umarım tatiliniz iyi geçiyordur.

Adı lazım değil (çünkü yazınca feci şekilde alınıyor) bir kişi düşünün, kendi çıkarları uğruna cinayet işlemekten çekinmeyen, çalan, kendisine -doğrudan veya dolaylı -karşı çıkan, kanlı iktidarına tehdit olma potansiyeli taşıyan herkesten kurtulmaya çalışsın. Gazetecileri içeriye atsın, birikimli ve nitelikli akademisyenleri egosu nezaretinde çıkardığı fermanlarla işlerinden ihraç etsin. Korkunç değil mi? Evet ne yazık ki bu aralar böyle bir korku filminin içerisindeyiz. Zulmü ve mücadeleyi beraberinde barındıran bir filmdir bu. Bu filmin belki de en cesaret öğeleri barındıran bölümüne yakın zamanda şahit olduk ve olmaya devam ediyoruz. Yargılanan Cumhuriyet gazetesi basın emekçileri ve adeta yüzümüze çarpılan soğuk su etkisindeki savunmaları. Pardon düzeltiyorum savunmaları değil, o kirli kanlı iktidarın foyaları.

Ama ifade veren isimlerden biri var ki, zulmedenler safına karşı onurlu duruşu ve kılıç gibi kalemi ile biz genç gazetecilere ilham olan Ahmet Şık.

Tayyip Erdoğan ve onun çok sevdiği evladı (hatta Bilal’den bile çok) AKP’nin, Fetullah Gülen ve tayfasıyla henüz bozuşmamışken kardeşlikleri daimken aralarındaki kirli ilişkileri ortaya çıkartan, bunu yazan ve yayınlayan cesur bir gazeteciden söz ediyoruz. Tabi o dönem AKP ve Gülen cemaatinin can ciğer olması münasebeti ile yayınlanan İmamın Ordusu isimli kitabı yasaklanmıştı ve Ahmet Şık o dönem muhterem hoca efendiye ve pürü pak AKP ye iftiradan yargılandı. Şimdi ise gün geldi devran döndü. Eski arkadaşların arası açıldı. Tabi değişmeyen şeyler de oldu. O dönem çekinmeden Gülen cemaatinin ilişkilerini açıklayan Ahmet Şık, değişen süreçlerde bazı satılık kalemciler gibi saf değiştirmek, zulüm edenlere yaranmaya çalışmak yerine mücadele edenlerin saflarında kalmayı tercih etti. AKP- Cemaat hepsi üç kağıt diyenler bugün FETÖ üyesi olma şüphesi ile ironik bir şekilde yargılanır oldular o da bu FETÖ modasından tabi ki payını aldı. Her türlü gerici hamleye -buna dini cemaat yapılanmaları da doğal olarak dahil- karşı mücadele verenler ve Tayyip Erdoğan diktatörlüğüne ses çıkartan meşru olmayan iktidarını teşhir eden herkes bu FETÖ geyiğinden alakası olsun olmasın nasibini aldı almaya da devam ediyor üstelik bizzat zat-ı şahanelerinin “Onlar gazeteci değil, FETÖ’cü teröristler” sözleriyle. Nedeni de bariz ağzını açıp, kırılgan düzenime benim bile yenemeyeceğim bir güç olan kalemin ile çomak soktun.

Dün gerçekleşen mahkemede sözleri ile bize bir kez daha hem umut oluyor hem de ders veriyor Ahmet Şık. Gülen cemaati – AKP ilişkisi ile ilgili araştırmaları ortaya koymakla yetinmiyor kalemini para uğruna satmayan, cesur bir gazetecinin nasıl olması gerektiğini de uygulamalı olarak gösteriyor bizlere.

Medyanın tekelleştiği, tek adamlaştığı ve meşru olmayan AKP iktidarına hizmet ettiği şu süreçte böyle cesur gerçek gazetecilerin varlığını hissetmek hem biz iletişimci üniversiteliler için ilham kaynağı oluyor hem de gazeteciliğin gerçekleri silah edinen bir mücadele pratiği olduğunu gösteriyor. Hala halkın haber alma hakkını para karşılığı satan, kalemleri kiralık, kendilerine gazeteci diyen Tayyip Erdoğanın ağzından beslenen uşaklar dışında, Metin Göktepe’lerin mirasını sahiplenen gazetecilerin olduğunu görmek, umut aşılıyor bizlere. Aynı zamanda Ahmet Şık şu sözleri ile de süreci kısaca ve anlaşılır bir şekilde özetliyor ,” Hapiste olmadıkları halde tutuklu bulunan, yani sansür ve oto sansür kıskacındaki gazetecileri de listeye eklediğimizde tablo daha karamsar bir hal alıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan uykusunda konuşsa canlı yayın yapmak zorunda olan TV kanallarında, iktidar komiserleri olmadan siyasal program yapmak da yasak.”

Mahkeme sürecinde AKP iktidarını taşeronluğunu yayın ilkesi edinmiş TRT ve A Haber kanallarının gerçek ile tanıştırılması eylemi de bize gösteriyor ki içeride yargılanan gazeteciler boşuna mücadele etmiyorlar, yalnız değiller ve en önemlisi de birilerinin aksine sonuna kadar meşrular. Tabi bu taşma hissinden önceki süreçlere de bakmamız gerekli. OHAL sürecinin başlaması ile beraber sansürün elle tutulur hale gelmesi. Sistematik bir şekilde çeşitli yaptırımlar ile gazete ve muhalif yayınların kapatılması veya kontrol altında tutulmaya çalışması. Cumhuriyet gazetesi nöbeti süreci ve bu nöbetin kazanımı olarak gazetenin hala(!) açık olması veya sendika.org gibi sürekli BTK’nın zulmüne mazhar olan yayınların inatla yayına devam etmeleri gibi önümüzde çeşitli direniş pratikleri mevcut. Bu pratiklere baktığımızda bize geçici nefes alma alanlarının da bu irili ufaklı ama dirayetli direniş modelleri sayesinde görmüş oluyoruz. Aynı zamanda şunu da görüyoruz ki diktatörlüğün inşasında mevcut iktidar her ne kadar stratejik mekanizmalarda hâkimiyet kurmuş gibi görünse de hiç olmadığı kadar kırılgan ve küçücük bir kıvılcımla bile güçlü bir gedik açmaya müsait görünüyor. Bir yandan kendi safından taviz vermemeye çalışırken diğer yandan da baskısı nedeni ile büyük bir yangına dönüşecek kıvılcımlarla baş etmek zorunda. Diyor ya gözlerinde görebileceğiniz korkuyla  “2. Gezi olmasın” diye durumun özeti tam da bu: Kaldıramayacağı her alanda iradeli ve sağlam bir çizgi tuturmak. Bu direniş bazen bir gazetecinin deklanşöründe veya sözlerinde bazen de işini geri isteyen iki akademisyen olan Nuriye Gülmen ve Semih Özakaça’nın aç kaldığı günlerde gösteriyor kendini.

Belki de en kritik noktalardan biri de bu: Her koşulda sızan, baskı arttıkça patlak veren özgürlük fısıltıları. Bu fısıltı bazen bir kantinde elimize geçen bir fanzin deki bir yazı, bazen TRT, A Haber gibi yandaş tv kanallarının canlı yayınlarında tutulan birkaç döviz veya söylenen birkaç sözcük bazen de bir mahkeme salonunda çekinmeden sarf edilen sözler. İçerisinde umudun, güzel günlerin ve özgürlüğün tohumlarını saklayan o fısıltılar bir gün toprağa düşecek ve meyve verecek. Her şey işte o meyvede, çığ gibi yükselen bizlerin sesini sözünü taşıyan o güçlü fısıltıda gizli. Tabi unutmayalım eğer ürün istiyorsak zor koşullara rağmen emek verip, inatla o ekini ekmeliyiz.

Ülkemiz adeta 2 alana bölünmüş durumda. Bir alan olarak daha büyük olan -fakat küçüğünden çok da farksız olmayan – açık ceza evine dönmüş dışarısı, bir de zindanları içerisinde barındıran 4 duvarlı cezaevleri. Bu büyük açık hapishaneden biraz da küçüğüne hapsedilmiş, işini yapmaktan başka bir suçları olmayan, yürekli gazetecilerden ortak bir ses yükseliyor. “Gazetecilik Suç Değildir.”

Sesinizi duyduk. Sizler birilerinin sözlerine kulağınızı tıkamadığınız için cezalandırılmak istiyorsunuz biliyoruz. Biz genç gazeteci adayları da aynı cesaretle aynı suçu işlemeye talibiz. Sansüre karşı yaşamları pahasına mücadele veren gazetecilerin mirasının getirdiği bir sorumluluk var üzerimizde biliyoruz. O sorumluluğu en iyi şekilde taşıyan üniversiteliler olacağız. Bugün amfide kantinde, yarın sokak da elimizde kalem, dilimizde birilerinin saltanatının altına dinamit olacak sözler ile yanı başınızdayız. Onur ve cesaret kazanacak, biz kazanacağız!

8.12.2018 (Haber Merkezi)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz