insanlar, koyunlar ve kırlangıçlar/ Mahmut Alınak yazdı

insanlar, koyunlar ve kırlangıçlar/ Mahmut Alınak yazdı

insanlar, koyunlar ve kırlangıçlar/ Mahmut Alınak yazdı

Mahir, sadece aile ile sınırlı bir mutluluğun ilkel bir duygu olduğunu ileri sürüyordu. Ona göre aile odaklı bir mutluluk tamamen içgüdüseldi, bu nedenle hayvani özellikler taşıyordu. Bu konuda aramızda sert tartışmalar olurdu. Ben onun mutluluk düşmanı söyler, düşüncelerini insan doğasına aykırı bulurdum.

         Bir defasında, "Günümüz insanı -küçük bir azınlığı dışında tutarsak- hayvanlar gibi içgüdüleri ile yaşıyor,"dedi. 

         "Yani biz o küçük azınlığın içinde değilsek hayvanca mı yaşıyoruz?"diye tepki gösterdim. Yüzünü ekşiterek, "Abi seni kast eden kim?"diye cevap verdi, sözü koyunlara ve kırlangıçlara getirdi.

         "İşte şimdi daha da saçmalamaya başladın,"dedim kızgınlıkla.

         "Abi biraz sabırlı olursan ne demek istediğimi anlarsın,"dedi ve sözlerini esmer kemikli elleriyle destekleyerek şöyle sürdürdü: "Koyunların kendi yavrularını o emzirme anını getirsene gözünün önüne? Ortalık zelzele olmuş gibi göz gözü görmez bir toz bulutuyla kaplanır. Kuzular taşkın bir sel gibi bağrışa çağrışa koyun sürüsüne karışırlar. Körpe yavrular ve anneleri o toz deryası içinde gözleri çakmak çakmak oradan oraya nefes nefese koşturup, acı acı meleşerek birbirlerini aramaya koyulurlar. O an duyguların delilik sınırında olduğu bir anıdır. Daha yeni doğmuş yüzlerce kuzunun içinden yavrularını seçmeleri inanılmazdır. Başka bir yavruyu kesinlikle kabul etmez, memelerine uzanan yabancı her kuzuyu öfkeyle tekmeleyerek kendilerinden uzaklaştırırlar.

         Kuzulardan birinin annesi bir kazaya kurban gitmiş ise vay haline... Zavallı yavru o toz sağanağı içinde gördüğü her anneyi kendi annesi sanarak deli gibi ona doğru atılır. Eğilip ağzını memeye tam uzatırken, yediği kızgın tekmelerle öteye savrulur. Zelzele dinip anneler ve yavruları birbirleriyle buluştuktan sonra dayaktan ve koşturmaktan tükenmiş bir halde kenarda yanık yanık meleyip, başı önde genzini zehir gibi yakan keskin tozdan aksırıp öksürmeye başlar.

            Anne koyunlar ile yavrularının o özlem dolu kavuşma anı müthiş bir şeydir. Anne yavrusunu hasretle bağrına basar, süt dolu memesini mutlu mırıltılarla ona sunar. Yavru iştahla memeye saldırırken, anne kuyruğunu hoşnutluklu sallayarak onu ninniler eşliğinde koklar, sever ve okşar.  

         Öksüz yavru ise kendi arkadaşları annelerinin memelerinden kana kana süt içerken, kenarda ağlamaklı iniltilerle yeri koklar, gözlerinde iç yakan bir hüzünle başını çaresizce öne eğer, kadersizliğine ağlarmış gibi acıklı düşüncelere dalar.

 Onun o yalnız, aç ve kimsesiz hâli hiçbir koyunun umurunda olmaz.  

            Bu hikâye aslında tüm hayvanların ortak hikâyesidir. Eğer haddimi aştığımı söylemezsen, bu hikâye eşlerinden ve çocuklarından başka kimseyi düşünmeyen bencil insanların da hikâyesidir.

         İstersen bir de kırlangıçlar ailesine bir göz atalım:

         Bizim köydeki hangarı bilirsin. Tepesinde yaz kış açık olan bir baca vardı. Hatırlarsan kırlangıçlar hangarın yüksek tavan arasında yuva yapmışlardı. Yavrularını doyurmak için gün boyu dereyle yuvaları arasında mekik dokurlardı. Hiç yorulmazlardı. Sabah gün ışır ışımaz yavrularının bağrışlarını geride bırakarak evin tepesindeki o bacadan kurşun gibi dışarı fırlar, aceleyle dereye kanat çırparlardı. Derede kamçılanmış bir telaşla solucan arar, buldukları solucanları gagaları arasında tutarak şimşek hızıyla yuvalarına geri dönerlerdi. Yavruları sarı dudaklı o kocaman ağızlarını açarak annelerini sevinç çığlıkları arasında karşılardı. Anneleri solucanları onların iştahla açılmış ağızlarına tek tek bırakır, sonra tekrar derenin yolunu tutarlardı. Bu soluk soluğa koşturmaca akşama kadar sürüp giderdi. Mutlaka görmüşsündür, o tavan arasında iki kırlangıç yuvası vardı. Her anne sadece kendi yavrularını doyururdu. Öteki yuva ve yuvadaki yavrulara gözleri kördü.

         Bu iki örnekten de anlaşıldığı üzere, hayvanlar tıpkı bazı insanlar gibi sadece kendi yavrularını gözetir ve korurlar, tüm ilgi ve sevgisini sadece onlara verir, onlarla olmaktan sonsuz bir mutluluk duyarlar.

         Şirali abi, simdi söyle bana, böyle insanların bu kırlangıçlardan veya koyunlardan ne farkı var?

         Bilindiği gibi hayvanlar beslenirken de sadece kendilerini düşünürler. Yanı başındaki arkadaşı aç mı, susuz mu umurlarında bile olmaz. Hayvanların bu eylemleri elbette bilinçli değildir, hepsi içgüdüseldir. Biliyorsun, içgüdülerin özelliği akıldan ve bir disiplinden yoksun oluşlarıdır. Bu nedenle dizginsiz ve bencildirler. 

            Bazı insanlar da tıpkı koyunlar ve kırlangıçlar gibi hayatlarının merkezine sadece ailelerini,  eşlerini ve çocuklarını koyarlar. Çocuklarına ölümüne düşkündürler. Başka çocuklara karşı ise umursamazdırlar. Akılları var, ama içgüdüleri akıllarını devreden çıkarmıştır. Her hareketleri içgüdüleri tarafından biçimlendirilip yönlendirilir.   İşte bu nedenle diyorum ki, böylelerinin sevinç ve mutlulukları tamamen hayvanidir. Karnı doyan bir öküzün veya ineğin duyduğu esenlikle onların mutluluğu arasında ne fark var, sen söyle!"

         "Şimdi benim ailemle olmaktan duyduğum mutluluk içgüdülerin eseri olan öküzce bir mutluluk mu oluyor Mahir?"diye kızgınlıkla sesimi yükselttim.

         Mahir başını iki yana sallayarak, "Abi yapma!"dedi. "Kastettiğim sen ve senin gibi insanlar değildir. Sizlere kalsa tüm dünyayı yüreğinize sığdırırsınız, kendi aileniz kadar olmasa bile başka insanları da dert edinirsiniz. "

         Neyse... Mahir ne derse desin, ben o an mutluluktan uçuyordum. Mahir'in bireysel mutluluğu sorgulayan sesini düşüncelerimden kovarak babamdan bize bir türkü söylemesini istedim. Babam gözlerini boşluğa dikip biraz düşündükten sonra o altın sesiyle eskilerden kalma Êvdıllé türküsünü söyledi, ben ve sevgili İsyan büyülenmiş bir halde onu dinledik.

30.07.2016 (Haber Merkezi)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz