'Afrin’in Fethi' ve nasipse 'Birinci Tayyip Dönemi'

'Afrin’in Fethi' ve nasipse 'Birinci Tayyip Dönemi'

Fehim Taştekin yazdı. Taştekin Gazaiantep'e dikkat çekti

Fehim Taştekin, Afrin olayındaki gözlemlerini aktardığı yazısında özellikle Gaziantep'e dikkat çekti.

İşte o yazı

Uğruna İstiklal Marşı’nın ardılı bir marş yazılması uygun görüldüyse demek ki zafer büyüktür! Madem Çanakkale Savaşı’na denk bir zaferdir, o halde, yedi düveldir düşürülen! Çaldıran’da Safevilerin düştüğünü farz edin, Tuna’da Avusturya’nın, Kırım’da Rusların…

Dünyanın onuncu büyük ordusu, NATO’nun ikinci büyük ortağı, bir obüs atımlık Afrin’i zapt etti. İsterse 1 gecede girebilirdi, iki ay sürdü. 59 günlük avans!

‘Zeytin’ halkı Zeytin Dalı ile yerlerinden edildi. Dahası ‘fetihte bir gelenek’ diriltildi; ev ve işyerleri yağmalandı. “Şu vakte kadar ganimet olarak ne bulursanız” mottosuyla her şey yağmalandı. Otomobil, traktör, motosiklet ya da jeneratör bulanlar şanslıydı. Kiminin nasibine inek, keçi, koyun, mutfak tüpü, yatak, yorgan, kimininkine birkaç kutu ketçap, mayonez, salça, bisküvi düştü. Yağmanın fotoğrafı artık Zeytin Dalı’nın künyesine yazılmıştır. İster “Bu konuda çok hassasız” denilsin, ister mahkemeler kurulup birkaçı yargılansın, yağma dediğin bir vakte kadardır ve o vakit geçmiş vakittir. Gelenek yerini bulmuştur. Afrin’e taşınan cihatçılar ‘ganaim’ hükmünü ezberden okurlar, ganimeti hak bilirler ve inandıklarını harfiyen yerine getirirler.

Bu bir tekerrürdür. 2012’den sonra Halep’te yüzlerce fabrikayı yağmalayıp Kilis, Hatay ve Gaziantep’te satanların Afrin’de erdemli olacağını bekleyenler için o fotoğraf kuşkusuz bir detaydır. Ama düşen halkın hafızasına başka türlü kazınmıştır. Yaklaşık 200 bin insan şimdi Tel Rıfat’ta, Menbic’te ya da Halep’te sığınmacıdır; sevdikleri öldürülmüş, malları yağmalanmış, hayatları karartılmıştır. Merhameti, şefkati, insaniyeti, “Yaratılanı yaratandan dolayı severiz” sözünü diline pelesenk edenler için de bu sonuç bir detaydır. Fethe dair tarih kitapları, satırlarından düşürülmüş bu tür detaylarla doludur!

Bayrak diktiğine göre bu bir ‘fetih’tir! Çıkmak zorunda kalacağı güne kadar fethin sandıktaki ‘çarpan etkisi’ asıl ganimet sayılacaktır. Nevzuhur ‘fatihan’ için “Ya nasiptir” parola. Teferruat ise düşenin nasibi.

Dahası Halep gibi yerlerden atılan cihatçılara Afrin’le birlikte Azez’den İdlib’e gerilen bir hilal bahşedilmiştir. Bu onlar için Türk kalkanıdır; Doğu Guta’dan sonra kuzeye ağırlık vermesi beklenen Suriye ordusunun bombardımanından korunacakları yeni bir sığınaktır. Aynı zamanda hükmedip sömürecekleri yeni bir fırsat dünyasıdır. Birçoğu da işin başında ganimet paylaşımı için birbirine giren, yarın da kontrol kavgası için birbirine girecek olan savaş ağasıdır.

Suriye krizinin başında “Şam’ı kurtardığımızda ‘Birinci Tayyip Dönemi’ni ilan ederiz” diyenler vardı. Fetih havası öylesine kesif ki bunun için Afrin’i de kâfi görebilirler.

***

Fetih ile başlayan söz “Afrin’i asıl sahiplerine bırakacağız” ile bitiyor. Ne var ki gasba uğrayandır ‘asıl’ olan. Abdülaziz Temmo gibi PYD’ye muhalif birkaç Kürt’ün “Afrin özgürleştirildi” demesinin yerelde anlamlı bir karşılığı yok. Sonuçta evlerini terk edenlerin gözünde gelenler işgalcidir! Yanlarında birkaç Kürt’ün olması genel yargıyı etkilemiyor.

Kuşkusuz “Afrin, Afrinlilere bırakılacak” sözünün altını doldurmak için planlar eksik değil: Afrinlilerden oluşan bir heyet teşkil edilecek ve kısa sürede bunlar vitrine konulacak. Nasıl ki Suriye’yi yönetmek üzere İstanbul’da muhaliflerden oluşan bir konsey ve bir hükümet kurulduysa hafta sonu Gaziantep’te bir otel odasında bir araya gelen PYD düşmanı Afrinlilerle de aynısı yapılacak. Bundan ne çıkacağını merak edenler Suriye Ulusal Konseyi, Suriye Muhalif ve Devrimciler Ulusal Koalisyonu ve Gaziantep’te meskûn geçici hükümetin ayak izlerine bakabilir. Her biri laf kalabalığıyla cilalanmış müflis hikâyedir. Zeytin Dalı’nda öne sürülen ve ‘Suriye Milli Ordusu’ adı verilen yağmacılar ne denli ‘milli’ ise Afrin’de kurulacak yönetim de o denli ‘yerel’ olacaktır.

Mesele koca bir devletin YPG’yi yenilgiye uğratma kapasitesi değil, ısrarla tartışmayı buraya çekmenin anlamı yok. Mesele Kürtlerle yeni düşmanlıklar üretme, bu bölgenin başına bela edilen cihatçılara yeni korunaklı alanlar açma, başıbozuk savaş ağalarını palazlandırma, insani krizlere yol açma ve bu şekilde Suriye’deki sorunu daha fazla çıkmaza sürükleme bakımından müdahalenin tehlikeli bir macera olmasıydı. Mesele ırkçı, milliyetçi ve hamasi sapmalarla insan canının iç tüketim malzemesine dönüştürmesiydi.

***

Elbette projeksiyonu YPG’ye döndürdüğümüzde yaşanan sürece dair söylenecek ya da tartışılacak çok şey var.

15 Mart’ta Kürt hareketinin önde gelen iki ismine öngördüğüm bir senaryoyu aktarıp ne düşündüklerini sordum: “Raco ve Cinderes’teki hızlı çekilme bir şeye işaret ediyor: YPG ya şehir savaşına hazırlanıyor ya da Afrin merkezini de bırakabilir. Yıkıcı bir savaşı uzatıp bütün potansiyelini kaybetmekten kaçınmak için çekilme seçeneği daha güçlü bir ihtimal. Suriye ordusuna bırakmak da bir seçenekti ama bu saatten sonra artık çok geç. Suriye ordusu en fazla Tel Rıfat taraflarına girebilir. Sizin tarafta durum nedir?”

İki isim de birbirinden habersiz olarak açık alanlarda savaş uçaklarına karşı bir şey yapılamadığını, bombardımanı önlemek için TSK ve ÖSO’nun Afrin içine girmesine izin verileceğini, ‘iç içe geçme’ taktiğinin izleneceğini, böylece Türk ordusunun kendi adamlarını vurmamak için hava operasyonlarını keseceğini ve şehir savaşıyla Afrin’i sonuna kadar savunacaklarını söyledi.

Fakat söylenenden farklı bir şey oldu.

Sanırım Kürtlerden daha fazla şu sorunun yanıtını arayan yoktur: Kürt bölgelerinin çok ötesinde Rakka, Tabka ve Deyr el Zor gibi yerler için ağır bedel ödeyen YPG bu kadar çok önem verdiği hatta simgeselleştirdiği Afrin’den neden bu denli hızlı çekildi?

Son günlerde benim en fazla karşılaştığım soru bu.

YPG; şehirleri yıkımdan, insanları ölümden korumaya çalıştıklarını, kesinlikle ‘çekilme’ olmadığını ve bütün Afrin sathında gerilla savaşının süreceğini söylüyor. Birkaç gündür de Kürt medyası farklı yerlerde zırhlı araç, tank ve kontrol noktalarına düzenlenen saldırıların görüntülerini geçiyor.

Kentin bırakılması kaçınılmaz bir son mu, yoksa başka hesaplara dayalı bir tercih mi? Çekilmenin arkasında sahanın dayatmaları dışında neler var? Perde arkası bilgiler için Kürt temsilciler şu aşamada ‘erişilemez’, açıklamalar da daha çok duruş beyanına ya da kamuoyuna yönelik. Sanırım kısa sürede bu sorular yanıt bulacaktır. Şu aşamada çok genel şeyler üzerinde durulabilir.

Elbette gelişmeleri Suriye denkleminden bağımsız düşünmek mümkün değil. Başından beri defalarca yazdığımız gibi Rusya, Şam kırsalı ve İdlib gibi yerlerde “temizlik” bitinceye dek Türkiye’yi Suriye’de işbirliği içinde tutmak, NATO’da Türk-Amerikan çatlağını büyütmek ve Kürtleri ABD’den uzaklaştırıp Şam’a itmek amacıyla hava sahasını açarak Zeytin Dalı’nın yürütülmesini mümkün kıldı.

Operasyon henüz başlamadan Kürtlerin, Afrin’in kontrolünü Suriye’ye devretmesi ve böylece Türkiye’nin müdahale heveslerinin kırılması Rusya’nın oyun planı içindeydi. Ama Kürtler koşulsuz devir önerisine yanaşmadı ve böylece Rus senaryosunun o ayağı çalışmadı.

Afrin, Kürtlerin kontrolünden çıkacaksa gelenin Suriye ordusu değil Türk ordusu ve ÖSO’nun olması ABD’nin tercihidir. Haliyle bu noktada cevaplanması gereken soru şudur: ABD, Kürtlerin Afrin’i Suriye ordusuna devretme önerisini engelleyici bir pozisyonda oldu mu?

Bu, ABD çekip gitse bile bölgede kalıcı olan Kürtler ve Suriye devleti arasındaki müstakbel ilişkilerin yönünü tayin edecek bir durumdur. Kürtlerin bu konudaki yanıtını geçmiş diyaloglarımızdan biliyorum: “Her şeyi kendi öz gücümüzle inşa ettik, hiçbir güce bağlı değiliz, kararlarımızda bağımsız hareket ediyoruz.”

Fakat çerçeveyi büyüttüğümüzde gördüğümüz şu: Afrin, ABD’ye fazlasıyla yaklaşmanın ve güvenmenin Kürtlere bir bedelidir. Kürtler kendi orijinal gündemlerinden sapma gösterip Amerikan planlarına kaydığında ortaya belli riskler çıkmıştı. Birincisi; Kürtler Suriye, Rusya ve İran’ın alarm vermesine yol açacak şekilde operasyon alanını genişletti. Kürtler ABD’nin desteği ve yönlendirmesiyle kontrol edemeyecekleri Arap bölgelerine geçmiş oldu. İkincisi; bu gelişmeye paralel olarak özerklik projesi üç ayaklı kanton sisteminden Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’na dönüştürüldü. Bu da Şam ve müttefikleri nezdinde bölünme korkusunu tetikledi. Üçüncüsü; Pentagon ve CIA Kürtlerin kontrol ettiği bölgelerde üs ve merkezler edinerek ayağına iyice yer açtı. Dördüncüsü; kontrol alanı önemli ölçüde Suriye’nin petrol ve doğalgaz rezervlerini de kapsayacak şekilde büyüdü. Beşincisi; Trump yönetiminin İran’ı durdurma stratejisine prim veren açıklamalar yapıldı. Bu çerçevede Suudi Arabistan’a da göz kırpıldı ve ABD’nin koordinasyonunda Suud destekli aşiretlerle ortaklık daha da ilerletildi. Sonuncu adım; ABD’nin sınır ordusu kurma planıyla Suriye’nin toprak bütünlüğüne ‘elveda’ denilecek bir yola girilmesi oldu.

Bütün bu dönemeçler diğer aktörler açısından kışkırtıcıydı. Rusya’nın, tercihini ABD’den yana koyan Kürtlere ders verme yoluna gidebileceği; Ankara’nın da ABD’yi “Kürtler mi, Türkiye mi” kavşağına getirebileceği ve böylece Washington’ın NATO’daki ortağını teskin ya da tercih etme yoluna gideceği ihtimalleri fazla önemsenmedi.

Biraz daha geriye dönersek; Kürtleri projelerinde başarılı kılan şey savaş değil savaşı kentlerden uzak tutmaya yönelik üçüncü yol stratejisiydi. Bu strateji öz gücüne yaslanmaya, rakip Kürt gruplarla sorunlar yaşansa da farklı etnik ve dini yapıları yönetime ortak etmeye, bölgesel ve uluslararası güçler arasındaki çelişkileri kullanarak yol almaya ve birine angaje olmadan farklı aktörlerle dengeli ilişkiler kurmaya dayalıydı. Kürtlerin Rakka ve Deyr el Zor operasyonlarına katılması Amerikan kanadına uzun vadeli bir yatırımdı. Güya bunun karşılığı siyaseten tanınma, Türkiye’ye karşı koruma ve Suriye yönetimiyle pazarlıklarda güçlü bir kart olacaktı. Fakat bu hesaplar tutmadı. ABD’nin Kürtlere biçtiği misyon ile Kürtlerin bu ilişkiden beklentileri arasında bir örtüşme yoktu.

***

Afrin uzun vadede Türkiye’nin başına ciddi belalar açacağı gibi Kürtler arasında da, üçüncü yol stratejisinden sapmalar dahil, belli kritik konularda önemli tartışmaları beraberinde getirecektir.


Fehim Taştekin kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1994’te muhabir olarak başladı. Yeni Şafak, Son Çağrı, Yeni Ufuk, Tercüman, Radikal ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı. Bir dönem Ajans Kafkas’ın kurucu editörü olarak Kafkasya üzerine çalışmalar yürüttü. Kapatılıncaya dek İMC TV’de dış politika programları yaptı. Gazete Duvar ve Al Monitor’da köşe yazılarına devam ediyor. “Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal”, “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde” adlı kitaplara imza attı.

21.03.2018 (Haber Merkezi)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz